aylak adam

1 /
jelly bom jelly bom
a-da-ko ve ku-ya-ra kavramlarını dağarcığımıza katan,aylaklığa özendiren,b. ve c. arasında geçen tedirgin aşk münasebetini anlatan yusuf atılgan romanı..
bir kere okumak yetmiyor,durup durup okumak lazım..yusuf atılgan az yazar,yazdı mı da en iyisini yazar dedirtir.
korkunç kertenkele korkunç kertenkele
"...biliyorum sizi. küçük sürtünmelerle yetinirsiniz. büyüklerinden korkarsınız. akşamları elinizde paketlerle dönersiniz. sizi bekleyenler vardır. rahatsınız. hem ne kolay rahatlıyorsunuz. içinizde boşluklar yok. neden ben de sizin gibi olamıyorum? bir ben miyim böyle düşünen? bir ben miyim yalnız?... "
madbrother madbrother
bir pazartesi günü istiklalde yürürken, "artık" dedim kendi kendime; "artık bu kitabı almalıyım". girdim yky'ye, kitabın önceden yerini öğrenmiştim. gittim aldım, poşetinde yerleştirdim çantama. akşam metro ile çıkarken okumaya başladım. bu kitapta bir gariplik vardı. nasıl söylesem, insan çok okuyorsa, gözleri öyle alışır ki sözcüklere, cümlelere, sayfalar gözünüzün önünde akmaya başlar. hele bazı kitaplar vardır ki, bu akıcı üslup sayesinde konusu kötü olsa da ilgiyle okunur. işte bu kitapta bunlar yoktu.
cümleler sanki bilerek, garip şekillerde kesilmiş. kahramanın yaptığı işler akıldan geçen düşünceler gibi kesik kesik anlatılmış. kah sinemada olan c., bir anda evde olabiliyor ve bu sadece bir cümle sonrasında gerçekleşiyor. itiraf etmem lazım, bu tarza alışmam biraz uzun sürdü, ama sonradan çok hoşuma gitti.

çünkü "yalnızlığı" işleyen bir kitap, ancak bu hızda cümlelerle bunu anlatabilirdi. istiklal ve çevresi, 1950'lerin kültür hayatına uzaktan temas edilmiş. kitap dört bölüme ayrılırken, mevsimler ruh dünyasının bir aynası gibi konumlandırılmış.

bilmiyorum önceden söylemiş miydim? yalnızlık her şeyden önce korkudur. evet korku, insanlardan korku, anılardan korku. insanlar sıcak kanlı olmadıklarından değil, insanlardan korktukları ve ikiyüzlülüklerine dayanamadıkları için yalnızlığı seçerler. c. geçmişteki korkularını devamlı yaşıyor, devamlı lanet insanların yalancı gülümsemelerini, pısırık pazarlıklarını hissediyor. mesela bir sinemaya girdiğinde, oturan hanımefendi ve beyfendilerin birbirilerinin etine sahip olmak için yalandan şehvet oyunları oynamasına kızıyor. her kişiyi yüzünden tanımaya çalışıyor, bir çift göz kararını değiştirebiliyor, bir renk geçmişe dönmesi için yeterli.

arada neyi düşünüyor? ayşe... bir garip ressam, ne kadar seviyor ayşe'yi? en önemlisi ayşe'nin sevgisi ne kadar sahici? kış yaşıyor, kendi başına hiçbir iş yapmadan, babadan kalan kiralarla geçinip gidiyor ve ruhunu istanbul sokaklarında arıyor. içiyor durmadan, sokaklarda ruh eşini arıyor, onu anlayabilecek tek insanı, hissediyor onu buralarda bir yerlerde. belki karşı kaldırımda, belki karşı kıyıda. bu arayışlarında ilişiler yaşıyor elbette. bazenleri kadınları takip ediyor ve nefret ettiği babasına benzememek için ilk adımı hiçbir zaman kendisi atmıyor.
ilk yaz'ını yaşıyor bir süre. güler var artık... tatmin olmuş mu? birazcık, belki... et istemiyor o, kim dokunabilecek kalbine? kim okuyabilecek ruhunu? onun da iki yüzlülük sanki her tarafından akıyor. ayrılıyor güler'den...

yaz'ını bir tatil şehrinde geçirmeye niyetli. ayşe'yi orada buluyor , tekrar tenin tene değmesi, güzel günler. ve ayşe'nin günlüğü ile en sevdiği kişinin yalanlarının ifşası. en seven bile çekemiyorsa onu, binbir düşünce çepeçevre sarıyorsa beynini, kim anlayacak onu? çekip gidiyor oralardan, gerçi ayşe ondan önce davranıyor ya neyse...
güz'ü yaşıyor artık, daha kuşkucu, tiksinti sarmış zihnini. nefret ediyor insanlardan, her hareketleri batıyor, her hareketleri sanki pisliklerini dışarıya vuruyor. aslında aradığı kişi b. her zaman yanında. gitmediği bir davette, tanışmadığı arkadaşının ablası, sokakta seyrettiği mavili... bazenleri çarpıştığı, bazenleri de umursamadan yanından geçtiği ikizi...

aylaklık güzel şey, yalnızlık da öyle...
sonbahar uğultusu sonbahar uğultusu
yıllar önce okuduğum bireyin yalnızlığını, şehre ve kalabalığa bakışını/bunlardan kaçışını, iletişimsizliğini, aşk arayışını anlatan bir yusuf atılgan şaheseri. birey c'nin ikide bir kulağını kaşımasıyla bilinçaltında taşıdığı geçmişi (sanırım teyzesinin kokusunu alıyordu seviştiği kadınların bacaklarında), erkeklerin ağaç dalı kompleksi/a-da-ko, kadınların kumda yatma rahatlığı/ku-ya-ra romandan aklımda kalanlar.

(bkz: anayurt oteli)
(bkz: kürk mantolu madonna)
(bkz: canistan)
(bkz: lüzumsuz adam)
impera impera
olağanüstü bir roman. tutunamayanlardan selim işık, babalar ve oğullar'dan bazarov ya da yabancı'dan meursault, varolmanın dayanılmaz hafifliğinden thomas ve sabrina mısali karakterler geliyor insanın aklına bu kitabı okudugunda. öyledir ki, aylak adam, ya da "c" kendisini ve asıl olanı aramaktadır. yoktur aslında böyle birşey, günler geçer, yaşar, ve ulaşamaz hiçbirşeye. kadınlarda yer tutar yaşamında, ama piyondur adeta onlar. ah sonra b karakteri vardır, hiçbir zaman birlikte olmayacakları, kitabın sonunda da aylak adamın "bundan sonra kimseye ondan söz etmeyecekti. bilmiyordu, anlamazlardı " dediği ve dostlarının " senin aradığın kadın dünyada yok" dediği ama aslında belki varolan bir aylak kadın karakteri. ne bir aşk hikayesi, ne de bir olay örgüsü. tamamen yaşama, kendisine, ve sıradanlığa karşı çıkma romanı.
acayip biri acayip biri
oğuz atay'ın tutunamayanlar romanının yapı taşı olan roman.

- tutamak sorunu dedim. dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. tramwaylardaki tutamaklar gibi. uzanır tutunurlar. kimi zenginliğine tutunur, kimi müdürlüğüne, kendi işine, sanatına. çocuklarına tutunanlar vardır. herkes kendi tutamağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır. gülünçlüğünü fark etmez. kağızman köylerinden birinde bir çift öküzüne tutunan bir adam tanıdım. öküzleri besiliydi. pırıl pırıldı. herkesin "veli ağanın öküzleri gibi öküz yoktur." demesini isterdi.
malpolitikası malpolitikası
"sevgi dedikleri bu iç karışıklığı, bu özlem mi yoksa? haydi uzat ellerini, somurttuğum zamanlar yaptığın gibi, yanaklarımı tutup ger de güleyim."

iki çok iyi arkadaşın mektuplarında geçen, c.'nin ağzından çıkmayan en güzel sözler. çok hoş bir temenni...
bulanti bulanti
sartre'ın roquentin'i, kafka'nın gregor'u gibi bir adam c. varoluşun keskin labirentleri içerisinde sürekli bir arayış içinde olan belirsizlik o. hepimiz gibi. yalnızca biraz daha farkında o kadar.
maggid maggid
"bunca lüzumsuz eşya vardı da, neden en gereken, bir sigara küllüğü yoktu. kadınlar da böyleydi. dünyada gereğinden çok kadın vardı ama, yalnız bir teki yoktu."

okuduktan sonra, aylak adam'ı bilmeden geçirdiğim bir dolu yıla isyan ettirmiş kitaptır.
1 /