a clockwork orange

2 /
palantir palantir
kesinlikle başyapıt olan bir film...aynı zamanda ankara hukukta bir derste -ki muhtemelen toplumdaki şiddetin zamanla nasıl olağan karşılandığını, insanların onlara yapılanların öcünü bir şekilde adalet sağlanmazsa almak isteyeceğini anlatan bir ders olmalı hukuk psikolojisi gibi- öğrencilere izlettirilip yorumlattırılan film...
man on the moon man on the moon
her zaman söylemişimdir:

bir eser ne kadar hayatımıza etkir veya toplum içine ne kadar yerleşir, yarattığı kavram ya da dünya ile ne kadar topluma şekil verebilirse o derece başarılıdır, iyidir. özetle külttür.

a clockwork orange da anthony burgess’ın kaleminden çıkan ve stanley kubrick gibi bir dehanın filmi olarak yön bulan muhteşem bir eser. bir kült. eğer kim ki bu filmi şu güne kadar izlememiş tez izlesin. eğer kim ki filmini izlemiş ve hala kitabını okumamışsa tez okusun.

kitabından başlayalım.

anthony burgess acele işe şeytan karışır lafını hipotez aşamasındayken çürüten bir dahidir. bir gün evinde otururken turuncu daktilosuyla bir kült sıçar. ismin çıkış kaynağı "as queer as a clockwork orange" lafıdır. cockney dilinden bir deyiştir bu. bu deyiş olabilecek bilimum gariplikleri barındıran, extraordinary bir duruma tekabül eden bir deyiştir. burgess tam anlamıyla şu şekilde ifade etmiştir aslında: "pavlovun kanunlarının uygulanmasına yönelik bir hikaye. bunun için hoş, kokulu bir meyvenin* kullanılmasını uygun gördüm". aynı zamanda orange orangdan gelir. orang ne? malezya'da canlı anlamına gelen kelime. yani toparlarsak otomatik anlamı pavlov kanunlarından (bkz: şartlı refleks) gelir, orange da yukarıda saydığım anlamları ifşa eder.

kitap 3 bölümden oluşur. her bölümü (aslen) 7'şer chapterdır. her bölüm "what's it going to be then, eh?" cümlesiyle başlar. toplam (aslen) 21 chapterdır. buradaki 21 o zaman göre (1960lar) yetişkinlik yaşını ifade etmektedir. fakat kitap her yerde 21 chapter değildir. amerikadaki baskısında 20 chapter olarak yayımlanmıştır (7+7+6). amerikadaki baskısının 20 chapter olmasının nedenleri burgessın birtakım kaygıları veya sırra kadem vurmuş düşünceleri ile alakalıdır. hatta kubrick filmi çektikten sonra "aha lan 21. chapter da mı varmış?" şeklinde ani bir şok geçirmiştir. bugün hatta türkçe çevirilerin hepsi 20 chapterdan oluşur.

buradan son olarak kitabın türkçe çevirisini yapan aziz üstel'e selam ederek filme geçiyorum.

efsanedir, popülerdir, külttür. izleyen herkes beğenmiştir. yonjada en sevilen filmler kategorisinde ilk 2yi zorlar (1. de fight clubtır). bir dünya ödül almıştır. dvdsinde awards şeklinde bir bölüm dahi konmuştur. yüzlerce gönderme mevcuttur. politika, sosyalizm, psikoloji, kaos, suç, ceza, demokrasi, içgüdü, özgürlük gibi ve bunun gibi onlarca kavramı sorgular, irdeler.

filmi özetleyecek olursa (dikkat, spoiler içerebilir)

kahramanımızın adı alex'dir. esas adı alexander delarge dır. "alexander the great" anlamlarına da sokulabilir. rolü oynayan malcolm mcdowell’dır. sarışın, mavi gözlü bir malçiktir. 3 tane droogu vardır. beraber geceleri alemlere akıp ortalığı yerlebir ederler. korova milk bardan aldıkları molokolar ile ultra-violence saçarlar oraya buraya. in-out in-out yaparlar. sonunda bu a-lex (a-lex literatürde kanunsuz olarak da geçer) drooglarına birkaç yanlış yapar. droogları da bunu bir iş esnasında polise ihbar ederek arkalarından vurur. alex hapise girer, hapiste 2 yıl kalır. bilimum hristiyanlık, isa, kozmos aşılanır. fakat alex'in içindeki öfke, şeytan , iblis dinmez. patlamayı bekleyen bir bomba gibidir. sonra hükümet bir teşhis yöntemi ortaya atar. bu teşhis yöntemi özetle "öyle bir insan yapacaksın ki kötülüğe kötülükle cevap vermeyecek. şiddetten şiddet doğmayacak. senin ağzına sıçana sen öpücük konduracaksın. yahut tepkisiz bir balina gibi olacaksın" der. bu yöntem temelinde şartlı refleks olarak pavlovun köpeğiyle benzeşir. ismi ludovico tekniğidir. bir çeşit ilaçlı aversion terapisidir. terapinin özü bir şeyin kötü olduğunu kanıtlamak istiyorsan o kötü şeyi hastaya uygula ya da çeşitli mekanizmalar ile yaşat, göster. ama bunu öyle bir uygula ki o kötü şeyin kötü olduğunu acı çekerek anlasın. alex'in bu tedavi ile içindeki kötülük bastırılır. bu sayede alex artık kendisine kötülük yapana kötülük yap(a)mayan bir insana dönüşür. fakat alex zamanla toplum tarafından dışlanır, geçmişte ultra-violence yaşattığı insanlar birer birer karşısına çıkar. ve hepsinden feedback olarak ultra-violence yer. en sonunda kendisine yapılan işkenceye dayanamaz ve....
burdan sonrasını filmi izlemeniz için kursağınızda bırakıyorum.

as a consequence (okuduğumuzdan ve izlediğimizden neler anladık?)

-rusça bilen biri filmi izlediğinde "bu araya sokuşturulan rusça kelimeler de neyin nesi?" tepkisi verir. daha sonradan öğrenilir ki meğer nadsat (ki bu da rusçada ‘teen’ anlamına gelir) diye birşey varmış. onun diliymiş bu dil. sözcükler de onun sözcükleriymiş.

-filmde toplumsal olaylar da yer edinmiş. "insanlığın ayda olduğu bir zamanda yaşamak istemiyorum" (novel yılı: 1962, film yılı:1971, aya çıkış yılı:1969) dan tutun da alexe terapi sırasında nazilerin gösterilmesine kadar.

-film ilk çıktıktan bir süre sonra ingilterede yasaklanmıştır. nedeni de filmi izleyen birkaç piskopatın singin in the rain şarkısıyla küçük kızlara tecavüz etmesi. bunun yanında alex'in filmdeki kostümüne benzer kostümlerle orda burda ultra-violence saçan karakterlerin türemesi.

-kubrick'in diğer filmlerine göndermeler mevcuttur
(bkz: 2001 a space odyssey)
(bkz: dr strangelove)

-müzikleri ekol olmuştur.
(bkz: ludwig van beethoven)
(bkz: 9th symphony)
(bkz: singin in the rain)

-simpsonslardan tutun da birçok müzik grubu(rob zombie, u2, `heaven 17) filme gönderme yapmıştır. alex kostümü, filmdeki araba (durango-95), `korova milkbar` hep taklit edilmiş, a clockwork orange birçok cafeye, mekana isim olarak konmuştur.

kitap bugün birçok üniversitede öğrencilere okutulmakta, film birçok sinema-tv bölümünde örnek olarak izlettirilmektedir. anthony'nin mi daha deha yoksa kubrick'in mi daha deha olduğunu tartışmak anlamsızdır. ikisi birbirini tanımlamıştır kanımca. film ve kitap enzim-substrat ilişkisine benzetilebilir.
panavision panavision
stanley kubrickin kendi isteğiyle, ailesine falza tehtit geldiği için gösterimden kaldırılan film, hatta ingilterede gösterimi kubrick ölene dek yasaktı. film ayrıca ingilterede kommünizm olsaydı nasıl olabileceğini gösterir, zaten filmde kullanılan argo kelimelerin coğu ruscadan gelir. anthony burgessde leningrad da bu kitabı yazma kararı almış. singin in the raini malcom mcdowell başka şarkı sözünü baştan sona bilmediği için söyler. kanımca kubrickin dehası "maskeli tecavüz" sahnesindeki fish eye lens kullanımıyla çok net görünür, minimalist ve geniş bir odada klostrofobik bir ortam yaratır, eli kolu bağlı adam için daha çok empati hissederiz.
troke troke
psikopatlığın son noktası olarak adlandırdığım gecenin 3'ünde bir izle ne olur izle nidalarına kanıp izlemek suretiyle beynimin hallaç pamuğu gibi attırılıp laçka kıvamına gelmesini sağlayan baş yapıt....beğendimmi tabiki beğendim.
wondrous wondrous
züğürt ağa'nın köy ve şehirde geçen iki ayrı bölümü gibi bu filmde de alex'in tedaviden önce tedaviden sonra şeklinde iki kesidi anlatılmakta, (haydi tedavi anını da ekleyelim üç olsun) film insana olduğundan daha uzun gelmektedir.
guanoapes guanoapes
filmi izledikten sonra uzun bir süre filmin nerde geçtiği konusunda araştırmalar yapmış ve sonunda londra'da olduğunu ögrenmiştim ki benim filme dair tespitlerim irlanda'nın bir sehrinde geçtiğine göreydi. ben mi yanılıyorum onlar mı yanılıyo hala emin değilim.

ayrıca belirtmeliyim ki bana göre sinema tarihinin ilk beşine giricek bir filmdir.
cadı cadı
film izlenir,bir gün sonra sokakta yürürken ıslıkla singing in the rain çalınır,viddy gibi çılgın fiiller kullanılır.
bir de alex de large ın o mükemmel aksanı kulaklarda kalır.
-viddy well,brother,viddy well....
bthn bthn
haley joel osmentin büyüyünce izlemek istediğim ilk film dediği yapıt. henüz ailesi izin vermiyormuş bu tür filmlere etkilenmesin diye zamanında. artık büyüdü büyük ihtimalle izlemiş olsa gerek.
alfonsina alfonsina
stanley kubrick in tartışmalar yaratan ödüllü filmi. bu filmede iyinin ve kötünün karmaşasını izliyorsunuz. eski çağ filozoflarından bu yana bahsedilen güzellik arayışı (estetik) ve bununla uzaktan ve yakından bağdaşmayan insandışılık. ve alex in bile isyan ettiği görülür filmdeki tedavi sahnesinde. çünkü beethoven ın estetiksel boyutu tartışılamayacak kadar mükemmel olan senfonisi eşliğinde izlemektedir kendisi gibi davrananları. ve doktorlara haykırır " durun !!! durun!! beethoven bunları hakedecek hiçbir şey yapmadı!!!" belki de filmin en vurucu cümlelerindendir bu cümlesi. ve toplumu da eleştirir kubrick. bireyin bu hale gelmesinde kendi kadar bizim de payımız yok mudur diye sorar bize.
timoure timoure
insanın özgür iradesiyle seçim yapmasının hayatımızdaki en temel noktalardan bir tanesi olduğunu gösteren filmdir, kitaptır. bu kısımdan sonrası filmi izlememişler için sakıncalı bilgiler içerebilir.

bu filmde alex toplum yaşamına aykırı bir tavır içerisindeyken, zorla topluma uyum sağlamaya zorlanmış ve toplumun rahatsız olmayacağı bir birey haline getirilmiştir. toplum için iyi görünen bir işlem yapılmış olmasına rağmen insanın seçme hakkı elinden alınmıştır. fakat elinde sonunda insanın seçme hakkının olduğu kabul edilmiştir. keşke sadece filmde ve kitapta değil de gerçek hayatta da bunun böyle olduğunu kabul etsek.
2 /