ahmet altan

1 /
solti solti
ilk bir, iki kitabını okuduğumda "aa iyiymiş bu adam" dediğim ama daha sonra okudukça, sürekli kendini tekrarladığını düşündüüm ama yine de toplamda, silkmede ve grikormende beğendiğim yazar. aslında kendisinin olayı şudur: çok sağlam deneme yazmaktadır, roman yazacağı zamansa bir kurgunun içine denemelerini serpiştirir. lakin "kılıç yarası gibi" tam bir baş yapıttır.
bettyboop bettyboop
çoğu kitabında meme,sevişme gibi kelimeleri çoğunlukla kullanan,herşeyi açık seçik yazan,kadınları çok iyi anladığını iddia eden yazar.bunun üzerine aldatmak adlı kitabı yazmıştır,kadın gibi düşünerek bir kadının yaşadıklarını,hissettiklerini anlatmıştır bu kitabında.hatta reklamlarında hiçbir yazar kadını onun kadar iyi anlatamadı tarzında şeyler söylenmişti.kitabın arkasında yazan şekliyle ''aşkı ve insanı pek az yazar onun gibi anlatabildi''.gerçektende bu kitabı olay yarattı.

diğer romanlarıysa dört mevsim sonbahar,kılıç yarası gibi,sudaki iz,tehlikeli masallar,yalnızlığın özel tarihi,isyan günlerinde aşk.
denemeleriyse geceyarısı şarkıları,karanlıkta sabah kuşları,kristal denizaltı.
son olaraksa anlatı olarak geçen içimizde bir yer.

zamanında 1,5 yıl hapiste yatmış köse yazılarından dolayı.
esdora esdora
tanrı, kadınlara geçmişi ve geleceği; erkeklere ise yaşadığı günü armağan etti… kadınlar geniş bir zamana yayıldıkları için huzursuz; erkekler daracık bir zamana sıkıştıkları için anlayışsız oldular.

ahmet altan
esdora esdora
aşağıdaki yazının sahibi..

kıskanmak ve içimizdeki bıçak

bıçağı saplayan çıkarsın isteriz.
kuşkunun ya da kaybetme endişesinin hançerini kim içimize sapladıysa, onu oradan çıkarma ve yaramızı iyi etme kudreti de yalnızca ondadır çünkü. içimize yerleştiği andan itibaren sivri pençeli bir kuş gibi bizi didikleyen kıskançlığı, insanoğlunun en çözümsüz dertlerinden biri haline getiren de, çareyi o kara kuşu içimize yerleştirip bizi çaresiz bırakan da aramak zorunda kalmamızdır. o kara kuş sanki boynuna takılı gizli bir iple onu oraya yerleştiren sahibine bağlıdır, o uzaklaştığında kuşun pençeleri daha da keskinleşir, gagası değdiği her yeri dağlayan zehirli bir diken gibi daha derine batar; sahibine yaklaştıkça vahşeti azalır. ve biz acımızı hafifletebilmek için o kara kuşun sahibinin peşinden sürüklenir gideriz. bütün istediğimiz kuşun sahibine kimsenin dokunmaması, onun kimseye yaklaşmamasıdır. o birinden hoşlandığı veya dokunduğu zaman içimizdeki bıçak kımıldar, kuş canavarlaşır. şeytanın yarattığı bir gökkuşağı gibidir kıskançlık. içinde siyahtan mora doğru her türlü karanlık rengin kıpırdaştırdığı bir gökkuşağı; sevdiğin tarafından sevilmediğin endişesinin yarattığı keder, istediğine dokunamamanın getirdiği huzursuz yalnızlık duygusu, beğenilmediğine inanmanın yarattığı aşağılanma, bir başkasının sana tercih edildiğini düşünmenin getirdiği eziklik ve öfke, alay edilme korkusu, benliğine olan güvenini kaybetmenin sonucunda kendini değersiz görme, bir başkasının beğenisine muhtaç olduğunu hissetmenin zavallılığı. bütün bu karanlık, bu yok edici duygular demirden bir kapak gibi kapanır üstüne. kendini tutsak, kıskandığını özgür görürsün. sen kımıldayamazken onun her an başka biriyle oynaştığını hayal edersin. şüphelerin bilenir. hayaller uydurursun. belki de kendini çok aşağılanmış bulduğundan, kendinden intikam almak ister gibi, canını en çok yakacak hayalleri yaratırsın zihninde, onun bir başkasıyla nasıl seviştiğini, neler fısıldadığını, neler yaptığını en ince ayrıntısına kadar canlandırırsın aklında. iyi haberlere inanmakta güçlük çekersin, kötü haberlere ise inanmaya hemen hazırsındır. kıskançlık başladıktan sonra kuşku keskin güçleriyle öyle bir kemirir ki içini, içinde herhangi bir şeye inanabilecek sağlam tek bir yapı bile kalmaz, uçurumlarla dolar zihnin, inanmak istediğin, inanmaktan duyacağın her haber, her bakış, her söz, her gülümseme,aynı kuyruklu yıldızlar gibi, bir anlık ışıkla parladıktan sonra o uçurumlara doğru kayıp kaybolur. ne gariptir, seni sevindiren o gülümseyişi görüp o sözü duyduktan sonra, o bir anlık sevinci yaşayıp da ardından kaybedince kuşkuların eksileceğine daha da artar, o gülümseyişin seni aldatmak için olduğunu düşünürsün, bu sefer kuşkularına düşmanlık da karışır. ve bir insanın birini hem sevip hem de ona düşmanlık duyması kadar zor bir duygu ikiliği, inanın az bulunur. bu hal, bıçağın artık iyice derine saplandığı, kuşun kanatlarını açarak çılgınca çırpındığı bir andır. bıçağı sokanın bile acıyı yatıştırmakta zorlanacağı bir hal. yine onun peşindesindir, onun yanında olmak, onu görmek, onun bir başkasına dokunmadığından emin olmak istersin ama, ama artık acı sahibinden bile kopmuş, bozulmuş bir ordu gibi denetimden çıkmıştır. kıskandığın her kıpırdandığında bıçak derine girer kuş canavarlaşır. acıyı iliklerine kadar hissedersin. bu acıdan kurtulmak için ölmeyi ve öldürmeyi bile düşünürsün. othello, böyle bir durumdayken karısının değil de düşmanının sözlerine inanır, o iri ve siyah elleriyle okşamaya kıyamadığı o beyaz boynu sıkar. shekespeare, bir insanın içinde sevdiğinden kuşkulanmak için ekilecek kötü tohum bekleyen uğursuz bir toprak olduğunu anlatır bu piyesinde. o tohumun nasıl büyüdüğünü, kıskançlığın her duygudan daha büyük ve daha geniş bir ağaç haline gelip bütün duyguları gölgesiyle örtebildiğini gösterir. artık her baktığında, eskiden sevgiyi, neşeyi, sevinci gördüğün yerlerde ihaneti ve aşağılanmayı görürsün. birisini istemenin ağır bir zincir gibi bütün ruhuna dolandığını, seni güçsüzleştirdiğini, seni senden çaldığını hissedersin. bir yandan zincirini biraz gevşetsin, bıçağını biraz çeksin diye yalvarır, bir yandan da seni yakıştıracak her sözü seni kıskandıracak bir tuzak gibi görürsün.
çırpınmaya başlarsın. acıklı ve zavallı bir çırpınıştır bu. sesin değişir, bakışların değişir, konuşman değişir. daha önceleri seni güldüren bir şaka simdi yaralayan bir alay olarak çarpar kulaklarına. öfkelenirsin, kabalaşırsın; çaresizliğin acıklı çirkinliği yerleşir davranışlarına. sevilecek yanlarını kaybedersin. artık iyileşmek bile değildir istediğin, zaten iyileşebileceğine olan inancını da elden kaçırmışsındır, istediğin kıskandığının canını acıtmak, onu cezalandırmak, senin çektiğini onun da çektiğini onun da çekmesini sağlamaktadır. ama bunu pek başaramazsın. onun ne canını acıtmayı başarabilirsin, ne onu güldürmeyi başarabilirsin. sıkılır ve sıkarsın... acı dayanılmaz hale geldiğinde, bir gün kendini aniden kurtulmuş, özgürleşmiş, iyileşmiş hissedersin; yalancı bir duygudur bu, sevinçle sarılırsın ama , ama aynı kabuslarda olduğu gibi sarıldığın o sevincin kısa bir sürede ellerinin arasında bir kedere dönüştüğünü fark edersin. bu kısa sevincin ardından gelen sarsıntı ise büyük bir şaşkınlık yaratır. ama bu sarsıntı iyileşmenin ilk işaretidir. altında ezildiğin. seni sen yapan ve ruhsal mimarını ayakta tutan bütün sütunları birer birer kırıp çökerten o acılara, şüphelere, aşağılanmalara daha fazla dayanamayan varlığın, neredeyse senden bağımsız bir şekilde hayvansı bir içgüdüyle kurtulmak için silkinmeye başlamıştır. kurtuluş anları daha sık yaşanır olur. ancak kıskançlıktan ve acıdan kurtulurken sevgiden de kurtulduğunu, sevdiğine duyduğun sevginin azaldığını başladığını hissedersin ki, bu da başka bir acı yaratır; çünkü insan birbirini severken onu sevmekten başka bir acı yaratır, çünkü insan birini severken onu sevmekten vazgeçme ihtimalini düşünmeye bile tahammül edemez. üstelik ortada kapanmamış bir hesap vardır. sen acı çekmişsindir; sevdiğini sevmekten, kıskandığını kıskanmaktan vazgeçtiğinde çektiğin acının intikamınından da vazgeçeceksin demektir. hayat gariptir, kıskançlık yeni başladığında çılgınca kurtulmak ve sevmekten vazgeçmek istediğinde değil de, kurtulma duygusunun seni üzdüğü, vazgeçmek ihtimalinin seni tedirgin ettiğinde vazgeçmeye baslarsın. bir macera bitmektedir. bir zaman sonra tümüyle kurtulur ve özgürleşirsin. ama bir vakitler köle olduğunu gösteren o damga vurulmuştur ruhuna. sapı kırık bir bıçak, ölü bir kuş iskeleti kalır içinde. bıçağı sokan çıkarır çünkü; o çıkarmadıkça , keskinliğini kaybetmiş de olsa o bıçak orada durur. bazı sabahlar için titreyerek, özleyerek.özlemle ve kederle uyanırsın; o bıçağın ruhuna saplandığı anki ateşi hissedersin içinde ama o ateş yüzünde tuhaf bir gülümseme bırakarak çabuk söner. bıçağı sokanın çıkarmadığını, kapanmamış bir hesabı taşıdığını hatırlarsın sadece...
cayfincani cayfincani
neredeyse bütün romanları kadın-erkek ilişkileri özellikle de cinsellik yönündedir.genelde kadının kışkırtıcılığı ya da erkeği aldatması ve sanki çok matah bir şey yapmış gibi kadınımızın bununla durur duyması esas konulardandır.
ayrıca ahmet altan'ın gazeteci kimliği de vardır.küçüklüğümüzde, pazar günleri o zamanki adıyla mecik baks inter star televizyonunda pazar günleri saat 12 de neşe düzel'le birlikte hazırlayıp sundukları ve dönemin önemli kişilerinin konuk olduğu kırmızı koltuk programı ile hafızalarımıza kazınmıştır.
(bkz: neşe düzel)
shadegrown shadegrown
-anneee ben markete gidiyorum cips kola falan alcam.
+oğlum bi kilo kıyma al iki tane de ekmek.. he bi de ahmet altan yeni romanını çıkarmış onu da almayı unutma.
-aman anneee sanki okuduğun var da...
+olsun yavrum kitaplıkta bulunsun bi zararı mı var?

gibi konuşmaları mümkün kılan yazar.
zefura zefura
kadınların 'ayyyy inanmıyorum bizi bize nasıl da anlatıyor' dedikleri erkeklerin 'aşk adamıymış peeeh ben bunun alasını yazarım' diyerekten sıcak bakmadıkları benimde krıstal denızaltı,kılıç yarası gibi,isyan günlerinde aşk'ı okuyup evet ya aslında fena yazmıyor ya dediğim sonra aldatmak la aman be batırmış herif bunuda cezmi ersöz ün oraya salla dediğim ne idüğü belirsiz.ne olduğu hakkında gerçekten bir fikir edinemediğim,abisi ve babasından çok farklı kulvarda olan yazar.
azwepsa azwepsa
aslında o da pahalı satmaktadır kitaplarını. ve türkiye'ye şunu da göstermiştir. bir kitap çok satacaksa ucuzdan verip sürümden de kazanabilirsiniz. adam kazanmıştır. bir baskıda çok sayıda kitap basarak baskı maliyetlerini azaltırken buradan ettiği karı reklama vererek yüksek satış rakamları da elde etmiştir.
1 /