ahmet insel

1 /
rahatsız rahatsız
1955 istanbul doğumlu. üniversite öğrenimi ve doktorasını paris 1 panteon-sorbonne üniversitesi iktisat bölümünde yaptı. sanırım aynı yerde rektörlükte yaptı. hala galatasaray üniversitesinde iktisat dersleri vermektedir. kendisine iktisat profesörü demek biraz beynine zincir vurmak gibi oluyo; yazılarında yer verdiği hemen her konuya hakim, siyaseten her açıdan düşüncelerime rehberlik etmiş ve ufkumu genişletmiş, çok şey öğrendiğim ve öğrenmeye devam ettiğim, radikal 2 ve birikimdeki yazılarını kaçırmamaya çalıştığım, türkiye'nin en büyük bir kaç entellektüelinden biri. yayımlanmış eserleri:

(bkz: türkiye toplumunun bunalımı)
(bkz: düzen ve kalkınma kıskacında türkiye)
(bkz: iktisat ideolojisinin eleştirisi)
(bkz: solu yeniden tanımlamak)
(bkz: neo liberalizm)

ali bayramoğlu ile birlikte derlediği

(bkz: türkiye de ordu)

ve iletişim yayınlarından çıkan modern türkiye de siyasi düşünce serisinin 2. cilti

(bkz: kemalizm)

kitabıdır.
malina malina
radikal iki'yi her pazar ele alışımda sol üst köşedeki yazarlar bölümünde yıldırım türker'den sonra aradığım ikinci isim. yazılarında çoğunlukla kirlenmiş iktisadi anlayışları, bireyciliği, neo-liberalizmi, demokrasiyi ve sol siyaseti ele alan ve lafı gediğine oturturken okuyanlara da ayrı bir haz veren profesör. özellikle 24 aralık 2006 tarihli radikal 2 de durmadan zırvalayan, çalışanlara biraz hakları verilecek diye ödleri kopan kar edemiyoruz diye ağlayan, kibar feyzo'daki ağanın "bak sataram köyü" deyişi gibi kapatırım bak fabrikayı o kadar insan işsiz kalır diyen işverenlere


"biraz sıkıştıklarında ve "benim işçim, benim memurum" tiradları da durumu kurtarmamaya başladığında, kendilerinin bilmem kaç kişiye "ekmek yedirdiğini" böbürlenerek dile getiriyorlar. biliyorsunuz insanlar kölelerine, hayvanlarına, dilencilere ekmek verir ve yedirir. özgür insanlar ise bireysel ve toplu haklarını alır. kimsenin elinden ekmek yemezler. bu hakları almak için kimsenin elini öpmek veya verdiği ekmeği yiyerek, sevinçle kuyruk sallamak zorunda değillerdir.
paternalist ruhu yansıtan bu "elinden ekmek yedirme" zihniyeti karşısında, sosyal politikanın kişilerin himmetine indirgenmeyen bir temel hak ve özgürlük alanı olması fikri, bu konuda atılan cılız adımlar günümüz kaplan zihniyetini gerçekten kaplanlaştırıyor".
diyebilmiş bir şahsiyettir.
siyabent47 siyabent47
radikal iki'deki yazılarını kahvaltı yapmaya değiştirdiğim mükemmel kişilik.

ayrıca karizmasıyla da adından söz ettirdiği görülmüştür.
dr conners dr conners
"on iki eylül bu topluma bir deli gömleği giydirmiştir ve bu toplum artık olgunlaşmış ve bu gömleğin içinde çırpınmaktadır"

sözüyle son dönem olayları çok güzel yorumlamış ve takdirimi kazanmış insandır.
kalemiticeyn kalemiticeyn
tarafsız bölgedeki konuşmasıyla zekasına hayran bıraktıran yüreklere su serpen, siyasetin rap rap la imame arasında olmadığını her defasında gerekli mercilere hatırlatan elzem kişi.
malina malina
dün geceki programda önce "ben dindar biri değilim" demiş, sonra hemen arkasından "allah'a inanmıyorum" diyerek stüdyoda soğuk duş etkisi yaratmıştır.
nereye temucin nereye temucin
sağlam bir bilimadamı, tek sıkıntısı teoriden pratiğe geçerken yaşadığı tökezlemeler, takıldığı yerde türk insanını avrupa'lı ölçülerinde değerlendirip işin içinden sıyrılmaya çalışıyor, bu da analizlerinde onu gerçekten uzaklaştırıyor, bilimadamı yönünü politik aktivistliğe çevirirken bir şeyler güdük kalıyor, en basitinden akp'nin oy artışını açıklarken ekonomik sebepleri şöyle bir geçip "halk demokrasiye yapılan müdahaleyi affetmedi" gibi bizim halkımız için ütopik sayılabilecek tespitlerde bulunuyor, kendisine hatırlatmak lazım, 77'de demirel, ecevit, türkeş, erbakan'a oy veren %90lık kesim, aynı kişileri hapse tıkıp önüne 82 anayasasını koyanları da %90'la destekledi, ortalama eğitim süresi 3.5 yıl olan basit halk kitlelerinin tercihinde "demokrasiye sahip çıkma" gibi sofistike kavramların işi olmaz, eğer ahmet insel fransa'da yaşasaydı iyi bir politik aktivist olarak anılabilirdi ama türkiye şartlarında hep karavana atmaya, tatlısu analizleri yapmaya mahkumdur
petersellers petersellers
devrimcilerin emekli olmasını istemesinin sebebi, aydın doğan'dan birikmiş prim alacaklarını alamamış olmasının asabiyetinden olsa gerek.. bu işin geyik kısmı. gerçek ise; sol liberalizmi inşaa etme sürecinde ideolojik olarak alması gereken pozisyonu almasından kaynaklanmaktadır sarf ettiği sözler.
garion garion
"futbol sahasında 11 asker mi?

tanıl bora, milliyetçilik ve faşizm üzerine yazdığı yazıları derlediği kitaba, medeniyet kaybı başlığını uygun bulmuştu. gerçekten de, içinde bulunduğumuz durumu kavramak için başvurulan akıl tutulması kavramının yetersizliğini, "medeniyet kaybı" tespitinin ifade ettikleri büyük ölçüde karşılıyor. milliyetçi zihniyet kalıplarının normalleşmesi değildir sadece bu. kitabın sunuş yazısında tanıl bora'nın işaret ettiği gibi, herhangi bir konunun, herhangi bir olayın, kendine özgü bağlamı içinde konuşulamaz, düşünülemez hale gelmesi, bunun üzerine mutlaka bir milli hâle kondurulması, her meselenin bir milli mesele olarak anlamlandırılmasının yanında, her türlü komplo teorilerinin revaç bulması, açık ırkçı ve savaş kışkırtıcısı yayınların, sözlerin aşırı rağbet görmesidir de.
bu medeniyet kaybının diğer yüzünde ise, milliyetçilik söylemi ve simgelerinin, işini iyi veya hiç yapmayan, haksız kazanç sağlamak isteyen, hak etmediği bir şeyi elde etmeye çalışan insanlar tarafından kullanılması yer alır. bora, kitabın sunuş yazısında, 2005 mart'ında, mersin'de newroz kutlamalarında ortaya çıkan bayrak krizini izleyen "bayrağa sahip çık" gösterileri sırasında, birecik'te bir işyerini soyan hırsızların, kendi ifadeleriyle "kaportaya astıkları türk bayrağı sayesinde eskişehir'e kadar rahat geldiklerini", ancak sonra ihbar üzerine yakalandıklarını hatırlatıyor.
geçtiğimiz günlerde bursa'da sekiz kişi hakkında, kürt kökenli ailenin işyerini yağmalama iddiasıyla soruşturma açıldı. zaten çoğunun iş üzerinde çekilmiş, yüzleri açık fotoğrafları basında yayımlanmıştı. bunların altısının adi suçlardan kalabalık sabıka dosyaları varmış. 6-7 eylül olaylarında gayrimüslimlere ait işyerlerini yağmalayanların çoğu da benzer kişilerdi. ama tarihimizde bu tür olaylar öncesinde, kimin kürt, kimin rum, ermeni veya yahudi, kimin sabetayist, kimin alevi veya komünist olduğunu işaret edenler, adi suçtan sabıkası olmayan, kerli ferli devlet adamları, profesörler, saygın siyasetçiler ve düşün adamları oldu.

gladyatörler

en sıradan bir olaydan en büyüğüne kadar her şeyin milli mesele haline getirilmesini, "türk'ün türkten başka dostunun olmadığı bu günlerde", milli hassasiyetlerimizin çok büyük bir duygu ve zaman zaman şiddet boşalması içinde ifade edilmesini, halkın kendiliğinden geliştirdiği refleksler olarak ele almak, olayın bu fırsatçılık yanını gözden kaçırmak demektir. bu fırsatçılık, siyasal olabildiği gibi ticaridir, meslekidir, kültüreldir. kitle heyecanının doruğuna çıktığı alanlarda, çok daha fütursuzca sergilenebilir.
sportif faaliyetlerde, hele futbol gibi, antik dönemlerde kanlı at yarışlarının, gladyatör savaşlarının yapıldığı yerlerin mekân olarak bir kopyası olan, onbinlerle ifade edilen seyirci kalabalığının etrafını çevirdiği stadlarda son dönemlerde görülenler gibi. bu karşılaşmaların incir çekirdeğini doldurmayacak olan cephelerinin bitmek bilmez tartışmalarda ele alındığı ve milyonlarca kişinin akli melekelerini uyuşturarak saatlerce izlediği programlarda sergilenen hamaseti aşan tavırlar gibi. geçtiğimiz günlerde futbol konusunda yapılan bir siyaset meydanı programında, taraftar gruplarının liderleri, ağızbirliği etmişcesine, "ırak'a atom bombası atılsın" diye bağırıyorlardı. gol atınca asker selamı verme modası hızla yayılıyor. milli takım karşılaşmaları dışında da istiklal marşının açılışta okunması, nasıl kısa zamanda gayriresmi bir kural olarak yerleştiyse, yakında bu selam da bir "stad baskısı" konusu olabilir. yok artık, o kadar değil diyebilir misiniz?
sportif faaliyetlerin totaliter bir iktidarın propaganda aracına bariz biçimde dönüştürülmesi, 1936 berlin olimpiyatları'dır. aryen ırkın üstünlüğünü bu vesileyle ispat etmek ve nazi almanya'sının teknik gelişme olarak en ileri ülke olduğunu göstermek isteyen hitler, bu olimpiyatlara büyük önem veriyordu. stad dışında, şehrin çeşitli mekânlarında canlı yayın ekranları uygulaması da ilk kez berlin'de yapılmıştı. almanlar işlerini iyi yapmaya gayret gösterdiler. ama abd'li siyah atlet jesse owens, başta 100 metre yarışı olmak üzere, dört altın madalya alarak, aryen üstünlüğü gösterisine izin vermedi. jesse owens, barbarlığın geri tepmesi olan nazizme karşı, medeniyetin ümit veren simgesi oldu. daha sonra, 1970'lerde yayımlanan owens'in biyografisinde eşinin, kocasının almanya'da nazilerden, abd'deki ırkçılardan gördüğü kötü muameleyi görmediğini söylediğini de hatırlatalım.


türk milletini sevindirmek

başta sportif faaliyetler olmak üzere, her şeyin milli mesele haline dönüştürülmesi, sonuçta "milli meseleyi" de zor durumda bırakabiliyor. beşiktaş'ın istanbul'da liverpool'u 2-1 yendiği maç, 12 askerin öldüğü pkk baskını sonrasında yapılmıştı. tribünler bütünüyle bu konuda yaşanan toplumsal duyarlılığın ifadesine, teşhirine hasredilmişti. maçın bitiminde bjk teknik direktörü, "sahaya çıktığımızda seyircinin atmosferi müthişti. bu destek karşısında kazanmamak zordu. bizi kendilerine çağırıp 'bu maçı şehitler için kazanın' diye bağırdılar. o zaman çok duygulandık" dedikten sonra, "galibiyeti şehit ailelerine, askerlere ve tüm türk ulusuna armağan ettiklerini" belirtiyordu. akan kanların durması ve bu acıların bitmesi temennisinde bulunmayı ihmal etmeyerek.
beşiktaş'ın gollerinden birini atan serdar özkan da, "türk'ün, türk'ten başka dostunun olmadığı günlerde, 'herkes bize bu grupta puan alamazsınız, gol atamazsınız' dedi. niye böyle denildi anlamıyorum. dün fenerbahçe deplasmanda psv eindhoven ile berabere kaldı ve puan aldı. inşallah yarın da galatasaray yener. hepimiz birbirimizin arkasında durmalıyız. herkes şunu bilsin ki türk'ün, türk'ten başka dostu yok. biz de bu üç puanla türk milletini sevindirdiysek ne mutlu bize" diyordu. yeni şafak'ta maç sonrası şu yorum yer alıyordu: "sahada 11 beşiktaş askeri, canını dişine taktı, mağrur ingilizler'e unutamayacakları bir ders verdi!"
iki hafta sonra, aynı beşiktaş, aynı liverpool'a bu kez 8-0 yenilerek, bambaşka bir tarih yazdı. bu maçın kime armağan edildiğini söyleyen biri çıkmadı. ingiliz fanatikleri ne dediler, bilmiyorum. ama bu galibiyeti, liverpool dışında bir yere armağan etmediklerini tahmin edebiliriz. maç sonrası, "olur böyle şeyler, futbol bu" diyerek beşiktaşlıları teselli ettikleri söylendi.
bu dünyaya her fırsatta meydan okuma tavrı, hak edilmiş, oturmuş, sindirilmiş bir gururun, bir özgüvenin değil, bariz bir özgüvensizliğin ifadesi değil midir? son milli maçta, yunanistan'a yenilirken de, mehteran kıyafeti giymiş seyirciler, asker selamları gırla gidiyordu. sonuçta yenildik. insan o zaman, her şeyi hamaset dozunda üst sınırı olmayan bir milli mesele haline getirerek, o "milli meseleyi" ayaklar altına aldırmıyor muyuz diye sormaz mı kendine?
bağış erten, yunanistan maçı ertesinde yazdığı bir yazıda şöyle diyordu: "dün gece, bu toplumun yaşadığı tüm travmaları (ve tabii ki en başta da en büyüğünü, silahların susmak bilmez acımasızlığını) yine yeşil çimlere havale ettik. bir spor karşılaşması anlam istiap haddini aştıkça aştı. oldu olacak tezkereyi de milli takım'a verelim, referandumu da onlar yapsın, anayasanın kurucu meclisi de onlar olsun. dünkü referanslarımızın hiçbiri futbola dönük değildi". ve yazısını, sadece futbolu kapsamayan şu hatırlatmayla bitiriyordu: "bir de keşke hava kuvvetleri komutanlığı'nın kapısında yazan şu cümle hatırlatılsa: 'vatanını en çok seven işini en iyi yapandır." zurnanın zırt dediği yer galiba burası. ^"

radikal iki, 11 kasım 2007
umut taciri umut taciri
vallahi yıllar önce abilerimiz söylüyordu tarihte sadun aren ne ise ahmet insel 'de bugün o dur... tabi bu devrimci mücadele açısından. yahu şu nedir allah aşkına bu nasıl bir söylemdir. "sınıf temelli söylemlerin bırakılması gerekiyor" tamam sınıf temelini bırakalım da neyi temel alalım? birlikte yaşam formunu mu? temel alalım! ezen ve ezilenler üzerinden yapılan bir söylem değil midir? sınıf temelli söylemler peki bu süreç değişti mi? ezen ve ezilenler artık yok mu? ezen ve ezilenlerin olduğu yerde sınıflar ayrımı olmuş olmuyor mu? keza kapitalizmin kendisi zaten kendini üst sınıf görmüyor mu? elitist denilen kavramı yaratan nedir? sorular sorular sorular... ama ahmet insel uzmanımız öyle ki kapitalizmi çözmüş ve artık bunu yıkmak için "sınıf temelli söylemlerden" kurtulmakta bulmuş ilk yolu... vallahi yıllardır yeni sol partiler kuruluyor yeniden bir şeyler yapılmaya çalışılıyor hepsinde de " daha fazla demokrasi" deniliyor "daha fazla eşitlik" deniliyor ama kimse "sosyalizm" lafını söylemeyemiyor! ahmet insel'leri gördükçe sadece illegaliteyi seçen sol örgütleri daha bir sever hale geliyor insan...
1 /