1993 te çekilen hd newyork videosu

kalemdefter kalemdefter



57. saniyedeki kadını tanıyorum. ön adı lucy mclaude olan sanat tarihine meraklı,orta sınıf bir amerikalıydı tanıştığımızda. metropolitan müzesine gider ve çantasından çıkardığı kruvasanını yerdi. başlarda beni hiç sevmemişti. ona adı sanı bilinen bir galeride iş bulabileceğimi söylediğimde ilk defa gerçekten gülmüştü. tüylü çenesinin sol tarafında yalnızca gülünce belli olan ufak bir yara vardı. bunun dışında gerçekten kusursuz görünüyordu.
karakalem resimler yapardı ve tarzı fena değildi. gece uyanıp cırcırböceklerinin duyulup duyulmadığını kontrol ederdi. bazen 84. caddenin köşesine kadar yürürdük ve sıcak yaz gecelerinde en iyi dondurmanın izini sürerdik. yangın merdivenimiz vardı ve bir oda bir mutfak ve banyodan oluşan ufak bir dairemiz. aslında, oradan tüm dünyaya ulaşabileceğimizi, elimizi uzatsak yıldızların yerlerini değiştirebileceğimizi düşünürdük.
yaşadığımız binanın önünde park etmiş ve dokuz yıl boyunca bir mm kıpırdamamış eski model bir chevrolette vardı. bazen komşumuzun kızı arabanın dibine bir kilim serer ve orada limonata satardı. çoğunu da biz alırdık.
onu ilk kez öptüğüm günü hatırlıyorum. baba bush gene aptalca bir gaf yapmıştı ve alay konusu olmuştu. ben kitapçıda çalışıyordum ve yanında çalıştığım adam bir kalp krizi geçirmişti. gece, haberi aldığımda yanımda kimse yoktu. müzede tanıştığım ve kendisine iş bulacağımı söyleyerek ayarttığım lucy dışında.
telefon iki çalmada açıldı. sanırım bir pencerenin kenarında oturuyordu ve dışarıdan ambulans sesi geliyordu. bana "dursana rüzgar esiyor" dedi ve pencereyi kapattı. o rüzgarla birlikte sürüklendim.
"patronum hasta ve seni aramak istedim. patronum babam gibidir... arayacak kimsem yoktu" dedim.
"adresi ver" dedi.
hastanenin kapısına vardığımda oradaydı. birlikte içeri girdik. yoğun bakıma almışlardı patronumu ve görme iznimiz yoktu. bana bir kesekağıdının içinde eşyalarını verdiler. "bunlar sizde kalsa iyi olur"
o sabah patronumun ruhu açık bir pencereden uçuşan tül gibi yaşlı bedeninden çıktı ve kitapçı dükkanını bana bıraktığı haberini bir hafta sonra aldım.
dükkanı kapatırken tanıdık bir ses duydum. "lucy"
birlikte dükkanın arkasındaki tozlu yığının ortasına gittik ve ona ayarladığım sanat galerisi işi için teşekkür etti. elimi tuttu. "üzgün müsün?"
"evet, biraz"
parmakları ince ve kemikliydi. ten rengi harikaydı. saçlarının arkasından tepedeki soluk lambanın ışığı onu meryem ana fresklerindeki gibi haleyle taçlandırıyordu.
işte beni ilk kez o zaman öptü.

vidyonun çekildiği gün benden ayrılmak için geldiği gündü. o günü hatırlıyorum çünkü üzerindeki giysileri asla unutmadım.
sanat galerisinin sahibiyle evlendi ve iki çocuğu var. dileyenlere facebook adresini verebilirim.

benim kitapçı dükkanını sadece altı haftadır tanıdığım bir doktora öğrencisine devretmem de aynı gün oldu. kitapçı dükkanı yerinde duruyor ve o genç adam doktorayı bırakıp şehrin en iyi sahaflarından biri oldu. dileyenlere adresini verebilirim.

bazılarımızın amerikası filmlerden ve kitaplardan oluşuyor. bazılarımızınki terk ettiğimiz aşk hikayelerinden. bugün bu ülkede tüm dünyadan kaçmış ve kitaplara sığınmışken bir videonun içinde yüzünü görüyorum ve o yüz bana sesleniyor. "rüzgar esiyor, pencereyi kapatmalıyım."
dışarıda kalan benim...