adaletsizliğin depresyonu

kirmizi lokasyon kirmizi lokasyon
"bir soru soracağım sana," dedi. kalemini masaya bıraktı. "tanrıdan çok uzakta ufak bir yaşam süreci geçirdikten sonra kocaman bir haksızlıkla karşılaştığında o'na inanmaya başlar mıydın?"

"elbette. sonuçta insanların kapısını çaresizlik ve adalet isteği çaldığında o'na yönelmezler mi? bir hastane koridorunda babasının iyileşmesini, yaşamasını isteyen o'ndan uzak bir yetişkin portresi çizersek eğer, varacağı tek yer inanmaktır. ya da varması gereken. yani evet, o'na inanmaya başlarım. yapacağı başka hiçbir şeyi olmayan herkes gibi. basit değil mi soru?"

"peki ya bu kadar basit değilse?"

"nasıl yani?"

"yani, babasının ölmemesi için dua eden bir çocuk gibi değil de, çok kötü ve adaletsiz bir yaşamın ortasında müthiş bir şanssızlıkla kaldığını düşün. bundan bahsediyorum."

"anlıyorum. şöyle düşünebilirim. diyelim ki sıradan bir gün, herhangi bir kafede oturmuş kahve içiyorsun."

"evet."

"ve akli dengesi yerinde olmayan herhangi biri, bir anda parmaklarını gözlerine bastırıyor ve iki gözünü birden çıkarıyor."

"evet."

"artık körsün. geri dönüşü olmayan bir karanlığa girmiş oluyorsun."

"evet."

"varacağın teselliler ne olur? eğer kaderci bir gözle bakarsan, 'olması gerekiyordu' gibi bir cümleyle yaşamaya devam etme olasılığın var. aylar ve yıllarca gözlerini kaybedişine ağlasan da, bu yönde bir tutumla yaşamaya devam edebilirsin."

"doğru, edebilirim."

"peki ya adalet duygun burada ne söylüyor?"

"sanırım her ne olursa olsun, benim gözlerimi kaybetmeme neden olan kişi her ne duruma düşecekse düşsün, ne olursa olsun, olan şey bana gözlerimi geri vermiyor."

"çok doğru. peki bu noktadan sonra ne düşünürsün?"

"eğer yaşamı çok seven biri olsaydım ve yaşama devam etme gücüm gayet yerinde olsaydı, sanırım hoş bir yorumda bulunabilirdim."

"ne olurdu o?"

"ya bir de üstüne sağır olsaydım?"

"hah, harika. ne yapmış olurdun böylece biliyor musun? 'ya daha kötü olsaydı... şükretmeliyim!' tam olarak kendini buna kurmuş oluyorsun ve yoluna devam ediyorsun. halbuki illüzyonluğunun en eğlenceli algısını kaybediyorsun. gözlerini! göremeyeceksin, ömrünün sonuna kadar. ama dokunabileceksin, tadabileceksin, koklayabileceksin ve duyabileceksin. ama görmeyeceksin. her şey, yaşamak zorunda olduğun adaletsizliğin senin yaşamına olan tatminkârlığını ne derecede düşürdüğüyle bağlantılı. eğer bu noktaya ulaşabilecek düzeydeysen, küsmeden yaşarsın. biliyorsun hiçbir şey geri getirmeyecek gözlerini ve bu adaletsizlik sende bir iz; bu korkunç zalimce adaletsizliği görüp de bir de üstüne gözlerini kaybetmişsen, yani açık haliyle hem içinde bulunduğun sistemin vahşiliğini ve zalimliğini tatmışsan ve bir de artık bir daha asla en çok sevdiğin insanı göremeyeceksen, varabileceğin en olgun seçim bunları kabullenmen. ki bence zor. yaşama küsmeden devam etmen çok zor. maddi durumun, psikolojin, dini görüşün, hayatı sorgulayışın... hepsinin mükemmel bir dengede olması gerekiyor ki küsmeden bu 'adaletsiz' diyebileceğin hayatı yaşayışında bir adalet veya bir ahenk meydana gelsin."

"katılmıyorum. görmeden tek başına yaşayan insanlar?"

"i̇şte o insanlardan bahsediyorum. kör olmayı hak edecek hiçbir şey yaptığını düşünmediği halde bununla yaşamayı kabul eden hakiki insanlardan. ve onlar nefes aldıkları müddetçe ve zihinlerini meşgul ettiği müddetçe bu adaletsizliğin depresyonunda var olmayı kabul edişlerinde bile bir renkler."

"peki ya bunu kabul edemeyecek olanlar?"

"yani adaletsizliğin depresyonuna yenik düşüp oyundan çıkmak isteyenler mi?"

"evet."

"bu soruyu sormandaki veya soracak olan insanlardaki asıl nokta her ne kadar intihar etmenin getirdiği ölümden sonraki varoluş tedirginliği olsa da, ben bunu da bir seçim olarak görüyorum."

"yani?"

"yanisi, hakikati yok ki. eğer şu an aşık olduğun kişiyle birlikte olmanı sağlayan bir rastgelelik varsa ve bu rastgelelik senin onunla evlenmeni sağlıyorsa ve bu evlilik senin için bir seçimse ve bu bir gerçekse; adaletsizliğin depresyonuna varmış ve bu depresyonun ağırlığını kaldıramayacak bir zihnin kendini imha etme seçeneği de buluttan ayrılan yağmur damlası kadar gerçek. o yüzden intiharı da elbette çoğunun dile getirdiği gibi, bir doğal seleksiyon olarak görebiliyoruz."

"peki sence bu seçim doğru mudur?"

"biliyorsun değil mi, her canlı yaşamak ister. bazı hayvanlar intihar eder. tartışmalı bir konu; intihar edebildiği söylenen canlılar bunu içgüdüsel yapıyorlarmış. ama çoğu insan etrafındaki hayvanlara baktığında bir intihar vakasıyla karşılaşmaz. tam tersine, çok kötü durumdaki sokak hayvanlarını görürler. ayağını kaybetmiştir köpek ya da kördür. derisi kemiğine yapışmıştır, sakattır vb; insan dışındaki bütün canlılar, her ne olursa olsun hayatta kalmayı seçiyor. i̇şte bence adaletsizliğin depresyonundaki insan için cevap burada da gizli. kutsal kitaplar da intiharı yerin dibine sokuyor. bu da, adaletsizliğin depresyonu için iyi bir kaynak. kutsal kitaplara inanıp inanmamakla ilgili değil. her kaynağın işaret ettiği şeye bakmakla ilgili. ölüm bir seçim, adaletsizliğin depresyonundaki dayanamayan için; ama asla seçenek değil. dayanmakla ilgili. tabii, tüm bu söylediklerime karşın kendini yok etmek isteyen biri balinaların intihar etmesinin desteğiyle intihar edebilir. gene de, söz konusu, geriye inanç kalıyor. i̇nanç, adaletin depresyonundaki kişi için daha fazla dayanıklılık için tek ilaç."

"ya inanç da onu yeterince güçlü kılmazsa?"

"böyle bir soruyu soramazsın."

"neden?"

"çünkü işlemesi için tasarladığın bir makineyle 'ya çalışmazsa' diye uğraşmazsın ki. adaletin depresyonundaki insanın kendini yok etmemesi için gereken tek şey inançtır. i̇nanç nasıl oluşur biliyorsun değil mi? ben biliyorum. göğsünün tam ortasında, aşka benzer bir ışık olduğunu biliyorsun. görmüyorsun ama biliyorsun. adaletin depresyonundayken ve yaşam çok kötüyken, o inancı yaşadım. hak ettiğim hayatı yaşamadığımı ve uğradığım bu haksızlığın karşısında dayanmam için o inancıma sarıldım. bunu bazen dinle yaptım, bazen dinlemeden yaptım. bunu bir şekilde yaptım. bu, başarmak değildi. zaten içimde olan bir şeyi fark etmekti. hak etmediğini düşünüyorsan ve bu hayattan daha fazlasını istiyorsan, mutluluğu, huzuru ve özgürlüğü kovalıyorsan ve adaletsizliğin depresyonundaysan, ölümü düşünebilecek kadar kötü bir yaşam geçiriyorsan; ölmemeni gerektiren hak ettiğin yaşama sahip olma inancına ulaşman gerek. ulaşmana bile gerek kalmadan o içinde belirecek, aslolan onu görüp yeşertmendir. i̇şte o zaman, dayanabilirsin."

"eğer böyle düşünüyorsan, inancı bu kadar önemli bir yere koyuyorsan, bunu neye dayandırıyorsun? dinlere mi? i̇nandığın şey nedir?"

"seni daha dayanıklı ve huzurlu kılan herhangi bir şey inançtır. çoğu insan buna herhangi bir kaynağı totemleştirerek inanır. ben daha farklı görüyorum."

"ne gibi?"

"tüm sistemi ele alarak anlatabilirim bunu. şöyle. algıladığın her şeyi bir simülasyon olarak ele alabilirim. bu evreni bir kafes olarak ele alabilirim. kendimi bir fare olarak görebilirim. i̇nsanlardan çok daha üstün varlıkların bir deneyi olduğumuz sonucunu çıkarabilirim. i̇nsanlardan çok daha üstün olan bu varlıkların dünya toplumlarına olan ufak dokunuşlarıyla insanları yönlendirdikleri bir zihin ve bilgi durumu mevcut. her şey ikiye bölünmüş durumda. gece ve gündüz. var ve yok. din ve bilim. ve âşık veysel'in dediği gibi, 'i̇ki kapılı bir handa gidiyorum gündüz gece' yani bilinmezliğin tam ortasında, oluşan şeyle ilgili hiçbir bilgi sahibi olmadan anlamlandırmaya çalışarak zaman denen bir şeyin içinde yürüyoruz. kurallar oluşturmuşuz kendimize, tekrar hayvanlaşmamak için. daha kontrollü olmak için. sistemler oluşturmuşuz. ve iki uç var bizim için; mutlu olmak ve mutsuz olmak. nereye geldiğimi görüyor musun? mutluluğu hak ettiğini düşünen kişi mutsuzsa ve bu mutsuzluğu ona kendini imha ettirecek düzeydeyse, dayanması ve inanması gerekiyor. neye inandığının hiçbir önemi yok. yaşaması gerekiyor! seni bu zalimce sistemde daha dayanıklı ve huzurlu kılacak olan tek umut o oluyor. ve ben diyebilirim ki sonrasında, biz, bizden çok daha üstün varlıkların bir deneyiyiz ve bu deneyin de çıktığı yer inanç. i̇nanç ortaya çıktığında, dağılmıyorsun. i̇nancın varken, inancı tüm yaşamının üstüne örtebiliyorsun. i̇nanca ulaştığında, onu gerçekten taşıdığını fark ettiğinde ve fark edişini bildiğinde, tıpkı plasebo etkisi gibi, daha fazla dayanıyorsun ve kafanı kaldırabiliyorsun. hak edilmemiş üzüntülerini kabulleniyorsun."

"peki ya bir tanrı varsa? bizden çok daha üstün varlıkların bir deneyi olabiliriz. bu bir olasılık. peki ya bir tanrı varsa? bu da bir olasılık. o zaman kaybetmeyecek misin? son söylediklerinin içine dini katmadın, sadece bilimi kattın."

"peki ya onlar da o'nu arıyorsa ve bu arayışları da bizim üzerimizden inançsa?"
"ve şimdi o'nu da kattın."

"evet."

"peki ya dinler?"

"bilmem. bütün bu kurduğum şeyler, kendimi inanca daha fazla bırakabilmek için, inancı zihnimin alabileceği şekilde ikna etmeye çalıştığım şeyler. buna da basit bir cevap verebilirim. doğduğum ve büyüdüğüm coğrafyadaki tek olan allah'tır. ve her şeyi bir olasılık dahilinde alıyorsam, son kutsal kitaba bağlı kalarak, kendimi allah'a yöneltiyorum. bu, şımarık bir şekilde bilinmeyenin ortasında yapılmış bir seçim değil; bu, fark edilen inancın varlığıyla inancı tüm zihnine oturtmak isteyen kafası karışık birinin seçimi. i̇çinde inanç taşıyorsan ve adalet için var oluyorsan, içindeki inanç önem taşıyor, rengi değil. doğru olduğunu bildiğin bir yoldaysan ve içinde inanç varsa, o'nu biliyorsun."

"adaletsizliğin depresyonu dediğinde, sana bu adaletsizliği eğer insanlar yaşattıysa ve o insanlar bu haksızlığı görmezse, hak ettikleri gibi yaşamazlarsa? o zaman ne düşünürsün?"

"bana ne olursa olsun, onların kötü bir durumda olmasını istemem. başlarına kötü bir şey gelmesini istemem. sadece bir an, zamanın içinde veya dışında, ağlamalarını isterim."

"sadece ağlamaları yetecek mi?"

"eğer birileri doğru olduğu bir şeyi yapıyorsa ve yaptıkları şey aslında kötüyse, sence onlar suçlu mudur?"

"değil midir?"

"hayır, hatalıdır. ve ağlamaktan kasıt ise, hatayı görmektir. yani zamanın içinde veya dışında, sadece görüp, ağlamalarını isterdim. çünkü doğru olan bu."

"yaşamı seviyorsun."

"geç kaldım. ve biliyor musun, tersinden yapmışım her şeyi. i̇nsanları monitörün karşısından o kadar etkilemişim ki, eşiği o kadar yükseltmişim ki, beklentiyi o kadar yukarıyı çekmişim ki ve aslında bilinçaltımda bunun o kadar korkulu bir şekilde farkındaymışım ki onlarla dışarıda olmak benim için hep sıkıntılı ve kötü olmuş. o yüzden olmuş. hep kendimi tanıtmışım. kendimi tanıtmaya oynamışım hep. şöyleyim ve böyleyim... halbuki bir bara gidip bir bira kapsaydım, biri beni tanımak isteseydi, hayatında tanıyabileceği en renkli canlıyı tanıtabilirmişim ona. beni tanımak isteyişi müthiş bir anlam kazanırdı. biraz da egomu törpüleseydim... ama galiba artık öyle değil. bir bara gittiğimde birinin beni sevmesi için beni tanıması değil, tanımaması gerek."

"adalet?"

"adalet yok. sistem zalim. ve yaşamımın anlamı ufak bir şakadan ibaret."
feridun bitirr feridun bitirr
sözlükten haksız/yanlış yere silinmem hasebiyle ruh sağlığımda meydana gelen bozulmadır. tedavisi bellidir: hesabımın gözden geçirilmesi. sonucunda ya geri verilmesi ya da bana geçerli bir neden söylenmesi.

hesabımı geri istiyorum!

adalet istiyorum!
tekil kişilik tekil kişilik
evet insanı tükenmiş hissettirecek kadar yoran bir duygu yıpranmışlığı diyebiliriz buna.
duyguların yıpranışı o denli güçlüdür ki zihnin sinir uçlarında ağrılı iltihaplar oluşur.
ilaçlar etki etmez, sevgi bile çok fazla ve derinden değilse yetmez!