aganta burina burinata

pearl pearl
cevat şakir kabaağaçlı(halikarnas balıkçısı)'nın kitaplarından biri, gemi tam yol ileri anlamında kullanılan denizcilik deyimi...
nvr ws a crnflk grl nvr ws a crnflk grl
boğaziçi üniversitesi'nde bu dönem tk dersi alanlar için okunması zorunlu kitaplardan biridir. denize duyulan tutkunun ya da sadece tutkunun ne denli kuvvetli bir şey olduğunu gösterir, insanın burnuna deniz kokusu getirir.

"hallaç pamuğu gibi savurmuş olduğum bahçenin ortasına bağdaş kurarak çevreme bakındım. yamaç, küçük küçük toprak parçalarını çeviren derme çatma kuru duvarlarla kıyım kıyım kıyılmıştı. işte hep "malımız, malımız, malımız!" diye uğrunda yaşadıkları uyuz topraklar bunlardı. bunların sahipleri artık oralardan hiç kıpırdamayacaklardı. köpeklerin boğazlarından tasma ile bir yere bağlı kaldıkları gibi bunlar da bağırsaklarıyla boğazlarından topraklarına bağlı kalacak, hep yanlarındaki komşuların mallarına göz dikerek hırlayacak, hep malıma göz diktin diyerek komşularına havlayacak, malım var diye ölünceye kadar mallarının kulu kölesi olarak, evim var diye dört kuru duvarın içine mezara gömülmüş gibi gömülerek yaşayacaklardı. buna yaşamak mı denir, uzun ölüm mü?
hey gidi deniz hey!"
minami264 minami264
bu durum ancak kitapta geçen haliyle anlatılır diye düşündüm:

"bana verilen denizci dersleri dolayısıyla lâf sırası bulamayan kasım efendi, ustamın bana boyuna denizden bahsettiğini, gidip babama fitlemiş. bir akşam eve dönünce, babamın bir karış surat astığını gördüm. yutkundu. yutkundu:

-seni mektebe vereceğim, dedi.

dünya gözüme zindan kesildi. üç dört gün sonra topal hocanın mahalle mektebine gidecektim. dükkâna gittim son gündü. ustam selâm verdikten sonra:

-mektebe giderken ara sıra dükkâna uğra! dedi.

o gün de her gün gibi akşam oldu. kasım efendi ile nusret ağa ayrıldılar. ustamla yalnız kaldık. ustam bana vermekte olduğu son dersin tamamen tadına varabilmek için beni, biraz ötemizde sokak köşesinde muğlalı aşçı yaşar'a, bir şişe rakı ve mezelik izmarit balığı almak üzere gönderdi. aşçı yaşar;

-bizimle beraber dünyanın böylesinde yaşıyorlar, yazık zavallıcıklara.

diyerek irili ufaklı, kör topal elli altmış kadar kedi ve köpek beslediği için, dükkâna güç belâ girdim. dükkânının bana göre asıl cazibesi, kurutulup yaldızlanmış ve tavana asılmış, açık kanatlı bir kırlangıç balığı idi. yaşar kısa ve şişmandı, yağlı yüzü pırıl pırıl yanardı. soluk benizli çocuğu, zerzevatı soyar, ateş yakmak, pişirmek ve bulaşık yıkamakta babasına yardım ederdi. i̇şte o çocuk -yani hamdi- bana izmaritlerin en kocamanlarını seçti. rakıyı, ve bir gazete parçasının üzerinde de izmaritleri dükkâna getirdim. ustam şişenin kıçına avuç içiyle vurup tapayı attırdı. karşı karşıya oturduk. kadehi doldurdu. i̇çti. sonra

-bak şimdi sanki geçmişle gelecek karşı karşıya oturuyoruz.

dedi. başı bir müddet önüne düştü. sonra kaldırıp:

-seren altı makaraları nasıl donatılır?

diye sordu. ben,

- çımaları filadur, kasalı tek sapandan, iki makara hamailinin iki tarafına konulur. seren üzerinden filadura bağı ile bağlanır.

diye bir solukta cevap verdim. halil usta (şaaak) diye avucunu dizine vurdu.

- (bkz:aç ağzını yum gözünü)

dedi. mezeliğinden bir kızarmış izmarit verdi. fakat bütün gayretine rağmen neşelenemiyordu. bir yorgunluğu argınlığı vardı. birkaç kadeh daha içti. sonra bana;

- meselâ gemi orsa alabanda edecek, ne gibi emirler verilir, ve o emirler verilince neler yapılır? sırasıyla söyle bakalım. dedi.

o manevranın bir kayıkta yapıldığını görmek sevincinden ben de, ustam da mahrumduk. fakat onu sözle haykıra haykıra anlatmanın sevinci vardı ya. dudaklarımı ıslattım ve hemen, anlatmağa başladım. "alestaaa tira mola!" deyince hepimiz, ayni denizciler - hepimiz deyince onların arasına kendimi de kattığım için göğsüm gururla kabardı- yerlerimize koşar ve hazır ol vaziyetinde alesta dururuz. laçka skuta orsaalabanda! denince flok skutalarını ve trinket skutalarını koyveririz. dümenci de dümeni orsaalabandaya basar. maestra yelkeninin rüzgârı boşanır. yelken göz gürültüsü gibi gürleyerek yapraklanır. kaptan "mola kontra, issa punya!" emrini verir. punyaları basar, papfingo burinalarını mola eder, maestra prassiyasını alesta ederiz. o zaman rüzgâr geminin başından gelmeğe başlar. ben bunları sırasıyla söylerken ustamın yorgunluğu gideriliyor, gözleri vahşi bir tasdik ateşiyle yanmağa başlıyordu.

-mola burina grandi tira mola maestra!

diye bağırılınca ve biz de söylenenleri yapınca geminin başı rüzgârdan açılmağa başlar. i̇şte o zaman burinaları mola trinket yelkenini tumba ederiz. bazılarımız prova serenlerini prassiya tokaya alır. dümenci dümen yekesini onkaşa getirir. "aganta skuta flok!" denince flok skutalarını çeker, kasarız. artık bütün yelkenler rüzgârla dolmuştur. i̇şte o zaman, son emir, yani "aganta burina burinata!" kumandası verilir. kayık şarıl şarıl rüzgârın gözüne işler. ben bunu söyleyince elinde kadeh beklemekte olan halil usta, kadehi parlattı. bana:

-son olarak verilen kumandayı bağıra bağıra tekrar et!

dedi. ben de ciğerlerimi doldurarak olanca sesimle "aganta burina burinata!" diye haykırdım. o zaman, pek eski bir denizcilik âleminden hız alan ustam, sanki, beni şanlı bir deniz istikbaline fırlatmak istiyormuş gibi, dağları temellerinden sarsan bir dinamit infilâkı şiddetiyle:

-aganta burina burinata!

diye gürledi. papuççular ve eskiciler sanki birbirine "aman arkadaşlar durup dinlenmeyelim, çünkü açlık, dağ başında tenha yolcuyu kovalayan bir kurt gibi peşimize düşmüş bulunuyor. i̇şte bundan dolayı, biz de koşarcasına ha bire çalışalım ki, açlık ensemizde yetişip bizi helak edemesin" diyerek birbirini çabuk olmağa kışkırtıyorlarmış gibi, işlerinin üzerine abanmış acele acele takır tukur çekiç sallarken "aganta burina burinata!" diye kâinata meydan okuyan nidamızı duyunca, işlerinin üzerinden doğruldular. birdenbire çekiç takırtıları sustu. hattâ hâlis muhlis bir kara adamı olan aşçı yaşar bile, sesini kapıp koyuverdi ve eskicilerle beraber "aganta!" diye nârayı bastı.

neşenin seslerimize, seslerimizin neşeye verdiği sonsuz hürriyete, muhayyilem hız aldı. eski püskü karanlık dükkân, "yallah!" diye sanki yerinden kopup havalandı; bulutlar arasında dolu yelken orsaya fırlayan koca bir kalyon oldu da yelkenlerin gölgesi, -yüksek ıssızlıklardaki uçan kartal kanadının gölgesi gibi- buluttan buluta aştı. aganta emri de -tıpkı böylece- dükkândan dükkâna, insandan insana tekrarlandı. bilmiyorduk neden; hepimiz bir kurtuluş hazzı ve hızı duyduk. şaka değil, "aganta burina burinata" nidası gönülden kopuyordu."

cevat şakir kabaağaçlı - halikarnas balıkçısı(cevat şakir kabaağaçlı)