anaokulu maceraları

güse güse
4 yıl içerisinde farklı zamanlarda yaşanmış maceralar.

2020 yazında pandemi dolayısıyla tatillerimizi sadece avrupa'da yapma kararı aldık. ailelerimiz aşı olmamıştı. bir şey olursa vicdan azabı duymak istemedik. zaten ispanya-portekiz planı vardı ancak bu ülkelerin durumu nedeniyle bu planı iptal ederek vaka sayısı olarak en düşük ülkelerden biri olan hırvatistan'ı seçtik.

farklı zamanlarda zadar ve dubrovnik'e gittik. ( bu arada hırvatistan kesinlikle harika bir ülke. ben krk, pula, split, zagreb, rovinj, rijeka gibi başka şehirlerini de görme şansına erdim. buradayken "kesinlikle bir ev alıp yatırım yapmalı, burası fransız rivierasından bile güzel" diye düşündüm.)

dubrovnik'e ağustos ayında gitmiştik ve geri dönmek üzere yola çıktığımızda robert koch enstitüsü hırvatistan'ın iki eyaletini risk grubuna aldı.
ben her gün basını takip ettiğim için bunu bir gazetenin covid blogunda okudum ve hemen internetten dubrovnik hangi eyalete bağlı diye baktım. neyse ki dubrovnik, açıklanan iki eyalete bağlı değildi, sonradan eylül ayında risk bölgesi ilan edildi.

doğal olarak test yaptırma zorunluluğumuz yoktu.
yaşadığım şehrin belediyesi tatilden dönenler için, dönüşte okula vermek üzere bir bilgi formu hazırlamış ve anaokulu bunu bize yollamıştı. bu formu doldurarak çocuğumu okula götürdüm, formu öğretmene verdim.

eve geldim. sporumu yaparken telefon çaldı. yönetimden biri dubrovnik'in risk bölgesi olduğunu ve test yaptırmamız gerektiğini ilan etti. olmadığını söyledim. inatla öyle dedi. kapatıp ona hırvatistan'ın eyalet haritasını ve dubrovnik'in wikipedia linkini gönderdim. yine arayarak risk bölgesi olduğunu, test yaptırmam gerektiğini ve sağlık müdürlüğünü arayıp durumu bildirmem gerektiğini söyledi.

inanır mısınız aradım. bana telefondaki insan siz test yapmakla yükümlü değilsiniz dedi.

arayıp ne söylediklerini söyledim. ve istiyorlarsa kendilerinin de arayabileceğini…
hiç memnun olmayarak e hadi bari havasında bir konuşma geçti.

bir sürü başka macera yakında.
güse güse
sevgili çocuğum sayesinde çokça yaşadığım maceralar.

çocuk 2 yıllık kreş kısmı sonrası anaokuluna geçti.
ve normalde olmamasına rağmen her almaya gittiğimde altına kaçırmış oluyordu.

ilk seferde anında doktora gidip idrar yolu enfeksiyonu durumunu kontrol ettirdim. değildi. doktor "sorun yok, bu idrar kaçırma olabilir anaokuluna alışma sürecinde" dedi.

grubun yöneticisi öğretmen " yine altına kaçırdı"
" bugün de kaçırdı" " hep kaçırıyor" diye istikrarla beni bilgilendiriyordu.

çocuğumu kreşten tanıyan çok tatlı bir rus öğretmene gidip durumu anlattım. hem çocuğu çok seviyordu. inanılmaz bilgili bir insandı bir de. çocuğumda kasık fıtığı olduğunu kreşin ilk yılı altını değiştirirken teşhis edip beni bilgilendirdi. türk kadını nasıl bilgeyse rus kadını da öyle.
danıştım.

" anaokulu kısmı kreşten daha hareketli. çocuk oyuna dalıyor ve tuvalete gitmeyi unutuyor. çok normal. sakın üzülme." dedi.

o gece bir rahat uyku uyudum.

sen harika bir insansın olga. bir gün çok zengin olursam ve başka çocuklarım olursa seni mükemmel tekliflerle yanıma alma hayali kuruyorum. gelir misin?
güse güse
bazen beni kendimden şüphe ettirmiş maceralar.

bir gün çocuğu aldım, öğretmene günün nasıl geçtiğini soruyorum.

" bugün kahvaltıda kulaklarını kapadı. bu garipti."

diye bir geri bildirim aldım.

şimdi 4.5 yaşında bir çocuk ayak baş parmağını yalıyor olsa bile nazar-ı dikkate alınmaz bu davranış. ama ilk anda insan bir düşünemiyor bunu.

"allah allah" dedim. çocuğu aldım arabaya bindik. bir yandan arabayı sürüyor bir yandan kendimi kaptırmış, "çocuğum kulaklarını kapadı ve bir sorun var, bu sorun ne ola ki?" diye düşünüyorum.

sonra aklıma aile dostumuz çapa ve zeynep kamil mezunu, çocuk doktoru türk arkadaşım geldi. ( bu yazdığım cümlenin içeriği dünyayı yerinden oynatır, buraya dikkat. türk doktoru bir başkadır. prof.dr. hilal mocan, amerika'da bir hastayı yatış şeklinden teşhis etmiş, buna gülen amerikalı doktor bütün gün yaptığı tahlil ve tetkikler sonucu hilal hoca'nın teşhisine ulaşınca konu türk hoşgörüsüyle kapanmıştır. )

neyse bu tatlı çocuk doktoru aile dostumuz, benim çocuğumun sürekli ağlaması ve zor bir bebeklik geçirmesi sebebiyle vakayı dikkatle incelemiş ve "bir sorun yok." demiştir zamanında.

bir rahatladım ve çocuğa: " evladım neden sabah kahvaltıda kulaklarını kapadın?" sorusunu sorma basitliğine erebildim.

çocuğum: " çünkü herkes bağırıyordu, çok gürültülüydü anne" şeklinde gayet de mantıklı bir cevap verdi.

sonra ertesi gün gidip çocuğun cevabını tüm öğretmenlere bildirdim ve türk öğretmenle emin olmak için biraz daha konuştum. " dün x böyle dedi, sen orada mıydın? gördün mü? tam olarak nasıl oldu?" dedim. bu türk çok iyi bir insan. " ne var ki çok normal. çocuk bu." dedi ve geçti.

teyit ettikten sonra konu kapandı.

stresli bir macera idi benim için. bana düşünecek konu vermeyin. her açıdan ele alarak kendimi yoruyorum.

sıkıntılı karakter sıkıntılı. benden ötürü
ropte ropte
okumaya çok hevesli bir çocuktum. ilkokula başlayana kadar geçen 7 sene ömrümün en uzun yıllarıydı. daha okulun ilk günü koşa koşa sınıfa girmiş, sırama oturmuş, defterimi açmış, kalemi elime almış, öğretmeni takibe almışım. o gün öğretmenin dikkatini çekmişim. anneme söylemiş.

okuldan eve geliyor deli gibi ödev yapıyor, kitaplardaki metinleri okumaya çalışıyor, hecelerine ayırıyordum. çok geçmeden bir ay içinde okumayı söktüm. sınıfta okumayı öğrenen ilk çocuktum. hatta türk öğretmenim beni sınıf sınıf gezdirmiş, bir şeyler okutmuştu.

gezdiğim sınıflardan birinde 5. sınıfta olan ve bir hafta önce kafasını yardığım türk arkadaşım sibel vardı. beni eşek sudan gelene kadar dövmüş olmasına rağmen hala daha hırsını alamadığı bakışlarından belliydi. bir tek o sınıfta heyecan yapmış, korkudan istediğim gibi okuyamamıştım. sibel hala anlatır "biz 5. sınıfta hece hece okurken, sen daha 1 aylık bir 1. sınıf çocuğu olarak sular seller gibi okumuştun. senden sonra öğretmenimiz bizi fırçalamıştı. o gün daha bir uyuz olmuştum sana" diye.

bu böyle giderken aynı sırayı paylaştığımız türk arkadaşım aysel tutturdu sen anaokuluna gitmişsin. diye hayır gitmedim desem de ikna edemedim. bu kadar kısa sürede okumayı öğrenmeme imkan yokmuşmuş da kesin anaokuluna gitmişim.

valla bunu o kadar çok söyledi ki eve gidince anneme sormuştum ben anaokuluna mı gittim diye. uzunca bir süre anaokuluna gittim sandım. allah'tan mahalleden tanıdığım kürt arkadaşım aytekin de bana destek olup gitmediğimi söyledi de rahatladım. aysel hala ikna olmuş değil tabi.

tek anaokulu maceram budur. tarihe not düşülsün.
2
güse güse
veli görüşmesi sırasında da yaşanabilen maceralar.

çocuğun anası: yüksek mühendis, tez aşamasından doktora terk ( kendi isteğiyle)

çocuğun babası: doktor mühendis, çift anadal yaparak iki mühendislik bölümü bitirmiş ( birini dereceyle), master yapmış, yayınları var, avrupa müdürü, alanında dünyada sayılı uzmanlardan.

çocuğun ilgi alanları konuşuluyor: çocuk uzay, rüzgar tribünleri, tünel inşaatları, dinozorlar, fosiller, vahşi hayvanlar, bilim, tarih gibi konulara meraklı.

öğretmen: çocuk aşçı da olabilir. önemli olan istediğini yapması.

ana: evet bu çok önemli çünkü ben de hukuk okumak isterken mühendis oldum ve hala hukuk okuyayım diye düşünüyorum. içimde kaldı çok haklısınız.

baba: dinlemekte.

öğretmen: erkekler de aşçı oluyor.

ana: 5 yıldızlı michelin şeflerinin çoğu erkek. ben yemek yapmayı sevmediğim için bizim evde baba çokça yemek yapıyor. çocuk erkeğin yemek yapabileceğini biliyor. isterse tabii ki destekleriz.

öğretmen: aşçılar çok gerekli.

güse güse
bazen ruhumda büyük etkilere sebep olarak gözümün açılmasına vesile olmuş maceralar.

bu yazacağımı o zaman yaşarken hakikaten allak bullak oldum.

hatta şimdi geri dönüp bütünsel olarak bakarsam bu olay her şeyi sorgulamama, akşamları çocuğu uyuttuktan sonra sürekli bilimsel araştırmaları, gazeteleri okumama ve insanlara bu konuda sorular sormaya başlamama vesile olduğu için, bunu bana yaşatanlara müteşekkirim.

çocuk 22 aylıkken kreşe başladı. kış doğumlu. benim yaşadığım eyalette 30 eylül muhabbeti var.
işte 30 eylüle kadar 3 yaş olan anaokuluna, 6 yaş olan ilkokula başlar. bundan sonra aralık ayına kadar doğanlar da eğer pedagojik olarak uygun bulunursa başlar.

çocuğun ilk yılının bitmesine yakın bize devam edip etmeyeceğimizi sordular. biz de edeceğiz dedik. anaokuluna geçmesini istiyor musunuz dediler. evet dedik ve form doldurduk. almanya'da akrabamız yok, türklerle görüşmüyoruz ve başka insanlara da bu işler nasıl olur diye sorma gereği duymuyorum. bir sorun olmayacağına eminim. okul işte.

eylül ayı geldi. çocuğun bütün arkadaşları anaokuluna geçti. bir tek benim çocuğum ve daha sonra detaylı anlatmayı çok arzu ettiğin ilk en yakın arkadaşı kreşte kaldılar. ben de o güne kadar kim hangi ay doğumlu bilmiyorum.

çocuğu kreşe yollama motivasyonum sadece almanca öğrenmesi. bu nedenle kreşi yetersiz buluyorum hep minikler var. ( sonradan bu konuda da aydınlandım açıklayacağım.)

grubun başındaki öğretmene çocuğun ne zaman geçeceğini sordum, doğum günü civarı dedi. bu arada çocuğu almaya gittğimde, çocuk hep anaokulu tarafında. ( özel olduğu için zaten iki grup var. biri kreş biri anaokulu) soruyorum ne yaptı, iyi miydi diye. her gün işte şöyle iyi, böyle oynadı, çok mutluydu… doğum günü geçti yine sordum, bu sefer yılbaşında geçireceğiz dediler. peki dedim. yine aynı şekilde almaya gittiğimde çocuk o tarafta.

en sonunda yılbaşı da geçince bir daha sordum. grup öğretmeni sizinle toplantı yapacağım dedi. ben de gittim. bir kağıt hazırlamış. bunu imzalar mısınız dedi. aldım okudum. çocuk adaptasyon sorunu yaşıyormuş, gittiğinde bakakalıyormuş, çok hassasmış… bir sürü saçma bilgi.

dedim ki siz gayet iyi, çok mutlu, şunlarla oynuyor diyordunuz. bu durumda yalan mı söylediniz? cevap: bir anda her şey değişti. şimdi bunu imzalayın.

kusura bakmayın ama benim böyle bir kağıdı imzalama yükümlülüğüm yok dedim. alıp eve götüreceğim ve babasına göstereceğim dedim.

babası da okudu ve dedi ki: evet hakikaten hassas bir çocuk bu çocuk.

ya diyorum ama her gün almaya gittiğimde iyiydi diyorlardı. benden üstün zekalı olduğunu bana sürekli belirtme gereği duyan insan " ama haklılar" diyor. içime sinmedi. alman pedagog arkadaşım var. ona anlattım, o da bana sen haklısın dedi. ve iyi bir insan olduğu için bir görüşme ayarla ben de gelirim dedi.

gittik. işte biz çocuğun iyiliğini düşünüyoruz, yer var ama çocuk önemli…

bunu ben inanılmaz kafama taktım, burada özellikle kendimi gerizekalı yerine konuluyor hissetmek beni çıldırttı.
sonra türkiye'de bazı rehber öğretmenlerle konuştum ve çocuğun sınıfın büyüğü olmasının özgüven açısından daha iyi olduğunu öğrendim ama tavır bana çok saçma geldi.

kreş 100 euro daha pahalıydı. 465 euro gibi bir rakam ödeniyordu.

babası para için yaptı anaokulu sahibi dedi, geçmemesi iyi oldu büyük çocuklar var diğer tarafta dedi, geçti gitti. benim uykularım kaçtı.

sonra diğer eylül ayında geçirilmiş çocukların doğum günlerini çeşitli vesilelerle öğrendim. bunun için hafiyelik yapmadım, allah temiz kalbim için önüme sundu. 2 çocuk, benim çocuğumdan küçüktü ve bir yıl sonra benim çocuğumdan çok daha küçük başka bir çocuk geçirildi.

bu arada evime gelmiş, bizzat çocuğumla oynamış hiç bir çocuk benim çocuğumdan gelişim anlamında ileri değildi. kendim çocuk gelişimi eğitimi almadım ama mühendisim. kıyas yapacak, muhakeme edecek eğitimi aldım.

her neyse geri dönüp bakınca bu olayı çok hayati buluyorum. iyi ki oldu. o kadar çok şey okudum, o kadar çok farklı insanla konuştum ki… size şöyle söyleyeyim kafede yan masamda türkçe konuştuğunu duyduğum gençlere bile bir şekilde laf atıp, çaktırmadan merak ettiklerimi sordum.

bilimsel araştırmanın alasını yapmama vesile olduğu için büyük şükranla andığım maceram burada son buluyor. yine de inception ve interstellar sevdiğimi unutmadan, seviyeler ve algı gibi konular üzerine düşünün dostlar. sağlıcakla kalınız.