sözlük yazarlarının söylemek istedikleri

anabacı vokke anabacı vokke
işe koyulmadan önce kaygı düzeyimi "yandım ben yıkıldımmm"'dan "beyler maç gidiyor" düzeyine ayarlamaya çalışıyorum. bunu yaparken de facebook anılarına dadandım, sene 2011... millet hala öğrenci. bir görüşelim diyip, otobüse atlayıp akyaka'ya, fethiye'ye gidebiliyormuşuz bir gece ansızın... şarkı sözü gibi oldu ama öyle yani ahjsdssss. şimdi çalışıyoruz, otobüs değil uçağa binecek para da var. yani en azından çoğu durumda... ama bir haftasonu şehirdışına arkadaşımıza gidecek neşemiz yok. hem memleketin ekonomik durumu etken, hem de yerinde değil eski samimiyetler... yerine de bir şey konulamamış. herkes çok yalnız, memleketin durumundan kaygılanarak evinde oturuyor. ya da göçmen olmuş orada yalnız... hadi ben yalnızlığa dayanırım ama bunlar her akşam okul/iş çıkışı bir bara, kafeye gittikeri bir hayattan geliyorlar. zor yani... hakikaten berbat bir psikoloji ve eninde sonunda bir yerlerden patlayacak.

elif şafak

dale nunes dale nunes
aslında postmodern olan hiçbir şeyi sevdiğim yoktur. tabii edebiyat ve sinema haricinde. şablonların ve kalıpların dışına çıkılan ve başkalığı, farklılığı arayan her çaba bende saygı uyandırıyor. acaba bu yönetmen/yazar ne anlatıyor, kullandığı sembollerin asıl anlamı ne, muğlaklık ve fluluğun bize sunduğu mana nedir, içiçe geçen gerçekler aslında bütünüyle hayal ürünü mü gibi soruların kafamı kurcalaması ve yorması hoşuma gidiyor. ama bu tip ürünlerle arada bir uğraşması güzel oluyor, sürekli olunca insanı sıkıyor.

eğer türk edebiyatından bir postmodern roman okuyup, türk tarihine ve kimi kangren olmuş meselelere dair eleştirel ve edebi bakış arıyorsam bakacağım ilk adres elif şafak değil, orhan pamuk olurdu. bu orhan pamuğu ve fikirlerini desteklediğimden değil, edebi konularla alakalıdır. elif şafak bir romancı olarak pamuğa göre vasat ve ikinci sınıf kalır. pamuk hem kurgu ve hikaye, hem vurucu resimler, hem dikkat çektiği noktalar ile insanı çok daha sinir eder yahut isabetli fikirler öne sürer. elif şafak ise bu duyguyu pek uyandırmaz. romanlarının ana teması ile bir toplumsal vicdan uyarması yapacak gibi görünürken, aslında bunun ticari bir hamle olduğu hissini uyandırır.

eh bir de kendisinin zamanlama meselesi var tabii. islam ve kadın çalışmaları 90'lardaydı. babam ve piç 2000lerin başında yayınlanmıştı. sonrasında zaman gazetesi yazarlığı yaptı. sonrasında modernist hayatından sıkılıp mutluluğu tasavvufta bulan birinin hikayesi ile tam da türkiyenin adım adım islamileştiği bir dönemde, aslında oldukça muhafazakar bir ana fikre dayanan aşk isimli romanını yayınladı. böylece, hem sözüm ona özgürlükçü, hem zaman onu gerektirdiği için islamcı bir profil çizmiş oldu. fakat bu da yetmedi, ana akım medyada köşe yazarlığı, tvlerde söyleşilere başladı. tam da liberal dönemlerdi. ne zaman ki liberallik dönemi ülkede sona erdi, kendisi de bir anda ortadan kayboldu ve her şeye eleştiri getiren profili de yerini büyük bir sessizliğe bıraktı.

şimdilerde 90'lar ve 2000'lerde türkiyede ekmeğini yediği güya özgürlükçü ve güya aydın fikir ve yazıları ile bu sefer de avrupada cirit atmaya başladı. ödüller, nişanlar, konuşmalar, ingilizce eserler yayınlıyor. peki bu kadının edebi değeri var mı? türk edebiyatındaki kadın yazarları ve çıtalarını düşünürsek bence ikinci sınıf bir yazar ve romancı. ama devrine göre hareket etmeyi, pr yapmayı ve doğru çevre edinmeyi çok iyi biliyor, orası kesin.

uykusuz

kaktus ve papatya kaktus ve papatya
#18213696
iyi ki o dönem arşiv yapmışım diyorum. bazen açıp eskilere dair heyecanla gülümsemeyle keyifle bakmak o günlere. bayiden heyecanla alınan derginin bir süredir digitalden takip edilmesi sonlanmaya doğru gideceğinin göstergesiydi.kapanacak olması üzücü tüm emeği geçenlere teşekkürler şimdiden ve bana bu 2 cilt uykusuz dünyasını kazandıran mücellit ustaya da…

yazarların söylemek istedikleri

mevsimbaharı mevsimbaharı
küçükken çok sessiz, sakin, pasif, özgüvensiz, korkak asla kendini kabul edemeyen bir çocuktum. doğru düzgün ne bir arkadaşım ne de güzel ilkokul anım oldu. kendimi hep dışlanmış, değersiz ve yalnız hissederdim. zamanla arkadaş edinme isteğim de bitti. hep kendi kendime hatta bazen akran baskısına da uğrayarak ilkokulu bitirdim.

lise dönemi biraz daha toparlanmış ama hala aynı niteliklere sahip biriydim. insanlarla göz teması bile kuramaz, yüz yüze konuşamazdım. içimde lavlar patlarken dışarıdan çok sessiz sanki hiçbir şeyin farkında değilmişim gibi görünüyordum. aslında bu işime de geliyordu. kimseyle muhatap olmak istemiyordum. her şeye rağmen bir iki arkadaş edindim. lise sona doğru içimdeki lavlar akmaya başladı. artık tepki göstermeye bir şeyler anlatmaya yelteniyordum bazen ama yine de kısa sürüyordu.

üniversite dönemi yurtta kalmaya başladığımda ruhum bile acı çekiyor hale geldi. aileme bağımlı olduğum için adapte olamıyordum. her eve gidiş dönüşümde saatlerce ağlıyordum. başkalarıyla mecburen yaşamak bana iyi gelmiyordu. insanların saçma sapan hesapları beni çok yoruyordu. ne yapıcam deyip çok gece ıstırapla uyuduğumu bilirim. ilk sene bittiğinde duygusal olarak çok fazla şey yaşamış, güçlü olmayı da öğrenmiş aileme bağımlı olmamam gerektiğini ilk kez anlamıştım. bir birey olduğumu ancak 18 yaşıma girdiğimde kavrayabildim. 2. sınıfa başladığımda uzun süreli yaz tatilinden sonra yine benzer duygusal tepkilerle yurda döndüm, kyk yurdunda kalmaya başladım. bu kez ise bölümümü sevmiyordum. ilk sene ıstırapla geçen zamandan sonra bir de ben neden buradayım düşünceleriyle mücadele etmeye başladım. bir yandan maddi durumu iyi olmayan aileme maddi yük olma düşüncesi bir yandan huzursuzlukla ilk dönemi bitirdim. ikinci döneme girmeden tekrar üniversite sınavına girmeye karar verdim. çok az zamanım ve bir amacım vardı. hayata bağlanmış gibiydim. çok yoğun bir sürece girdim. staj, yüksek kredili ders, ödevler ve ygs-lys kitaplarıyla yaşıyordum. artık yurt ve okul arkadaşlarıma yapıcı ve kendim gibi davranmaya da başladım. aile evinde gösterdiğim huylarımı onlarla da paylaştım, dinleyen anlayan güvenilir yönlerimi göstermeye başladım. öyle ki odadaki dengeye sağlayan kişi oldum. dönem sonundaysa iki hedefimi de gerçekleştirmiştim.

yaz dönemi eve döndüğümde kararımı netleştirdim ve 2 yılımı bitirdiğim için önlisans diploması alıp okulu yarıda bıraktım. başka bir bölümde tekrar 1. sınıf oldum. bu kez müthiş bir sorgulamaya içten içe kendimi maruz bıraktım. her sabahın 6 sında ne yapıyorum ben diyerek uyanıyordum. bir önceki okulu bıraktığım için pişman değildim ama yanlış tercihimin esiri olmam her şeyi baştan almış olma düşüncesi zihnimi taşıyamayacağım kadar ağırlaştırıyordu. bitmek bilmez ikilemler düşünceler beni bunalıma sokacak seviyeye getirmişti. bu süreçte okuldan yeni arkadaşlar edinmiştim ama hedefimi gerçekleştirmeme rağmen mutlu hissedemiyordum. neden sorularıyla ilk dönemi hatta ilk yılımı bitirdim. 2. ve 3. sınıfım kabullenmeyi kabullenmekle geçti. artık kendimi keşfetmeye çalışıyordum, içimdeki eksikliği bulmaya çalışıyordum. kişiliğimi oluşturmak için kendimi yenmek için çok uğraşıyordum. 20 yılda şekillenen bir anda değişmiyordu. bu süreçte aynı zamanda önlisans kpss ye girmiştim ve atandım.

iş hayatımın ilk yılı yine dönüm noktalarımdan biriydi. hem üniversitede 4. sınıftım hem de çalışma hayatına girmiştim. iş yerinde çok sıkılıyordum, insanların çıkar ilişkisi, iki yüzlülüğü ve sürekli bir şeylerden kaçmaya çalışmaları bana inanılmaz geliyordu. kendimi zayıf ve herkese çabuk inanan biri olarak tanımlıyordum. insanları sandığım kadar tanımadığımı fark etmem bende müthiş bir hayal kırıklığı yaratmıştı, iş ortamında huzursuz hissediyorum. aynı zamanda karşılaşabileceğim en kötü müdürlerden birine denk gelmem hayatımın iş konusundaki önyargılarını oluşturan en önemli sebep oldu. artık bu işte duramayacağımı yoksa ilkokul lise dönemimdeki gibi yine içime kapanacağımı hissediyordum ve istifa ettim.

iş hayatımın 2. yılı küçük bir ilçede devam etti. burada hayatımın yalnızlığıyla karşılaştım. iş ortamında, evde, çarşıda, sokakta iki çift kelime edebileceğim çevremde doğru düzgün bir insan yoktu. ilçe değil köydü, çarşıya çıkmak markete gitmek bile lükstü. öyle bir mahrumiyet yerinde yaşıyordum. bu yalnızlıkta kitaplarıma daldım yine. gündüz işe gidiyor akşam saatlerce kpss çalışıyordum. lisans kpss de ilk senede istediğim sıralamayı yapamadım. o süreçte ciddi şekilde bunalıma girmiştim. buradan kurtulmanın yolu lisanstan atanmak diyordum ve olmamıştı. ikinci kez tekrar denemeye karar verdim. yalnızlığımın en büyük yoldaşı kitaplarım olmuştu. beni bir nebze oyalıyorlardı. öyle bir hal almıştım ki ne yalnız kalmak istiyordum ne de kimse yanıma gelsin istiyordum. tek hissettiğim müthiş bir mutsuzluk, isyan ve derin bir yalnızlık hissiydi. bununla baş etmek için zihnime kapanmamak ve oyununa gelmemek için çok uğraştım. böylece 2 yılımı bitirdim. tabi bu süreçte sevdiklerimin bana olan desteğini es geçemem. onlar olmasa çıldırırdım. şu an hala aynı yerdeyim. birkaç ay önce iş yerine bir kadın memur geldi ve arkadaş olduk. fakat kimse yanılmasın hala yalnızlıktan şikayet ediyorum hala isyan ediyorum ama artık bunların geçeceğini biliyorum. kpss den atanmayı bekliyorum artık. buradan heybeme yalnızlığımı atıp ayrılmak istiyorum. geçmişe bakınca sürekli kendimle uğraşarak geçirdiğim yıllarımı iyileştirmek, kendimi olduğum gibi kabul ederek ilerlemek istiyorum. zor bir süreçti, ben olduğum için iki kere daha da zordu.

her neyse uzun zamandır burada kendime dair karalama yapmamıştım. iyi geldi. öyle işte.

aşk

al bashino al bashino
tek bir insana hatta tek bir canlıya indirgenemez. sadece karşı cinse hiç indirgenemez. aşk yaşadığını hissetmektir bence. hayatın en temiz en heyecanlı en kıpır kıpır anı. bu an bazen bir sevgiliye baktığın andır. bazen bir çocuğa göre karne hediyesidir, hasta yatağındaki insana bir dirhem sağlıktır mesela, bazen sözlükteki eski arkadaşlarınla yazışmalarını tekrar okumaktır, bitmiş bi durumdayken aldığın duş, eve geldiğinde kedinin senin yanına sırnaşmasıdır ve bazen paketteki son sigaradır aşk. senelerin izini kaybettirdiği bir dostunla spontane içilen bir kahvedir, en sıcak anda esen bir rüzgar ya da hava buz gibiyken içilen bir saleptir. bazen yardım ettiğin bir insanın hatrına kazandığın sevaptır ama sen bilmezsin bunu mesela. en çok emeklerinin karşılığını almaktır bence, emek verdiğin sevginin, işinin, insanın sana kat be kat geri dönmesidir. her yaşın kendine göre aşk dinamikleri vardır. çocukken saklambaç oynamaktır gençken güzel bir kız/erkek ile gidilen sinema ya da babandan habersiz arabasına binip gezmek, büyüdüğünde huzurlu bir yuva ya da birliktelik, yaşlılığında sevdiklerinin yanında olması, sağlıklı ve dingin bir hayat ve öldüğünde arkandan edilen duadır aşk.

kısaca anı hissederek yaşamak ve anda yaşadığını hissetmektir.

aşk ile..