17 ağustos 1999 marmara depremi

2 /
ucuruldukcaucurulanucurtma ucuruldukcaucurulanucurtma
daha çok küçüktük o zamanlar.hayatın bizim için toz pembe olduğu yıllardı.o gün belki de geçiş fazıydı hayatımızın.16 ağustos günü memlekete gidecektik.her şey hazırdı.hazırlıklar tamamdı.ancak (bilmem adına ne dersiniz ben kader olarak adlandırıyorum) babam çok küçük bir trafik kazası geçirdi.arabada sadece tamponda ufak bi hasar vardı.babam arabayı yaptırıp öyle yola çıkmak istedi.tatile gidişimiz bir gün ertelendi.bütün aile bireyleri ertesi gün tatile çıkmanın sevinciyle yataklarına gitti.o mutluluk çok az sürdü.yattığımızdan daha üç saat geçmişti ki bize o üç saatten kat kat fazla gelen kırk beş saniye başladı.gökgürültüsü sanmıştım ilk önce.çocuk aklıydı ne de olsa.ilk defa deprem yaşıyordu ufacık kalbimiz.ancak daha başka şeyler olduğunu babamla annemim koşarak bizim odaya gelmesiyle anladım.güç bela dışarı çıktık.dışardaki manzara korkunçtu.herkeste bir istanbul ne halde kim bilir yorumu vardı.ancak gerçek öyle değildi.merkezi gölcük olan,fay hattının 20 metre yukarısında bir deprem yaşamıştık.hem babamın işi sebebiyle hem de güvenli olabileceği nedeniyle askeriyeye sığındık.dört gün boyunca telefonların çalışmaması,yolların kapalılığı yüzünden bilenler bilir askeriyedeki bowling salonu yanındaki çimenlikte kaldık.bunlar işin belki de en kolay yanlarıydı.minicik kalbimiz belki de bir-bir buçuk sene atlatamayacağı çöküntüye uğramıştı.o çöküntüyü yerinden kaldırmak hiç de kolay olmadı.bundan sonrakitek dileğim herkes için,dost için düşman için böyle bir olayın tekrar yaşanmaması.
neverlander neverlander
ne kadar doğru ne kadar yanlış bilemem, forward edilen maillerden biridir..yorum size kalmış.


"17 ağustos 1999 depremi ve gizlenen gerçekler

bulgular
türkiye cumhuriyeti devleti'nin 76 yıllık tarihinde rütbe devir-teslim törenleri uluslar arası olmamasına rağmen israil'li subaylar neden geldi.
türkiye cumhuriyeti devleti'nin 76 yıllık tarihinde, israil'li subayların tsk devir teslim törenlerinin hiç birine katılmamışlar iken, neden 17 ağustos 1999 tarihindeki donanma komutanlığı'nın devir teslim törenine katıldılar.

ruslar'ın yardım için gelen gemisi neden boğazlardan içeri alınmadı. (çünkü ruslar abd ve israil'in tesla deprem makinesini denediğini anlamıştı ve kanıtlar olabileceği düşüncesi ile gölcük'e acilen bir gemi göndermişlerdi fakat patlama sonucunda cesetler ve makine parçalarının açığa çıkması sebebi ile bunları birilerinin görmesini istemiyorlardı.)
gölcük'ten istanbul avcılar'a kadar geniş bir alanda insanlarımız tarafından görülen "ateş topu"nun ne olduğunun hala açıklanamaması. (haarp-tesla makinesi sayesinde iyonosfer tabakasından yeryüzüne yansıtılan ışık)
depremde görülen bu "ateş topu"nun, bilim adamlarının "deprem ışıması" olduğunu söylemelerine rağmen, neden diğer depremlerde benzeri bir ışıma yaşanmamıştır.
furkan dergisi temmuz 1999 sayısında, yer alan ifadeler aynen şöyledir. "mesela basına verilmeyen, ancak istihbarat kapsamında edindiğimiz bilgilere göre, gölcük askeri tesislerinde oldukça garip olaylar meydana gelmektedir. kapılar kendi kendine açılmakta, mühimmat depoları içinde, siyahi ziyaretçiler görülmekte, arabalar durduk yerde çalışmakta.."
depremden sonra bir çok teoriler ortaya atılmıştı fakat içlerinde en ilginç olanı future times'da yayınlanan araştırma dizisinde yer alan hikaye şöyleydi : kaliforniya san andreas fay hattında meydana gelebilecek büyük bir depremin amerikan ekonomisine çok büyük zarar vereceğini bilen abd, yer kabuğundaki değişimleri izleyerek, daha deprem oluşmadan tektonik katmanlar arasında artan basıncı değişik noktalardan patlatıp boşaltarak, büyük depremi küçük depremler halinde dönüştürmenin yolunu bulmuştu. yıllar önce sırp asıllı amerikalı bilimadamı mucit nicola tesla tarafından geliştirilen bu "düşük frekanslı elektromanyetik ışınımla yüksek enerji nakli" tekniğini, hem ruslar hem de amerikalılar uzun zamandır bir silah olarak kullanmanın yolunu arıyorlardı. bu yöntemle çok uzaktan, hatta uzaydan geniş alanlarda tahribat yapabileceklerdi.
araştırma : (abd'nin üçüncü uzay teleskobu chandra'yı yörüngeye taşıyan columbia uzay mekiği 23 temmuz 1999 tarihinde kennedy üssünden türkiye saatiyle 07:31'de fırlatıldı.nasa tarihinde ilk kez kadın pilot eileen collins'in komutasında uzay görevine başlayan columbia fırlatıldıktan birkaç saat sonra chandra x-ray teleskobunu yörüngeye bıraktı. bu teleskop kara delikleri, çarpışan galaksileri ve supernovaların kalıntılarını incelemek için kullanılacak. kasım 1998'den beri ertelenen görev, sadece bu hafta iki kere ertelenmişti).
abd dünyanın ve kendi insanlarının tepkisini almamak için bu projeyi barışçı "deprem indirgeme" sistemi diyerek, bir yandan tepkileri azaltıp diğer yandan fonlama devamlılığını sağlamayı amaçlıyordu. bu nedenlerle proje önce avustralya'nın çıplak ve seyrek nüfuslu kırsal bölgelerinde denendi ve geliştirildi. daha sonra değişik zamanlarda kafkaslar'da, okyanus tabanında ve güney amerika'daki ant dağlarında denendi ve büyük aşama kaydetti.
bu arada türkiye, japonya ve benzeri deprem kuşağındaki ülkelere sismik ağ şebekeleri kurularak bu bölgelerin tektonik verileri saniyesi saniyesine devasa bilgisayarların kayıtlarına gönderilmeye başlandı. üniversitelerle ortak projeler geliştirildi, yüzlerce bilimadamına amerika'da deprem konusunda araştırma yapma bursu verildi. ancak projenin gizliliği esastı. bu nedenle tüm ilişkiler paravan araştırma kurumlarında yürütülüyordu. ancak zaman zaman bilgi sızıntısına olanak verilerek halkın bu konu hakkında bilgi sahibi olması istendi. kobe'de ve başka yerlerde meydana gelen depremlerin arkasındaki gariplikler çıkar gruplarınca terör ve mafya örgütlerinin işi gibi gösterilmek istendi ve bunda da başarılı olundu.
ve gün geldi bu sistem türkiye'de denenmek istendi. zaten bölge bu amaçla yıllardır sismik espiyonaj altındaydı. nitekim gelişmeleri takip edenler, depremden hemen sonra, milli istihbarat teşkilatı'nın girişimleriyle türk telekom'un türkiye'nin sismik bilgilerini pentagon'a ileten nato üssü'nün iletişimini nasıl kestiğini hatırlayacaklardır.
abd'nin asıl hedefi, kuzey anadolu fay hattındaki deneyden elde edeceği tecrübe ve bulguları,kaliforniya san andreas fay hattına uygulamaktı. bu iş yine çok yüksek askeri gizlilik taşıdığından yürütme işi israil'li uzmanlara verilmişti. gerekli makine ve donanım gizlice denizaltılarla gölcük üssüne getirilerek oradaki, yeraltı-denizaltı korunaklarına kuruldu. türk makamları durumdan detay bazda haberdar değillerdi. bunu israillilerle yürütülen askeri tatbikatın bir parçası olarak düşünüyorlardı. (zaten israillilerle yapılan askeri tatbikat bu operasyon doğrultusunda önceden planlanmıştır. çünkü dünyanın ve türk milletinin dikkatlerini çekmemek için tatbikat adı altında haarp-tesla deprem makinesini getirip rahatça kurdular.) böyle bir makinenin deneneceğini zamanın cumhurbaşkanı, başbakanı, genel kurmay başkanı biliyordu, fakat abd (siyonistler tarafından yönetiliyor) ve israil'liler (siyonistler) bizimkileri makinenin denenmesi için şu şekilde ikna ettiler : olası istanbul merkezli bir depremde 100.000 kişinin ölümü, yüz milyar doları aşan maddi kayıp ve türkiye'nin en az 25-30 yıl geri gitmesi demektir, diyerek bizimkileri ikna ediyorlar.
israilliler amerikalı'larla gece şartlarında elektro-sismik haberleşme tatbikatı yapacaklardı. deney başarılı olacağından sonunda kimse normal dışı bir şeyin olduğunu farketmeyecekti. bu amaçla gece şahini tatbikatı'nın (operation night hawk) saat 03:00'te başlaması planlandı. gece saat tam 03:00'te düğmeye basılacak ve gece şahini devreye girecekti. o an uzay filmini andırır devasa cihazlar çalışmaya başlayacak ve 1-2 dakika içinde de oluşturdukları muazzam enerjiyle marmara'nın altındaki tektonik tabakayı zayıf yerlerinden kırıp, aylardır oluşan basıncı dışarı atacaklardı. böylece büyük bir deprem önlenmiş olacaktı. ama o gece sabaha karşı birşeyler yanlış gitti. ve beklenen gerçekleşmedi. herşey bir anda olup bitmişti. cenab-ı hakk'ın doğası kendini yönetmeye kalkanlardan bir kez daha intikam almıştı. 45 saniye süren deprem, beklenenin 10,000 kat üstünde bir güçle gelmişti. her yeri bir anda yerle bir etmişti. zayıflayan ve titreyen elektrikler az sonra geri geldiğinde, gece saat 03:05'i gösteriyordu. daha birkaç dakika öncesine kadar korunağın içinde şampanya patlatmayı bekleyenler, şimdi korkudan buz gibi donmuş, hareketsiz ayakta duruyorlardı. kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. on binlerce insan, çoluk çocuk, o an enkaz altında can çekişiyor veya cansız yatıyordu. bu düşünce ile hepsi ürperdi. bu asrın en büyük felaketiydi; hem de insan eliyle yapılan bir felaket...
sessizliği israilli komutanın buz gibi emri bozdu: "lets pack! we're moving out! call operation-q! right now! ımmediately! stop whinning! move, move, move!" (toplanın! kaçıyoruz! q planına geçiyoruz. şimdi..hemen! hadi, hadi!!!)
işte o andan sonra çantalardan çıkan "q planı" çalışmaya başladı. ilk önce bölgedeki tüm haberleşme ve elektrik enerjisi felç edildi. 4 dakika içinde israil başkanı barak ve abd başkanı clinton ile irtibat kuruldu. o anda israil'de ben gurion'un lod askeri havaalanından 4 adet savaş uçağı eşliğinde 2 nakliye uçağı havalanıyordu. 2 dakika sonra da israil deniz kuvvetleri ve nato güney deniz saha komutanlığı'na bağlı tüm birlikler defcon-4 acil durumuna geçirildi. amerikan 6'ncı filosuna bağlı gemiler de rotalarını istanbul'a çevirmek için pentagon'dan emir aldılar.
bu arada ilginç bir şey daha olmuştu. depremle ilgili haberler birbiri ardına gelirken, bir haber önce görünüp sonra kayboldu. 20 ağustos cuma akşamı televizyonlar bir israil uçağının ataköy açıklarında denize düştüğünü duyurdu. ancak bir süre sonra haber kesildi ve uçağın akıbeti ile ilgili bir daha haber alınamadı."

(bkz: haarp)
(bkz: tesla deprem makinası)
alice in darkland alice in darkland
eskişehirdeyim... o gece lunaparkın altını üstüne getirip tıpkı geçmişteki gibi eğlemişiz ailecek. mutlu mesut yatıyoruz geç saatte... derken bir sarsıntı... kalkıp cama yaklaşıyorum uykulu ve boş gözlerle. binalar gelip gidiyor... nasıl sarsılıyorlar öyle!... annem çığlık çığlığa atlıyor üzerime "camdan uzak dur!!" diyerek. geceyi dışarıda geçiriyoruz, herkes korkulu gözlerle birbirine bakıyor, arabaların radyoları açılmış, bir yandan haberler dinlenerek bir yandan da olayın zararın boyutları tahmin edilmeye çalışılıyor. merkez üssüne yakın yerlerde akrabaları yaşayanlar telaşla ulaşmaya çalışıyorlar onlara... ve ertesi günlerde televizyondan izlediğimiz görüntülerin kimi bizi utandırırken, kurtarılan insanların görüntüleri de mutlu etti bizleri bir nebze. üzüntü dolu bir haftaydı bizim için... iki akrabamızı kaybetmiştik, birinin o girmiş olduğu yeni gün doğumgünüydü ve 17sine basacaktı...
gibigibi gibigibi
tüm türkiye'de hissedilen acı olaydır. milyonlarca kişi beki hayatlarında ilk defa karşılaştı depremle. deprem bölgesinde olanlar için ise çok acı, çok ayrı bir tecrübeydi bu afet. hayatının kurtulmuş olmasına sevinmekle, yakınlarından haber alamamanın verdiği üzüntü bir anda yaşandı bu olayda. her ölen insan için bir yıldız kayarmış sözüne inandım o gün. çünkü o kadar çok yıldız vardıki gökyüzünde ve birer birer kayıyorlardı. çevrede yıkılan binalar, çığlıklar, ağlamalar, panik, üzüntü en önemlisi yarımseverlik vardı o gün. kendi yakınlarından habersiz insanlar yardıma koşuyorlardı belki kavgalı olduğu insanlara. sonrasında da hiçbirşey eskisi gibi olmadı, sınıfta eksilen arkadaşlar yerleri bomboştu. tüm çocuklarını kaybeden amcanın yüzündeki ifade hatırlatıyordu tekrar o günleri. herkesin garip anıları olmuştur depremi yaşayan insanlarda. mistik hiçbir olaya inanmayanlar bile farklı şeyler olduğunu görmüştür. yaklaşan istanbul depremi de çoktan unutldu gitti. allah hepimizi korusun.
mikeyx mikeyx
depremden kurtulmuş bir arkadaşa derste sorulan
- peki depremde nereye yöneldin evladım
- bu depremde yürüyemezdiniz olduğunuz yerde durmasını beklemek zorundaydınız

(bkz: anektod)
w w
ölümün her insanı birgün yakalayacağını hatırlatan bir felaket. marmara depremi ya da gölcük depremi.

bizzat gördüğüm, tüyler ürperten, hiç birimizin sahipsiz olmadığının kanıtı bir olay:
televizyon yayın aracının önünde bir muhabir depremin üzerinden 2 gün geçtikten sonra kurtarılan, o 2 gün boyunca enkaz altında yaşamlarını sürdüren 2 kardeşten büyük olana soruyor(bir kardeş 7 yaşında diğeri daha küçük):

muhabir: 2 gün boyunca ne yaptınız? nasıl durdunuz, aç aç nasıl yaşadınız? biraz anlatır mısın?
çocuk: kardeşimle deprem olduğunda uyuyorduk zaten abi. gözümüzü açtık, hareket edemedik. sonra tekrar uyuduk. kardeşim ağlamaya başladı. ağlama dedim ona. yemek istediğini söyledi, karnı acıkmıştı. sonra bir yaşlı, sakallı dede elinde bir poşet, poşetin içinde süt ve bisküvi ile geldi.
muhabir: tamam yayını kesiyoruz. toplayın kabloları.

yayın neden kesildi ben anlamadım. siz anlamışsınızdır umarım.
yoköylebirseykandırmıslarseni yoköylebirseykandırmıslarseni
şiddeti en fazla hissedilen yerlerden birinde yasamama ragmen son birkaç saniyesinde bu kız niye bağırıyor acaba diyerekten kuzenimin çıglıklarına uyanabildiğim bana uykumun ne denli ağır olduğunu gösteren felaket.
sonrasında anneme ve kardeşime korku krizleri yaşatan ve daha küçük bir çocuk olan kardeşim başlangıcından sonunda kadar her safhasını hissettiği için üzerinde derin etkiler bırakan olmaz olsaydı dedirtendir.
rafael rafael
unutuldu..

sibel can’ın tangası, ali kırca’nın görüntüleri, kaya çilingiroğlu’nun sevgilileri, pınar altuğ’un “can”ıyla uğraşırken türkiye cumhuriyeti tarihinin en acı verici, en dehşet verici doğal afeti unutuldu..

17 ağustos 1999 marmara depremi..adı bile boyutlarını belli ediyor..”gölcük” değil, “bursa” değil, hatta dünya çapında popüler olsun diye “istanbul” da değil..”marmara” depremi..bir bölgenin yarısını etkileyen, 150-200 km çapında evlere zarar veren hatta bir kısmını yıkan, bir şehri haritadan silinmenin eşiğinden döndüren, açıklanan ölü sayısının en az 2-3 katı kadar can alan deprem..

başka depremler olmadı mı?
dinar’da insanlar ölmedi mi?
erzincan’dakiler adam değil miydi?
izmir’de dakika başı deprem oluyor biz bir şey diyor muyuz ?

asla hiçbir afeti küçümsemek niyetinde değilim eğer insanlar ölüyorsa..ama bu bir deprem değil bu bir afet, facia, bu tabiat ananın tokadı değil; yumruğu..

ve nakavt olmuş bir şehir..

bu bir daha yaşanması muhtemel olmayan doğal facianın unutulmaması için o gün ve gecesinde neler yaşadığımı naçizane yazmaya, kelimelere dökmeye çalışacağım her ne kadar imkansız olsa da..

16 ağustos 1999, gölcüğün sakin yazlık beldesi halıdere..

garip bir gündü..deniz hiç olmadığı kadar sakin, hava hiç olmadığı durgundu..hatta yaz boyunca her gün koloniler halinde denizden hiç eksik olmayan denizanaları bile etrafta yoktu..sanki doğa bir anda kendi içine kapanmıştı..hava yakıcı derecede sıcaktı ama bir gram nem yoktu..güneş sadece yakıyordu o kadar..henüz 1 yaşını doldurmuş olan küçük kuzen sabahtan beri ağlıyordu..uyumuyordu, yemek yemiyordu, sadece ağlıyordu..kendini parçalarcasına, sanki bizi uyarırcasına..ara sıra bünyesi bu kadar ağlamaya yenik düşüyor susuyordu sonra tekrar ağlamalar..hani hep derler ya hayvanlar deprem yaklaşırken garip tavırlar sergiler sanki bu görevi bugün küçük kuzen üstlenmişti..

hiçbir şeyden şüphelenmeden geçirdik günü normal bir şekilde..deniz suyunun sıcaklığı blie dikkatimizi çekmemişti..neyden şüphelenecektik ki, deprem mi? ne alakası var? kimsenin aklına gelmezdi..

akşam hava daha da garipti..sanki hafifleşmişti..gökyüzü inanılmaz aydınlıktı, sanki güneş batmayı unutmuştu..bu aydınlığın sebebi yıldızlardı, her zamankinden daha parlaklardı her zamankinden daha fazlalardı..

lay lay lom eğlenmeye devam ettik, dördüncüyü bulduk okeyimizi oynadık, güldük, eğlendik, içtik..

17 ağustos 1999 03:02..

noluyo lan ?

hayır evin hemen arkasındaki izmit-bursa yolunun çukurlu kısımlarından tırlar, kamyonlar geceleri yüksek hızlarda geçtiğinde de ev hafif sallanırdı ama bu bir tır filosunun saatte 200 km hızla geçiyormuş gibi..

yarı uykulu halimden tam uyanık hale geçmemi ve refleks olarak dehşete kapılmamı sağlayan annemin çığlıkları ve kelime-i şahadetleri oldu..

“deprem oluyoooor !!”

yine refleks olarak en yakın çıkış olan arka bahçenin çıkışına yöneldim..ne olduğunu bile anlamadan kendimizi dışarı attık..izmit bursa karayolu bomboştu, tek tük kamyonlar geçiyordu..yolun öteki tarafında göz gözü görmüyordu toz bulutundan dolayı..kısa sürede tozlar bize de ulaştı..tozların içinden kesik kesik “allaaah” haykırışları yükseliyordu..

içimde yaşadığım dehşet dışarı çıktı..bir anda bütün midemi boşalttım yola..buranın durmak için uygun bir yer olmadığı ortadaydı..evin ön tarafı olan sahil tarafına geçmek için yol kenarından dolaştık..

sahile vardığımızda ise asıl korkunç tablolardan biri ortaya çıktı..dalgalar kaldığımız apartmanın içine kadar girmişti..tam karşımızda ise tüpraş rafinerisi bütün ihtişamıyla yanıyordu..arkadaşlarım panik içinde gruplaşmış, kenetlenmiş, birbirlerini sakinleştirmeye çalışıyordu..sürekli okey oynadığımız denizin içine inşa edilmiş gazino yerinde yoktu..neler oluyordu, bu nasıl bir şeydi böyle?

sabah olmuştu sanırım ama etraf aydınlanmıyordu..tüpraştan yükselen dumanlar güneşin doğmasına izin vermiyor, insanları daha dibe sürüklüyordu..artçı depremler azalır gibi olmuştu, bir cesaretle eve girdim ne olup bittiğini görebilmek, dışarıdakilere kıyafet alabilmek için..çocuk cesareti işte..duvar boyu oluşmuş yarıklar, devrilmiş vitrinler, televizyonlar, yerlerde kırılmış tabak çanak..

etraf aydınlandıkça tablo netleşiyordu..iskambil kağıdından yapılmışçasına katlanmış, 5 kattan 1 kata düşmüş binalar..etrafta evladını arayan anne babalar, toz bulutu, tüpraş..deniz kıyısına denizin yuttuğu gazinonun meşrubat dolabı vurdu..çocuk yaştayız daha, ruhumuz asi, çektik sahile kırdık kilidini..içtik birer kola..

arabanın radyosunu açtım nedir bu olayın boyutları çünkü etraftakilerin konuştuklarına kulak kabartırsam delirecektim..

“gölcük haritadan silinmiş” (5 km ötemizde lan)
“istanbul’un yarısı yıkılmış”
“en az 500.000 ölü” (gerçek olabilir bu tabi)
“donanma yıkılmış”
“izmir’de bile evler yıkılmış”

radyodan haberler geldikçe bu afetin büyüklüğü bir kez daha beynime işleniyordu..bolu dağındaki yolun çökmesinden tutun da, istanbul’un gölcüğe göre en uzak köşesi olan avcılar’da yıkılan evler..bu kadar büyük bir etki alanı..ölü sayısı geometrik olarak artıyor..

elektrik yok, su yok, telefonlar çalışmıyor, teknoloji ve tabiat ananın kombo yapıp vurduğu bu yumruk insanları atalarının yaşam tarzına yönlendirdi istemsiz olarak..battaniyesini mangal tüpünü yarı yıkılmış binalarından kurtarabilen insanlar dağa, yaylaya çıkmaya başladı..

…

bu yazdıklarımın hiçbirini duygusal bir yazı olsun diye götümden sallamadım, o günlerde yaşadıklarımı da asla tam olarak anlatamam..

sadece bilgi olması açısından, unutulmaması açısından, hatırlanıp geleceğe daha iyi hazırlanılması açısından..
bettyboop bettyboop
sabah uyanıp bugünün 17 ağustos olduğunu hatırladığım anda aklıma gelen acı olay.kahvaltı sırasında ntv'de felakete ait resimlerle ve gece yapılan anma törenlerinin görüntüleriyle boğazımın düğümlenmesi,dolan gözlerimi karşımda oturan babam görmesin diye saklamaya çalışmak...

belki herhangi bir tanıdığımı bu depremde kaybetmedim ancak bir süreliğine bile olsa kaybettim mi acaba korkusu yaşadım.yalova'da olan ablamdan öğlene kadar haber alamamış,evde kalmıyor maltepe taraflarında kalıyor olmamdan dolayı annemin ablamı yeterince merak ederken bir de beni merak etmemesini söyleyerek krizler geçirmesini telefonda engellemeye çalışmış,artık öğlen olduğundan ve karnımız acıktığından eve girip yiyecek bişiler bulmuştuk ki televizyonu açıp asıl tabloyu gördük.o ana kadar bizim için sadece radyodan duyduklarımızın canlandırmasıydı,ne düşünebilirdik ki ya da ne biliyorduk ki deprem hakkında ta ki yaşadığımız o güne kadar?helikopterden çekilen görüntüler,tek tek dolaşırken gelen yalova;yıkılan binalar,tam anlamıyla bir moloz yığını ve televizyonun karşısında elinde tabakla öylece kalakalan,üzüntünün ve şokun etkisinden gözünden yaş bile gelemeyen ben.

bugün aklıma gelen şey,ben bu kadarını yaşadıysam,hissettiysem 17bin kayıbın arkasından insanlar kim bilir ne hissetti,göçükten kurtulanlar nasıl devam etti hayatlarına.güzel bir başlangıç olmadı güne ancak varsın bugün de kötü geçsin,7 sene önce gece yataklarına yatan binlerce insan da böyle olacağını bilmeden,o güne uyanamadan gitti.umarım çok geç olmadan bir şeyler yapılır ve biz tekrar böyle bir felaketi bu kadar ağır geçirmeyiz.
nikmikyok nikmikyok
taa uzaklarda, her sabah bir gazetenin internet sayfasını açarken geçen 2-3 saniye içinde, "istanbul'da büyük deprem" manşeti görme korkusu yasanamasina neden olan depremdir. zaman durur sanki, 2-3 saniye geçmek bilmez ...
gestalt gestalt
olayı birazcık teknik açıdan incelemeye kalkarsak aslında cinayeti işleyenin devlet olduğu ortaya çıkacaktır. tdy*ye göre binaların izin verilen hasar alma sınırları şu şekilde sıralanmaktadır:

küçük şiddetli depremlerde:
taşıyıcı sistemlerde (kolon, kiriş, perde) hiç bir hasar olmaması, duvarlarda ufak tefek çatlakların oluşması, kapı, merdiven, pencere gibi bina içi sistemlerin çalışır şekilde olması.

orta şiddetli depremlerde:
taşıyıcı sistemlerde tamir edilebilir düzeyde hasar bulunması, tamir masrafının binanın üretim masrafının %40'ını geçmemesi, duvar çatlakları ve bina içi sistemlerin tamir edilebilir veya çalışır düzeyde olması.

yüksek şiddetli depremlerde:
taşıyıcı sistemlerde yüksek hasar, donatılarda akma, betonda kesme çatlakları oluşabilir ancak binanın genel yaşam alanının korunması. binanın iç sistemlerinde çökmeler olabilir ancak binanın yıkılmaması ve ayakta kalması ve "can güvenliğinin" sağlanması.

bu şartnamenin bize anlatmak istediği şudur; deprem bir doğal afettir, buna engel olunamaz. binalar ise mülktür. tıpkı bir araba gibi. şu anda nasıl düz duvara çarpınca arabaların hasar almaması gibi bir durum yoksa, depremde de binaların hasar almaması gibi bir durum olamaz. ancak biz insanların, özellikle o kötü niyetli müteahhitlerin o kuş beyinlerine sokmaları gereken birşey bulunmaktadır. o da şartnamede anlatılmak istenen: "ister az demir, ister az çimento kullan yeterki o insanların canlarına birşey olmasın" mantığıdır. bu aynı demin araba örneğinde anlatmak istediğim gibi aldığınız arabanın airbag var denilip kazada airbaginin açılmaması yada frenlerinin tutmaması gibidir. insan hayatı bu kadar ucuz değildir. şimdi aslında konuyu bağlamak istediğim yere geleceğim.

türkiyede bu mantaliteyi kafalarına oturtamamış o kadar zavallı müteahhit varken asıl suçu aslında denetim organlarında aramak lazımdır. binada proje bazında hatalar olabilir, şantiyede inşaat aşamasında eksik yapılan durumlar olabilir. bunların hepsinin önüne geçecek olanlarlar sorumlu inşaat mühendisleridir. bunların tepesindeki otoriteler de müteahhitlerdir. müteahhitler eğer kasti olarak bazı eksiklikleri göz ardı edebilecekse, bunlara göz yuman tek merci devlettir. devletin denetim organlarında çalışan insanların ceplerine indirdiği rüşvetler, altlarına çekilen arabalar ve sus payı olarak verilen daireler depremde kaybolan hayatların tek sorumlusudur.

halbuki tek istenen o binanın ayakta kalmasıydı. tek istenen o insanların sarsıntı bittiğinde evlerinden sağlam dışarı çıkmasıydı. deprem öldürmedi, bina öldürdü. eğer binayı yıkılmayacak şekilde yaptıysan, depremden sonra kimse sana "aaa binada çatlak var vay şerefsiz" diyemezdi. elindeki koskoca şartnameyi gösterir geçerdin. ama noldu? cani oldun arkadaşım. belki de cehennemde yanacaksın. herkes bunun farkına insanlar ölünce vardı. herkes veliyi depremden sonra göçertti ama aslında görülmeyen bir gerçektir ki devletin kırdığı kalemin cellatlığını aliler veliler yaptı.
jane jones jane jones
yaklaşık 30 yıl sonra tekrar mağduru olacağımız depremdir.
richter büyüklüğüne göre;
20 haziran 1943, 6.6
22 temmuz 1967, 7.6
17 ağustos 1999, 7.4
devamı var bekleyiniz...
caine caine
koladan bisküvite, sudan krakere kadar tüm yiyecek ve içeçeklerin fiyatlarının neredeyse 10 katına çıkmasına, benzin için açık arttırma yapılmasına neden olan doğa olayı. yerel halkın milâdı. (tecrübeyle sabittir...)
why georgia why georgia
ne yaşandıysa, ne görüldüyse, kim öldüyse, kaç kişi yaralandıysa, hala yaşıyorsa bu katlin sorumluları, unutturulmuşlardır bir bir elbirliğiyle. sibel can'ın tangasının markasıyla, hülya avşar'ın bebesi zehra'yla (kızın ismini bile biliyorum), gelinleri ve kaynanalarıyla, banu alkan'ın ne idüğü belirsiz bir adamla günün bilmemkaç saati ekranları işgal etmesiyle, laila'sıyla, reina'sıyla ve en önemlisi milenyuma ayak uyduran bütünlüğüyle sınıf atlamıştır türkiye.

11 eylül'ün yıldönümlerinde tüm gün ana haber bültenlerini işgal eden dünya ticaret merkezinin çöküşü daha fazla göz boyamaktadır elbet. zira 17 ağustos 1999 salı gününe dair herhangi bir kayıt mevcut değildir ellerinde. bundandır belki de sadece günün ehemmiyetini zikredip birkaç fotoğraf vererek sözüm ona anmaları binlerce ölmek zorunda bırakılmış insanı.

pardon dünya ticaret merkezinin yerine yeni bir bina mı dikeceklerdi? nasıl biliyorum ama. hem de sadece camdan olacakmış. bizim yalova'yı kim yeniden inşa edecek peki? adapazarı'nı? gölcük'ü? ya bingöl'ü? sorun değil mi? e peki o zaman. tabi biz o kadar heybetli binalar yapamıyoruz haber değeri taşımıyordur. e normal olarak ölülerimiz de o kadar değerli değil. 17 ağustos'ta ölmüş biriyle new york'da, hem de ikiz kulelerde ölmüş adam bir olur mu hiç? benim de sorduğum suale bak. saçmalamışım, bizim medya daha iyi biliyor tabi işi.

sesimi duyan var mı?... hatırlıyoruzdur bu feryadı, boynunu bükmüş bir kız çocuğu vardı taşların arasından bakan, hatırlıyor muyuz bunu da? bu bizim hafızamızın kuvvetinden ileri gelen bir durum. hatırlamıyorsanız da sorun yok zaten bizler de unutmak üzereydik. unutturuyorlar, göstermiyorlar, hiçbir şey yapmıyorlar. eceline susamış insanlar gibi bekliyoruz ölümü. "ben bir binanın içinde yok yere ömek istemiyorum" demek lüks bizim memlekette. biz satıyoruz her şeyi. tamam kabullendim artık satıyoruz da, nerede be gülüm bunların karşılığı? imf'ye borcumuz kalmamış, istesek şu an verirmişiz. umrumda mı sanıyorsun senin şu an imf'ye verecek kadar paran olması daha aç halkını doyuramazken. daha can güvenliği sağalayamazken "halkım halkım" diye yalandan bas bas bağırdığın onca insana, rahatlık yaraşır mı sana oturduğun o deri koltukta? bir çocuk annesinin ölü bedeninin kokusunu bilmek zorunda mı? ya da kaybetmek zorunda mı hayatında sahip olduğu her şeyi? bir anne evladını kaybettiğinde hayatta kaldığı için nefret etmek zorunda mı kendinden?

herkes elini vicdanına koysun. gün gelip de bir gün geçmişe bakıldığında birileri çıkıp da böyle zehir zemberek bir yazı yazmak zorunda kalmasın. gururla söyleyebilsin; "17 ağustos, 12 kasım türkiye için bir milattı, artık depremden yana korkumuz yok." diye. bir japon kadar gurur duymak neymiş bilelim, tadalım biz de böylelikle. geçmişi kaya çilingiroğlu'nun yeni sevgilisiyle örtecek kadar gurursuz değil bu memleket. herkes her şeyin farkında. onlar bile...
2 /