angel a

1 /
un ventilateur de slipkot un ventilateur de slipkot
fransız sinemasının yakın geçmişini etkileyen luc besson,bu sefer gerçekten bir masal anlatıyor.beyaz atlı prens,danimarkalı manken rie rasmussen,kurtarılmayı bekleyen,mutsuz prenses ise fas kökenli fransız oyuncu jamel debbouze.ve olay yalnız,insansız ve siyah beyaz paris'te geçiyor...


besson sinema olayına ciddi anlamda el attığından ve birbiri ardından genç sinemacılara paralar döküp,ardı ardına vasat hollywood çağrışımlı aksiyonlar çektirdiğinden beri,yani altı yıldır film çekmiyordu.ne olduysa 10 yıldır senaryosu üzerinde çalıştığı(onun adeti bu ya da eli ağır belli ki,''beşinci element''i de lisedeyken yazmaya başlamış)dokuzuncu filmini geçen yıl yapıverdi işte.''angel-a'' da diğer filmleri gibi bir masal;çocuksu,iç kıyan romantizm taşarından inşa edilmiş siyah beyaz bir masal...masallığı fantastik öğeler içermesinde değil yalnızca;12 milyonluk nüfusun tümünü görünmez kılmayı başarıp başarıp bomboş bir paris sunmasıyla da bir masal.

besson'un ''light'' sinemasıyla ilgili önyargılarınızdan sıyrılabilirseniz,ölçüsükaçmış romantizmi ve iyimserliği bünyeniz kaldırıyorsa ve masalları seviyorsanız ''angel-a''nın damağınızda az tatlı,vanilyalı sütlü bir tat bırakacağı kesin.

not:ayrıca kadında uzun bacak ,beyaz ten ve iskandinav soğukluğu sevenler bilmeliler ki rie rasmussen size ilaç gibi gelecek.
dengesiz çay tabağı dengesiz çay tabağı
gereksiz mesaj kaygısı içine girmiş,mesaj verirken ne mesaj vereceğini de şaşmış gibi biraz sanki.yıllarca üzerinde çalışılıp kısa bir sürede kaleme alınmasından kaynaklı sanırım,gayet fantastik bir öykü sıradanlaşmış.anlatılmaya çalışan hep askıda kalıyor gibi.luc besson dan çok şey bekleyerek izlenmesiyle alakalı da olabilir bu.* *.siyah beyaz olması ayrı bir hava katmış ama sonu kesinlikle olmamış film.biraz daha farklı olsaydı daha bir manidar olabilirdi.hani angela varmıydı yokmuydu deseydik,biraz kafa patlatsaydık film üzerine...
manuelayar manuelayar
jamel debbouze nin isyanı vardır ki evlere şenlik.
rie rasmussen meleğimiz
-'ben aslında senim' der.
-'ne yani ben 1.80 lik bir kaltakmıyım?'
diyerek şaşkınlığını beyan eder jamel jönümüz. ardından konuyu kavrayıp durum tespiti yapar
- 'o kadar kötü ve işe yaramaz bir adamım ki tanrı meleğimi bile bir kaltak olarak gönderdi'...
unconsciousbutterfly unconsciousbutterfly
film arkadaşlarla beraber izlenir. doğal olarak herkes meleğimiz rie rassmussen'e hayran kalır. fakat kimse hadiseyi dillendirmez, filmin havası abazan muhabbetiyle bölünsün istemez. fakat o esnada ne olduysa biri kendini tutamaz:

- at gibi lan bu!!!
+ !!???(dumur)
sonra herkes kopar tabi...

gerçekten de o endam, o boy, o güzellik takdir edilesidir. bu güzellikteki bir mankenin yönetmen olması da oldukça hayret vericidir. oyuncu olarak oynadıklarının yanında yönetmenliğini ve yazarlığını yaptığı filmleri de mevcuttur. ailecek olmasa da severek izlenecek bir film, ama çok fazla diyalog var sıkılırım ben öyle dır dır dır çekemem diyenler izlemeyebilir.
emrede emrede
baştan sona kadar sıkılmadan izlenebilen ve gerçekte olamayacak kadar mükemmel bir kadının (bkz: melek) bir anda herkesin başına gelebileceğini varsayan harika film.
dollia dollia
luc besson'un son filmidir.besson filmini şöyle anlatır:"filmde 4 ana karakter var: angela, andre, paris ve siyah beyaz. bunların hepsi bir şiirin değişik ifadeleridir ve eğer bunlardan birisini çıkarırsanız filmin şiirsel yapısının bir kısmını almış olursunuz."
muhteşem görselliği ve kurgusunun yanında insana kendisini sevmeyi de öğretiyor film.kesinlikle izlenmeli...
setheleh setheleh
francois ozon'un angel'i... bu da besson'dan beklenmeyen bir film . kendisi için film yapan yönetmenlerin tavrını anlayışla karşılarım hatta onları takdir bile ederim. yine de burada filmin ulaştığı kitle önemlidir. mesela ozon'un filmi bu anlamda başarısızdır. besson'un angel-a'sı ise başarılıdır.
bu iki filmi izlemek üzere bir seyirci grubu oluşturalım. seyirci grubu yönetmenleri bilmeden izlesin ve yorum yapsın. emin olun ki normalden daha ağır eleştiriler getireceklerdir. zaten kredisi olan yönetmenler böyle filmler yapar. ayrıca besson bu filmi sırf ayna sahnesi için bile yapmış olabilir. çok ama çok güzel bir sahnedir. hafif bir film diye nitelendirenlerin sayısı azımsanmayacak kadar olsa da benim için güzel bir filmdir angel-a.
hürrem hürrem
soundtrack'i de çok iyi olan film:

anja garbarek - beyond my control

anja garbarek - can ı keep him

anja garbarek - ıt's just a game

anja garbarek - thank you franck

anja garbarek - her room
`
anja garbarek `- andre running

anja garbarek - no trace of grey

anja garbarek - the cabinet

anja garbarek - a. on bridge

anja garbarek - spin the context

anja garbarek - ıt's just a game (ınstrumental version)

anja garbarek - le corridor

anja garbarek - balloon mood

anja garbarek - andre face au miroir

eat - crossroads

radar - captivante

hiro my hero and soulfoull - under your wings

hiro my hero feat. moura - angel
insansevmeyenhayvan insansevmeyenhayvan
belirli aralıklarla izlediğim, çok ama çok sevdiğim/benimsediğim filmim..

evet ben yapmadım ama filmim demekten çekinmeyeceğim kadar benimsediğim bir film oldu angel-a..

çekilen her mekan, her sahne çok güzel betimlenmiş ve kamera açıları mükemmel yerleştirilmiştir, o sahnedeki duygu ne ise, sanki kamera o duyguyu verircesine yerini belirlemiştir...

hangi birini anlatsam diye düşünüyorum filmin öğeleri hakkında, oyunculuk mu, bazı diyaloglar mı, yaratılan karakterler mi, anlatılan masalsı konunun nasıl realize edildiği mi...benim için tasvir etmek hiç kolay değil hiçbirini...oturup üstüste 2 kere izleyin bu filmi...sonra 3 ayda bi mutlaka tekrarlayın...
pancho villa pancho villa
bir luc besson filmidir. filmin senaristi ve yönetmeni de kendisi. filmin en ilginç tarafı siyah beyaz olması. bu durum filme inanılmaz bir animasyon havası vermiş.

filmin konusu çok da ilginç değil. hatta bazıları melekler şehrini andırdığını bile söyleyebilirler. kısaca konuyu özetlersem; andre beceriksiz bir dolandırıcıdır ve bir gün köprüden atlamak üzereyken angela ile karşılaşır…

andre’yi jamel debbouze oynamış. onu amelie’den hatırlayanlar olacaktır. geceleri resim dersi alan manav çırağı. amelie’de de gerçekten kısa ama dikkat çekici bir roldeydi. jamel 18 haziran 1975, fransa doğumlu. fransa’da zidan’dan sonra tanınan tek kuzey afrikalı olarak biliniyor. 15 yaşındayken bir kazada tek kolunu kaybetmiş jamel. filmde şaşkın,başarısız ve umutsuz bir insanı gerçeten başarıyla canlandırmış.

luc besson filminde oynattığı iki karakteriyle tam bir zıtlık yakalamış. biri kısa,şaşkın,esmer bir adam; diğeri uzun boylu, zayıf, sarışın bir kadın. çekimler görsel bir ziyafet. sanki luc besson kafasında bazı resimler çekmiş ve bunları filmin içerisine yerleştirmiş.

ben en çok köprüde yan yana durup nehrin akışını seyrettikleri sahnede arkadan çekim yapılan anı sevdim. sanki yaşamı simgeliyor gibiydi. hiç aklımdan çıkmayacak bir fotoğraf karesi. kadın ve adam öyle farklı, öyle zıt ve öyle güzeller. hayat siyah beyaz bakınca bile farklı, çekici. zaman köprünün altından akan bir nehir gibi hiçbir şeye ve hiç kimseye aldırmadan akıp gidiyor… bir fotoğraf karesi sanki yaşamımızın aynası…
1 /