as good as it gets

1 /
piemonte piemonte
şahane bir film.çeşitli takıntıları olan(çizgilere basmadan yürümek,her elini yıkayışta yeni bir sabun tüketmek,kapıyı her defasında 5defa kilitlemek vs..)yaşlı bir yazarın eşcinsel komşusuyla ve garson kızla yasadığı ilişkileri konu alan,içine aşkın da katıldığı biraz romantik çok eğlenceli bir film.
filmde unutamadığım replikse -you make me wanna be a better man-dir.
ayrıca filmin bir diğer oyuncusu köpek verdell dir ki bu köpek çok çirkin bi köpek olmasına rağmen muhteşem bir performans çıkarmıştır.birçok kötü oyuncudan çok daha iyi oynamıştır.
hepten aykırı hepten aykırı
bir sinema dergisinde bir deli, bir melek ve bir eşcinsel nereye gider? sorusuyla hafızama kazınmış, etkileyici bir film. özellike helen hunt filmin sonlarına doğru oyunculuk olarak çoşmakta, ancak jack nicholson'a ancak yetişmektedir. helen hunt'a aşık olmanın tek sebebidir bu film.
theone theone
aklımda kalan ve kanımca en güzel sahnesi şöyle geçen filmdir;

jack nicholson ve helen hunt bir restorana giderler kıyafetle ilgili bir problem olur jack nicholson götlük yaratır vs. bir şeyler olur sonra otururlar efendim diyalog esnasında helen hunt der ki: "bana bir iltifat et"* , jack nicholson efendi de bunun üstünde kullanması gereken ama kullanmadığı haplardan bahsederek: "bugün o haplardan aldım" der, helen hunt kıl olmuş bir halde: "bunun benle ve komplimanla ne ilgisi var" derken jack hemen efsanevi lafı eder ve şöyle der: "çünkü sen daha iyi bir insan olmak istememe neden oluyorsun."

efendim filmi izleyeli yüz yıl oldu her şey tam anlattığım gibi olmayabilir ama son diyaloğun gidişatı bu yöndedir, koparır götürür insanı.
masticore masticore
1997 yapımı james brooks filmi. başrollerini jack nicholson ve helen huntın paylaştığı film, her ne kadar romantik komedi olsa da hafife alınmamalıdır kanımca. ocdden müzdarip yazar melvin udall rolü ile jack nicholson her zaman olduğu üzre hayran bırakmaktadır kendine.

ayrıca film başroller dışında da bir çok kaliteli oyuncu barındırmaktadır bünyesinde..

(bkz: cuba gooding jr)
(bkz: greg kinnear)

"i'm drowning here, and you're describing the water!"
togisama togisama
hayal meyal hatırlıyorum gerçi ama zamanında sinemada izleme şansına eriştiğimde vurucu quote'lara sahip olduğunu görmüş olduğum film. bunlardan biri de jack nicholson'ın helen hunt'a söylediği:
"you make me want to be a better man" lafıdır ki bunun ardından helen kelimenin tam anlamıyla apışıp kalmıştır.
bir de hatırladığım kadarıyla aralarındaki yaş farkı kalbimi tırmalamıştı.
muhabirkedi muhabirkedi
hiç bitmesin dediğim nadir filmlerden.

jack nicholson sorunlu bir adamı canlandırıyor.işte obsesif kompulsif mi ne. (gerçi bu hastalık adından çok, ilaç adına benziyor.) ama özünde iyi bir insan. ancak bu iyiliğini çaktırmıyor.

sıklıkla takıldığı bir restoran var. ordaki garson kadına ( `helen hunt) aşık oluyor.kadın buna pek bakmıyor ama, sorunlu bir adam çünkü. restorana geliyor, kendi çatal bıçağını getiriyor mesela. yolda çizgilerin üstünden yürüyor. titiz bir de çok.

bu garson kadının da derdi başından aşkın. oğlu var bir tane, çocuk hasta. kadın annesi ile yaşıyor. başlarında erkek yok. (çok aşağılayıcı bir laf bu aslında. başlarında erkek yok, ne yani, olmak zorunda mı? kadın başına halledemez mi? ama işte hani ne onlarla ne onlarsız. erkekler güzeldir ya, lazımlar bir yerde )

adam bu kadına yardımlar ediyor. sağlam bir tane doktor buluyor. çocuk ufak ufak iyileşiyor.

bir de bu adamın gay bir komşusu var. ressam, ama bir saldırıya uğrayınca artık resim yapamıyor, parasızlık çekiyor.para için uzun yıllardır görmediği anne babasının yanına gidecek. komşusu olan bu sorunlu adamın başına kalıyor. adamımız götürecek onu. yanlarına da aşık olduğu kadını alıyor, kendisini gay adamdan korusun diye.

sonra tabi mutlu son.

çok şirin, çok şeker bir film. esprileri olsun, diyalogları olsun, oyuncular ve oyunculuklar olsun.

çok zevk aldım.keyifle izledim.
kuzudis kuzudis
psikolojik ders niteliğindedir bu film. insanları anlamaya başlarsınız. üstelik yanlış anladığınız insanlar sizin anladığınız gibi şekillenir yavaşça. usul usul. sonuçta anlaşırsınız.
spitzer spitzer
filmin sonunda içinde alev alev yanan aşkını carol'a haykırmaya giden obsesif melvin, normalde 5 kez kilitleyip açtığı kapının kilitli olmadığını görünce bir an şaşırır. aşk sen nelere kadirsin, adamda ne obsesif kaldı ne de başka bir şey. güzel film, kült film, arşivlik film.
cikolatamsiabse cikolatamsiabse
bu filmin bir buçuk saatini izledikten sonra,daha kalan yaklaşık bir saati olduğunu öğrendiğimde yuppii diyerek sevindiğim olmuştur.
birincisi,filmin ilk sahnesi eğlenceli bir film olduğunun garantisini veriyor.sıradanlıktan uzak bir eğlence bahsettiğim.
ikincisi,obsesif kompulsif bozukluğun bir şekilde filme konu edilmesi ve sonunun ne hikmetse mutlu sona ulaştırılması obsesifler için yüz güldüren bir olay.en azından filmden sonra 'olur mu ki' dedirtmiştir.ayrıca aşk ve bir hastalık beraber ancak bu kadar komik anlatılabilirdi herhalde.
üçüncüsü,o obsesif köpeği apaçık ekran üzerinden sevmeye çalıştım o derece sevimliydi.
ha bu arada jack nicholson'ın oyunculuğunu övmeme gerek bile olmadığını düşünüyorum.
kısacası şahsım tarafımdan izlemeyenlere tavsiye ettiğim bir filmdir kendisi.
1 /