ahlat ağacı

1 /
ninn worx ninn worx
mehmet başaran şiiri...


"eşin dostun yaşıyor bak bahçelerde
sen çıplak bir doruğun üzerindesin
tam rüzgârın engini sardığı yerde

yekpare bir mavilik üstünden akar
altında köklerini sıkan toprak var
dertleşir durursun gölgenle

bazan öyle yakın geçer ki kayan yıldızlar
halini soruverecekler sanırsın
dağılır üstündeki yeşil sükût
ümitle kımıldanırsın

bakma sana bir ad verdiklerine
yerle gök arasında bir karaltısın
ve bütün dünya seni unutmuş
sanki kim bilecek yaşadığını
gelmese dallarına birkaç fakir kuş

ne de dolmaz çilen varmış
ilk defa kırağı yaktı canını
aşkı sonra bulutların
rüzgârın cilvesi değil miydi
döken yapraklarını

durmuşsun kırların bir ucuna
ah senin halin köylü hali
yaşarsın kıraç toprakta
servi-simin misali"
driving einstein driving einstein
beklentilerimi baya düşürüp gideceğim film, belki de gitmem bilemedim.

nbc yaptı diye şaheser olması gerekmiyor, kendini koşullayanlardan değilim ama iyi film olur diye düşünüyorum yine de öyle büyük umutlarım yok
ubuntu ubuntu
öncelikle filmi izleyecekler için bir uyarıda bulunayım. "kış uykusu" ya da "bir zamanlar anadolu'da" tarzında bir film bekliyorsanız, beklediğinizi alamayabilirsiniz. nuri bilge ceylan, ahlat ağacı'nda daha önce pek fazla sergilemediği bir yönünü ortaya koymuş.

nbc filmlerini nasıl bilirsiniz? imge ve metafor yüklü, pastoral, durağan, usta bir ressamdan çıkmış tabloyu andıran kareler, sosyolojik ve psikolojik derinlik... ahlat ağacı'nda bunları yine görebilirsiniz ama tüm bunların yanında göreceğiniz iki unsur daha var: bol diyalog ve mizah. filmi izlemeden önce bu kadar gülebileceğimi düşünmüyordum açıkçası; şaşırttı. belki de bu yüzden film beklediğimden çok daha akıcıydı.

daha önceki filmlerinde toplumun alt tabakasına hitap edememekle eleştiriliyordu nbc ama ahlat ağacı'yla bu algıyı biraz olsun kıracak gibi. biraz diyorum çünkü bu esnekliğe rağmen film hakkında herhangi bir inceleme yazısı okumayan bir insanın ancak iki üç kez izledikten sonra çözebileceği çok sahne var.

sinematografik açıdansa kış uykusu'ndaki lezzeti yakalayamamış. sanırım çekimlerin yalnızca 3,5 ay içerisinde tamamlanmasının bu durum üzerinde büyük bir etkisi var.

oyunculara gelecek olursak; ana karakterler rollerinin hakkını vermişler ama özellikle bazı yan karakterler fazlasıyla şaşırtacak kadar iyiydi. bu konuda fazla detaya girmiyorum, yoksa işin sonu iyi olmayacak.

son olarak... bazı insanlar dönem dönem popüler kültürün de etkisiyle gereğinden fazla konuşulan konulardan uzak durmayı tercih ederler. ben de öyleyim kısmen. ama yaşadığımız dönemin en iyi yönetmenlerinden biri söz konusu olunca, herkes orada bir dursun derim. zamanınız ve imkânınız varsa ahlat ağacı'nı mutlaka izlemelisiniz.
john williams john williams
insanın sınırları daha doğduğu an örülmüş bir duvar ile kaplıdır çoğunlukla. aile, yaşanan yer, gelecek hep belirlidir ve ne kadar değiştirilmeye çalışılsa da sonuç alınmaz bazen.

- spoiler-

ahlat ağacı, başladığı yerde biten doğuştan çizilmiş sınırlardan bir kaçış öyküsü. taşradan, dünyaya geldiğinde başladığın noktadan ve geleceğin ne olduğunu bilip, gerçekleşmeden değiştirme sancısıdır bu kaçış. doğuştan örülü duvarları aşmak için yazdığı kitabı yükselti yapıp duvarın ardına bakan sinan, o duvarı gerçekten aşabileceğini düşünüyor filmin en başında ve hatta üniversite okumak için gittiği çanakkale sayesinde çoktan duvarın öte tarafına geçtiğinden de emin. taşrada olmayan, olamayan her şeyi gördüğünü düşünüyor üniversite süresince; ışıklı sokaklar, caddeler, gece hayatları, lokantalar. oysa hesap etmediği veyahut zaten bilmediği safraları var hayatta; taşraya ait olmak belki de taşranın kendi olmak demek aslen.

yaşadığı ilçeye gelir gelmez hemen nasıl ve ne şartlarda kaçacağının planlamasını yaparken hayatın kendisinin de halihazırda uygulamayı sürdürdüğü gerçekler olduğunu fark ediyor sinan film ilerledikçe. oysa bu durumun ayırdına varana kadar üniversite mezunu, kitap okumayı seven kişiliği ile kendine ait olduğunu sandığı düşüncelerini iğreti şekilde gündelik sohbetlerinde bile kitaplardan alıntılara borçlu olduğunun bilincinde olmadan sorgulayıp eleştirir hayatı her fırsatını bulduğunda. oysa tüm bu sorgulamaların ve kişilere getirdiği iğnelemelerin yenileni her seferinde kendisi olacaktır, tıpkı kum tüccarı ve çanakkale'li yazar örneğinde olduğu gibi. bu sohbetlerin ya da dialogların hepsinde yapmacıklığı ve ikiyüzlülüğü yerse de köprü üzerinde bulunan bir heykelin kırılan kolunu suya doğru iten ve suyun dibine gömülmesine neden olan ya da kendisine ait olmayan nesneleri sırf kitap basım parasını denkleştirmek için satarak paraya dönüştüren de yine sinan'ın kendisi olacaktır sözlerindeki anti-kahraman içeriğe rağmen.

film ilerledikçe öz babasının çizdiği figürün aslında sinan'ın sahip olduğu ve aşmayı planladığı duvarın kendisi olduğunu anlıyoruz yavaş yavaş. daha kasabaya adım attığı ilk anda babasının ödemediği borcun etkisini görüyor kuyumcu ile sohbeti esnasında. benzer şekilde evde babasının arabaya yakıt alması için sinan'ı petrol istasyonuna göndermesi, köyde kuyu açılmasına yardım etmesini istemesi ve parasızlık, elektrik kesintileri, ganyan bayiinde zaman öldüren, işe yaramaz karakter silüeti sinan'ın kurtulmak istediği ağırlıklarının ta kendisi aslında. işte sırf bu yüzden köyde ağacın altında babasını yattığını ve bir ucu ağaca bağlı kopmuş bir ip gördüğünde aklına gelen olasılıklar nedeni ile bu kurtulma ihtimali refleksi ile hareket ediyor bir an. geri dönüp kaçmak, uzaklaşmak istiyor öz varlığından. oysa dayanamayıp kontrol için geri döndüğünde babasının kendisini asmak yerine aslında uyuyakaldığını ve her tarafında karıncaların gezdiğini görüyor. tıpkı babasının bebekliğinde de tarlada her tarafını karınca basması gibi. yani safradan kurtulma şansı erteleniyor bir kez daha. rahatlama ve üzülme arasındaki kararsızlık yansıyor beyaz perdeye bariz şekilde.

tüm köyün düşündüğünün aksine babasının tarlanın ortasında açtığı kuyudan su çıksa, aile içinde sıkıştığı taşradan kurtulacak tıpkı sinan'ın askerdeyken satılması için kitapçıya bıraktığı "ahlat ağacı" isimli kitabının satılması gibi. ancak ne kitap satılıyor ne de su çıkıyor kuyudan. filmin başından beri ağaçlara asılı urganlar nedeni ile havada gezen intihar olgusu sinan'ın babası ile yaptığı konuşma sonrasında düşsel olarak gerçekleşiyor ve sinan taşradan kurtulma isteği ve olasılığını asıyor kuyunun hemen üzerinde. sonrasında babasının yarım kalan işini tamamlamak için kuyunun dibine inerek kazmaya başlıyor. babası ile ayrı düştüğü noktayı, babasına dönüşerek aşıyor.

nuri bilge ceylan'ın taşradan çıkma isteği sancı duyan karakterleri geçmiş filmlerinde de oldukça stilize ederek işlediğini biliyoruz. benzer şekilde ahlat ağacı'nda da bu konuyu bir kez daha ele alıyor. diğer filmlerinden farklı olarak ahlat ağacı'nda dialoglar ve kesintisiz konuşan, konuşurken de yürüyen karakterler oldukça fazla. sinema ve fotoğrafın kesişim noktaları bu filmde sessizlik anlarına iliştirilmiş durumda. kamera açıları yine beklendiği gibi altın oranlı kadrajlarla süsleniyor. yönetmen geçmiş filmlerinde sabit kamerayı tercih ederken bu filmde yürüyen karakterleri paralel ya da önden takip eden, gökyüzünde hareket halindeki aracı izleyen kamera açıları ile bir yenilik yapmış diyebiliriz. yani bir zamanlar anadolu'da filminde düşen elmayı takip eden kamera bu sefer izleyicinin merakını gidermek için film boyunca karakterlerin hayatının içerisinde hareket halinde.

- spoiler -














driving einstein driving einstein
güzel film ama çok hataları ve kopukluğu olan bir film aynı zamanda.

nuri bilge ceyhan olduğu için objektifliği bozacak değiliz, sonuçta bu da türk sinemasında bir film, hatta ödül alsa da almasa da bu gerçek değişmeyecek. cannes'de 15 dakika alkışlanmış... böyle pazarlanan film olur mu bir kere? ne yapıyorsunuz abi? ve 15 dakika alkışlanacak bir film değil asla. dunkirk'in abartılması gibi bu film de abartılmış.

öncelikle renkler, senaryo vs çok güzel evet ama çok kopukluk var. devamlılık hatası demişler, doğrudur ben devamlılık hatası demezdim direkt kopukluk derdim. tamam, hikaye anlatmasın ama parça parça bırakıp da bağlayamayınca saçma yollara da başvurulmasın... çok sıktı bu şeyler, ne kadar izlerken diyaglolara ve oyunculuklara büyülensem de çok rahatsız etti.

diyaloglar ve oyunculuklar çok güzeldi ama doğu demirkol'un bu filme uymadığını belirteyim, ister önceki oynadıklarından ister biraz lakayıt tavırlarıyla tam role girememiş. bazı göndermeleri güzeldi, spoiler olmasın diye yazmayacağım şimdi. murat cemcir'i daha fazla görürüm diye bekliyordum ama aynı şeyleri 1500 kere yaptığı az sahnesi var, hayal kırıklığına uğrattı biraz.

konu yok, bağlanabilen parçalar bağlanmış gerisi salınmış. bu da cannes'e yetiştirelim diye yapılmış sanırım. ki sadece bu filmin gözümde değerini düşürüyor. festivale film çekiyorsanız türkiye'de sokmayın filmi arkadaş... neyse, teknik hatalarına girmiyorum, ona gelene kadar senaryo aksıyor zaten.

bu filme objektif gözle bakan herkesin 10 üzerinden 6 dolayında bi puan vereceği aşikar. şu fanatizmi sinemaya taşımayalım, nuri bilge ceyhan olsa da 3 saatlik filminde o kadar kopukluk yapıyorsa eleştirilebilir. kimse alkışlamadı pohpohlayanlar dışında, 15 dakika alkışlamamak caizdir inşallah *
kola sigara patates kızartması kola sigara patates kızartması
kesinlikle kötü bir film değil; ancak dakikalarca ayakta alkışlanacak kadar da abartılacak bir yanı yok. filmin yönetmeni nuri bilge ceylan olunca fikrim değişmiyor. güzel film evet, izlenmeli yeterince vakit bulunduğunda ancak bir baş yapıt da değil abartmayın gençler, sakin.
1
füçır füçır
dün izledim.

görseli tartışılmaz, diğer nuri bilge filmlerine kıyasla biraz dağınık ama bütünüyle baktığımızda öyle ince düşünülmüş tebessümler, tonlamalar var ki ben çok keyif alıyorum. o kadar sıcak ki bazı anlarda insan sohbete dahil olmak istiyor ve istesen dahil olabilirmişsin hissiyatını da seyirciye geçiriyor.

bazı yerleri ben anlayamadım. mesela rüya sahnesi vardı. rüya kısmı nerde başlayıp nerde bitti tam çözemedim. zaten sinemada bu rüya, kabus olayına oldum olası kılım. hep bir muğlak kalıyor bende.

sonuç olarak çok iyi film bence. bu adam bolca film yapsın. ihtiyacımız var. ne zaman ki 3 milyon seyirci seviyelerine gelir o zama pipomu takar çıkarım dışarı.
theextremist theextremist
geçtiğimiz hafta sonu filmi izledim ve filmi genel olarak beğenmediğimi söylemek istiyorum. yorumlarıma başlamadan önce filmi izlemek isteyenlere önerim gerçekten vakitleri varsa filme gitmeleri yönünde olacak çünkü film yanılmıyorsam 3 saatten biraz fazla sürüyor. ayrıca filme gidecek olanların yalnız gitmelerini tavsiye ediyorum; eğer çift olarak giderseniz yanınızdaki kişi -doğal olarak- sıkılabilir ve bu da filmden kopmanıza neden olabilir ki ben tam da bunu yaşadım. sonuçta, beraber güzel vakit geçirmeye gidiyorsunuz ve yanınızdaki kişinin yaptığınız aktiviteden keyif alıp almaması da çok büyük bir kaygı (en azından benim için öyle).
filmi beğenmememin sebeplerini aşağıda filmden kesitlerle açıklamaya çalışacağım. öncelikle filmin hikayesi çok tanıdık ve bizden; bu yüzden filmin beni içine çekmesini çok bekledim. ben bekledikçe zaman geçti, zaman geçtikçe ben filme giremedim ve tamı tamına 3 saat oldu. film bittiğinde ben hâlâ filmin içine girememiştim ve açıkçası hayal kırıklığına uğradım.
---spoiler---
konuya gelecek olursak her memur çocuğu gibi taşradan bin bir zorlukla üniversiteye giden ve mezun olduktan sonra hayata tutunmaya çalışan gencin, sinan'ın hayatını anlatan; en başta söylediğim gibi konusu da çok içimizden olan bir filmdi. aslında sadece sinan'ın hayatını anlatmakla kalmıyordu film, daha çok babasının ve ailesinin hayatından izler sunarak, bu ilişkilerin sinan'ın hayatına olan etkisinden de bahsediyordu. ki film başlar başlamaz kuyumcunun önünden geçerken yaşadığı diyalog, sinan'ın mezun olduktan sonraki sıkıntıları yetmeyecekmiş gibi bir de babasının sorumsuzluğu yüzünden mahvolacak hayatlarının ceremesini çekeceğini daha ilk dakikadan gözler önüne sermişti.

ilk sevmediğim nokta: film çanakkale çan'da geçiyor. sinan karakteri ise çanakkale yöresiyle uzaktan yakından alakası olmayan bir şiveyle konuşuyor. atıyorum film çorum'da falan geçse bu kadar itici gelmeyebilirdi.

hatice (hazar ergüçlü) ile ağacın altındaki sahne de bir o kadar yapay ve doğallıktan uzaktı. su bidonlarını bırakıp yarım saat tarlaya dönmeyen bir kadın, köy ortamında bu kadar rahat davranamaz. ancak hep siz mi gideceksiniz, biraz da biz gidelim vurgusu güzeldi.

sinan'ın bütün film boyunca montla dolaşması fakir bir aile çocuğunun yaşayabileceği bir şey ve çok doğal. ancak gel gelelim filmde uzun bir zaman dilimi anlatılıyor. hadi yazın mezun olamadın dönem uzattın memleketine kış ortasında döndün. kpss'ye girdin mont giydin, hatice'yi evlendirdin mont giydin. bu kadar uzun bir zaman dönemi sanki sadece kışın mı yaşandı? filmi kasvetli yapacağız diye neden bu kadar kastınız ki?

kitapçıdaki yazar ile diyaloglar aşırı derecede yapay geldi, bilemiyorum belki de hayatımda daha önce bir yazar ile konuşmadığımdan dolayı bu hisse kapılmışımdır. kitabını yayımlaması için destek istemeye gittiğin birine sürekli iğneleyici tavırlarla laf sokmaya kalkarsan adam da o taslağı alır bir tarafına sokar güzel kardeşim. kimse birbirini kandırmasın.

köyün imamlarıyla yaptığı sohbet çok daha ilgi çekici olabilirdi. imam rolünü oynayan her kimse hiç beğenmedim. kameraya bakmamaya çalıştığı o kadar belliydi ki göz mimikleri inanılmaz rahatsız ediciydi. ancak diğer imamın yunus emre'nin şiirini unutması da bir o kadar güzeldi. hangimiz bir şiiri tam olarak hatırlayabiliyoruz ki?

sinan'ın askerden döndükten sonra hiç bir şeyden haberinin olmaması da çok yapaydı. günümüz, iletişim çağı ve her türk genci ailesiyle ne kadar sorunlu olursa olsun, askerde ailesiyle telefonda muhakkak görüşür. bu yıllardır böyle askerde olan birey ama ailesine mektup yazar ama jetonlu telefonla arardı günümüzde de iletişim olmaması mümkün değil. yani ben askerdeyken babamın emekli olup olmadığını bilirim ya da döndüğümde babam dün mü döndün diye sormaz. hele ortalama bir memur ailesinden bahsediyorsak hiç bir babanın çocuğunun askerden döndüğü tarihi bilmemesine imkan yok. doğanın kanununa aykırı.

en çok beğendiğim nokta ise kitabı annesine ithaf ettiği halde annesinin ve kardeşinin kitabı okumaması ama sorumsuzluklarla suçlanan babasının kitabın altını çizerek okumasıydı. babanın, kitapla ilgili oğluyla sohbet etmesi ve cüzdanından çıkan haber küpürü kitaba ne kadar önem verdiğinin göstergesiydi.
sinan'ın annesiyle geçen bir diyaloğunda babasının edebiyata, doğaya ne kadar düşkün olduğunu anlatıyordu. böylesine duyarlı bir insan nasıl olur da kendini at yarışına, sorumsuzluğa verebilirdi ki? bence babanın hayatının kırılma noktası tam da buydu. kadınlara kendini istediğin kadar anlat, hatta ve hatta kitap ithaf et derinine giremeyince giremiyorsun. aslında sinan, babasının hayatının hayatının aynısını yaşadığını en sonunda anladı. babasının, su çıkmayacağını bildiği halde kuyudan su çıkarmak için kazması gibi kitabını yayımlatmaya çalıştı. hep saçma bulduğu halde son sahnede kuyuya girip kazmaya başlaması bu gerçekle yüzleştiğini ve hayatın aslında döngülerden ibaret olduğunu gösteriyordu. en azından ben öyle anladım.

---spoiler---
simon del desierto simon del desierto
instela kullanıcıları polat onat'ı ıskaladı mı ne?



skadi skadi
duygularımı nasıl ifade edebilirim bilmiyorum. böyle içimdeki bütün hassasiyetlere dokunan bir şeyler vardı sanki ama dokunmakla kalmayıp bütün yenilmişliğe rağmen bir inadı, bir mücadeleyi resmediyor, iğneyle kuyu kazmak da olsa. hep taşra sıkışmışlığı hep tekrar diye eleştirenleri var, evet hep çürümüşlük, hep taşra buhranları ama vardığı nokta bence baya suya sabuna dokunuyor.bir zamanlar anadolu dan sonra kış uykusu'nda böyle bir tekrardan belki söz edilebilir belki ama bunda farklı bir şeyler vardı. müzikler muazzamdı mesela, angelopoulos'un puslu manzarası mı desem başka bir şey mi bilmiyorum,klasik müzikt bilmiyorum pek, tanımıyorum, ilk çağrıştırdığı oydu ama.sadece oyuncu seçimlerine anlam vermedim, başroldeki oğlan normal hayatta baya antipatik biri gibi gelmişti zira, sanırım o uyumsuzluğu başkası yapamaz demişler ve bilinçli bir seçim olmuş. bi de çanakkale'de çorumlu gibi konuşmuyor olmayalardı iyiydi. neyse şu da güzel, kadınlar konusundaki tespitine de katılıyorum kesinlikle.
haber.sol.org.tr

edit: filmdeki tek müzik bach'ın do minör passacaglia ve füg eseri imiş.
driving einstein driving einstein
ülkede zeki demirkubuz'un sanatsal bakışını ve filmlerinin kıymetini bilmemiz gerektiğini göstermiş nuri bilge ceyhan filmidir.

net olarak kötüdür, diyaloglara görüntü verip cannes'e yetiştirmek için oldu bu ya tamam diyip film yapmışlar. bu sinemaya saygı değildir, cannes'e film yapsın bir daha sadece lütfen... yaptığı işe de zerre saygısının olmadığını gördük nbc'nin, cannes'e ve ödüle tapıyor adam... nbc diyince de cool oluyormuş. *
nezihselalegil nezihselalegil
motorlu imam ve r'leri söyleyemeyen imam tiplemeleri onlardan önce izlediğimiz bütün sahnelerin gerginliğini aldı ve bizi dinlendirdi sanki. hiçbir yere varmayan bir sohbeti dinlemek kafayı boşalttı. boşalan kafa da kuyu sahnesinde intihar etmememizi falan sağladı. dağınık kurgu ışık patlamaları survivor milli piyango gayet doğru yerlerdeydi gibi. kısacası yağ gibi filmdi.
1 /