arkhe

arkhe arkhe
her insan biraz filozoftur camdan dışarı bakarken.
camın ne camı olduğu önemli değil; ister berbat bir sokağa açılan evin penceresi olsun, ister otobüste kafanızı dayadığınız, sizden sonra oraya oturacak insanın kafa izlerinizi görüp ardınızdan küfrettiği cam olsun. hiç fark etmez!

dün gece kafamı cama dayadım otobüste. taksim-altbostancı seferini yapan 112 sefer numaralı otobüsün arkadan 3. cam kenarındaki koltuğunda otururken kafamı cama dayadım. hep cama dayarım kafamı ve günün özetini çıkarırım. ama bu sefer ansızın.. nasıl desem? nasıl anlatsam?

kafamdan geçen tonlarca sorunun cevabını buldum anında! salt bilgilerimi delicesine yorumladım, yorumladıkça bildiğimi hissettim. sokrates haklıyıdı ama haklı olduğu kadar gerideydi benden. bilge olduğumun farkına vardım. orada, o otobüste değildim artık. uçuyordum. yaşamın anlamını buldum. yüzüme önlenemez bir gülümseme yayıldı. o yayıldıkça, beni benden alan, yoğun benzin kokusu gibi kendimden geçirien duygu da vücuduma yayıldı. evet, yaşamın anlamını buldum ama bu internet sözlüklerinde yapılan "yaşamın anlamı" tanımlarından çok farklıydı. gerçekten buldum. ben gerçekten yaşamın anlamını buldum. kendime geldim. yazmalıydım; bir kağıt kalem çıkarıp yaşamın anlamını yazmalıydım. böyle bir şeyi sadece benim bilmem, kendime saklamam, bencilliğin dik alası olurdu! hayvanlık olurdu! bilgeyim ben! bana yakışmazdı! bu.. bu düpedüz orospu çocukluğu olurdu!...
ama sonra tekrar uçtum. tekrar kendimden geçtim, yazmaya fırsat bulamadan. bütün felsefeleri biliyordum. hızla giden otobüsün teker teker geride bıraktığı ağaçlar.. işte onlar filozoflardı. hepsi arkamdaydı. hepsi beni izliyorlardı. hepsi kedinin ciğere baktığı gibi, imrenerek bakıyorlar, kıskanıyorlardı. kıskançlığın verdiği karşı konulmaz nefretle üstüme gelebileceklerini düşünüyorlardı ama otobüs.. otobüs gidiyordu ancak onlar "yükselmek istedikçe kökleri daha da derinlere saplanıyordu." bana ulaşmak hayaldi onlar için. çok yüksekteydim; uçtum. ben uçtum! ben o otobüste uçtum! inmeliydim artık o otobüsten. odama, bilgelik dolu odama gidip daha düşünmeliydim. düşündükçe bulmalıydım kendimi. kendini dahi sanan üç beş salağın yaptığı o diz üstü bilgisayarı -yenisini yapacak vaktim olmadığı için- elime alıp yaymalıydım felsefemi. yazmalıydım yaşamın anlamını.

ufak kırmızı düğmeye bastım, iki basamağı indim. kaldırımda durup tüm kutsanmışlığım ve bilgeliğimle gökyüzüne baktım, derin bir nefes aldım...

yürüdüm 100 m kadar. hep yürürdüm o otobüs durağı-ev mesafesini. her gün...
her günkü gibi apartmanın önüne geldim. çantamdan anahtarımı çıkardım, dış kapıyı açtım.
bodrum katındaki evime, sonra da küçük odama doğru gitmek için bir kat merdiveni indim. evin kapısını açtım, çantamı kapının yanında yere attım. hep atardım.
odama doğru yürüdüm, (tahmin ettiğiniz gibi: hep yürürdüm.) dizüstü bilgisayarımı kucağıma aldım, msn'i açtım. sınırsız geyiğin tadına vardım.

filozoflar mı?
ah! evet. onlar otobüste, sokakta, odalarında, markette, koşarken, ağlarken, gülerken hissettiklerini hatırlayabildikleri için filozof.
ben mi?
bense midenize zevkle indirdiğiniz bir çipuradan farklı olmadığım için filozof değilim.
bu başlıktaki 22 giriyi daha gör