az

2 /
simon muhasebeci gemide gelir simon muhasebeci gemide gelir
hakan günday külliyatının ayrık ve güzide bir kitabı olmuş. ayrık diyorum çünkü ziyan'da bir nebze olsun azil'e kinyas ve kayra'ya çalıyordu kalemi.
az, az biraz ayrılmış diğerlerinden.

özellikle ilk bölümde yani derda'nın hayatında, ruhi bağışıklığımın da düşük olduğu şu günlere tekabul etmesinden mütevellit belki de, fena acıttı içimi. çaresizliğin geldiği bir baba-kız hikayesi ile çözülen düğümde, dizlerimin bağı da kalbimin yayı da çözüldü gitti.

kitabın kanaatimce en güzide çözümlemesini de eklemeden edemeyeceğim:

------alıntı-------

....
insan doğar. on-on beş yıl sonra dünyanın nasıl bir tezgah olduğunu ve doğumla ölüm arasına nasıl haspedildiğini fark eder. bu aslında bir histir, bilgi değil. ve ilk tepkisini verir.
avazı çıktığı kadar bağırarak. bu çığlık, bir kalabalığın içinde cüzdanını çaldırdığını farkeden kişinin çaresiz haykırışına benzer. önce, aşağılayan ve umursamaz bakışlar atan kalabalık, sonra aşırı gürültüye dayanamayıp, içlerinden birini bağırıp çağıranla konuşmaya gönderir. o da gidip "biz de çaldırdık cüzdanı, ne var? senin gibi kıçımızı yırtıyor muyuz?" der.
böylesi bilimsel bir müdahale için, genelde diplomalı olanlar tercih edilir.
kalabalığın karşısında yavaş yavaş sesi kesilen yaygaracı, gerçeği kabullenir ve çevresindeki boşluğu insanlarla doldurur.
buna büyüme denir.
yetişkin olma.
tam olarak yetişkin uysallığı.
yapay bir haldir. tasarlanmıştır. işlevselliği üzerinde hesaplar yapılıp öyle biçimlendirilmiştir.

yetişkin uysallığının temeli, toplumun varlığını sürdürebilmesi için toplumdaki her bireyin bir boka yaraması inancında yatar.

ve en önemlisi yetişkin uysallığı, tamamen ölçüsüz bir dünyada, milimetrik biçimde ölüçülüdür.

yaş ağacın eğilip kendi köküne oral seks yapmasından ibarettir.

oysa on dört yaşındaki bir çocuğun ergen öfkesi olarak nitelenerek küçük görülen aşırı davranışları, doğal olandır.

gözlerindeki doğum çapakları dökülmüş ve dünya üzerinde dönen bütün dolapların sırtına yüklenmiş olduğunu anlamıştır. kendini odasına kitleyip dışarıyı dışarıya hapsetmeye çalışır. ya da bütün kapıları ve duvarları avazı çıktığı kadar bağırarak yıkmaya.
tepkileri insanın ateş saçan bir ejderha karşısında vereceği türdendir. dolayısıyla bu tepkinin, hayatta kalındığı sürece, yani ejderha, yok olup gitmediği sürece devam etmesi gerekir.

ancak tabii ki böyle bir hayat boyu ergenler güruhu toplum yapısını sikip atacağından, yetişkin uysallığına geçiş, insalığın bir gereği olarak algılanır.
toplumsal bir faz.
ama bazılarının kafası kalındır ve onlar son nefeslerine kadar bağırmaya devam eder.

çünkü hayat aşırı bir süreçtir, çünkü dünya aşırı bir yerdir ve ikisinin de hak ettiği, suratlarının ortasına inen aşırı şiddetli yumruklardır.

bu yüzden ergen isyanı, bir insanı öldürmek için altmış kez bıçaklamaktır. çünkü gözlerini dünyaya ancak on dört yaşında açabilen biri, her insanın, ağzı tüten en az altmış ejderha tarafından kuşatılmış olduğunu anlayandır. sonuç olarak, insanlığın ergenlik hali bütün aptallığına rağmen, hayatı boyunca özgür yaratığa en çok benzediği dönemdir.

-----alıntı-----
dream is destiny dream is destiny
dün satın aldığım hakan günday romanı.
tüm kitaplarını okudum bu adamın.ama mal gibi 1-2haftada bitirdim.(kinyas ve kayra hariç)
bu sefer kendime sınır koyup daha uzun sürede,sindire sindire okuyacağım bu kitabı.bir de tuhaf bir heyecan var.okumaktan çekiniyorum niyeyse.

ayrıca hakan günday'ın çok piç olduğunu düşünüyorum."bana ve kitaplarıma hayransınız.benim için çok kolay bunları yazmak.başka da bir işim yok.sizin sayenizde para kazanıyorum." diyor gibime geliyor.ki bazı kitaplarında bundan bahsetmişti.ortaya farklı bir şeyler koyanların kolay para kazandığından söz etmişti.
neyse...
ama kazansın hakan günday.böyle yazdıkça kazanmaya da devam etsin.türk romanına bambaşka bir hava katmış ve parasını da haketmiştir.

buradan kendisine selam gönderiyor ve yazmaya devam etmesini istiyoruz.
mavi erkan mavi erkan
hakan günday'ın son şaheseri.
tüm kitaplarını okudum bu adamın. ama mal gibi alalı daha bir hafta olmamasına rağmen yarısına geldim. bir haftasonu daha olsa bitmişti amk kitap... hem akıcı hem bu kadar yoğun cümleler... hakan günday zaten ilk kitabı kinyas ve kayra'da da kelimelerin efendisi olduğunu kanıtlamıştı ama bu sefer daha büyük bir güç var karşımızda sanki. oradan alıyor oraya bağlıyor, onu oradan oraya getiriyor...

bir zamanlar sahip olduğum yazarlık hayalimi sikip atıyor. hayır bu adama yazar deniyorsa benim o seviyeye çıkmak için ne yapmam gerekir bilemiyorum.

neyse bir alıntı da --yok yok iki alıntı-- ben koyup kaçayım:

alıntı 1 spoiler içerir

çünkü sado-mazoşizm denilen oyunda, kararsız ya da bir sonraki hamlesini bilmeyen bir sahibeye yer yoktu. ve bütün köleler, her şeyden önce titanyumdan inşa edilmiş gibi kırılmaz ve bükülmez bir iradeyle karşılaştıkları için tahrik olurlardı. aslında oyundaki roller, sokaktaki insanın gündelik yaşantısının bir parodisiydi. sadece bir canlandırma. herhangi bir kasabanın düşman işgalinden kurtuluşunu temsilî olarak canlandırmaktan farklı değildi. yalnız bu parodide, sahibe hayatı, köle de insanı simgeliyordu. ve bütün insanlar hayat tarafından dövülür, nadiren de ödüllendirilirdi. bu kadar basit.

i̇nlemelerin duvarlarda böcek gibi süründüğü yatak odasındaki deri ve metal aksesuarlar ise sadece bir ayrıntıydı. havaya girmek için. gerçek hayatta onların yerini kartvizitler, evrak çantaları, kravatlar, içinde eşantiyon parfüm şişeleri olan kadın çantaları, numarasız da olsa yakıştığı için takılan şeffaf camlı gözlükler, renkli lensler, saç boyaları, indirimli epilasyon broşürleri, herkesten gizlenerek zayıflamak için alınıp yatak odasına konan spor aletleri, yaramaz çocukların çekildikçe çekilmeye çalışılan kulakları, radyasyon oranının yüksekliği, otuz yıl vadeyle alınan iki odalı bodrum katları, bütün taksitli alışverişler, kanunlar, polis copları, yedikçe kanser yapan gıdalar, içilmese de kanser yapan sigaralar ve siyasi ya da dinî liderlerin nurlu yüzlerindeki porselen dişler alıyordu. bir de gerçek hayattaki şiddetin önünde veya arkasında lütfen, rica, özür gibi kelimeler oluyordu. dolayısıyla insanın, hayatla olan, çoğu acıya, azı zevke dayalı ilişkisini kabullenip oyunu kuralına göre oynamak kesinlikle hastalık değildi. bazı psikologların, sado-mazo gecelere sahip müşterilerine dedikleri gibi. bu sadece neyin ne olduğunu anlamaktı. çocukken yaşanan taciz ya da tecavüzlerin travmatik sonuçlarından ibaret değildi bütün bunlar. travmatik olan hayattı. hepsi. bütün hayat. her şey. özellikle de, travmatik gibi durmayan ne varsa. doğmak gibi. dolayısıyla, doğum sonrası depresyon, yeni annelerin yakalandığı psikolojik bir hastalığın değil, hayatın tanımıydı. hayatta kalma isteğinin. hayata rağmen."


alıntı 1 spoiler içerir

bir de bu var:


alıntı 2 spoiler içerir

derdâ, senaryolarını mitch'in yazdığı filmlerden çok şey öğrenmişti. kişinin benliğini kırmanın birinci şartı, sopalarla dövmek değil, sahip olduğu adı reddetmekti. sonra da yeni bir ad koymak. sahip, ad koyandı. evcil hayvanına ad veren bir çocuk ya da sırf kendilerine göre doğuda diye koca bir coğrafyaya doğu diyen ve bu adı orada yaşayanlara da kabul ettirmiş olan amerikalı ve avrupalılar gibi!

alıntı 2 spoiler içerir


daha çok alıntılanacak yer ama bokunu çıkarmayalım. okumak isteyen gitsin alsın. verdiğin her liraya değer. 25 değil, 20 değil, sadece 19 tane vereceksiniz işte.
altan ve babası altan ve babası
hakan günday ın son kitabı.
çıkar çıkmaz aldım. iki gece uykusuna mal olsa da okudum bitirdim ve üzerinde düşünüyorum.
hakan günday benim için özel yeri olan ve kitabı çıkacak olduğunda heyecan yaptığım bir yazar.
az diğer kitaplarından farklı. özellikle kinyas ve kayra, piç ve malafa da ki yazım şiddeti bunda yok. özellikle bu 3 kitabı okuduğumda kendimi dayak yemiş gibi hissediyor ancak bundan bir zevk alıyordum. bu kitap onlara nazaran daha naif olmuş. ha böyle olmuşta ne olmuş diye sorulacak olursa birşey olmamış gayet iyi olmuş derim. alın, okuyun.
bir de korsana hayır ! (mesajı da verdim işte)
yenidenbaşlat yenidenbaşlat
---spoiler---

çünkü, her davranışının zaman içindeki bütün sonuçlarına önceden tanıklık eden kişinin ilk tepkisi, büyük ihtimalle, durmak olurdu. durmak ve durdurmak. dehşet içinde. "hareket etme korkusundan kalbi durana kadar". çünkü her hareketin nihai sonucu acıydı ve belki de, insanoğlu bunu bilse, hiç doğmazdı. belki de daha kötüsü, bütün bunları bilse de doğmaya devam ederdi. ne de olsa insandı ve doğası gereği arsızdı. doğmak için her şeyi yapardı. gerekirse karnından çıktığı annesinin leşini doğumhanede bırakır, "hatta dünyaya ikizine yapışık bile gelir, ama yine de doğardı.."!

---spoiler---

henüz bitirdiğim için eleştiri kısmını sonraya sakladığım; oğuz atay'ı harikulade bir şekilde yücelttiği, kendisine gereken "hak"kı verdiği için yazara teşekkür etmek istediğim, güzel bir roman.

ve sonuna, o kadar yakışmış ki follia..

dolce vita amına koyayım!
kolinesteraz kolinesteraz
hakan günday kitabı,kısa sürede okudum. merak, yarım kalmışlık, bitirme duygusu uyandırıyor. edebi değerini bilemem , ölçemem. benim için çok önemli değil. ancak iyi bir kitap, adamın da muhtemelen dostoyevski olma iddiası yok, hatta oğuz atay olma iddiası bile muhtemelen yok. ayrıca kendi tarzı var. oğuz ataya da güzel bir gönderme yapmış. yazmaya devam diyoruz kendisine.
sözde özne sözde özne
roman gibi roman. orhan pamuk'un masumiyet müzesi'ne benziyor bu yönüyle; güzel kurgulanmış, giriş gelişme sonuç falan ama sadece bu.
diğer kitaplarıyla karşılaştırmak istemiyorum ki yazarların çoğu da bundan hoşlanmaz, yazılmış bitmiştir der. ama hakan günday'ı ilk bu romanıyla tanımış olsaydım diğer kitaplarını okur muydum bilemiyorum ve anlamadığım bir diğer şey ise bu kitap hakkında yapılan yorumlar.
son olarak labirentin dışından gülümseyerek bakan oğuz atay'a saygılar.

kendini yalanlayan düzelti: ikinci kez okuyunca bütün fikrim değişti, ilk tepkiyle demek ki giri yazmamak gerekiyormuş.
çayda çıra çayda çıra
hala okumaya devam ettiğim ve bitmesini istemediğim hakan günday'ın son kitabıdır.
farklı ayraçlar olduğunu yeni öğrendim.benimkinde "kim kalbinden vazgeçecek kadar kendini bir şeye adayabilir?" yazıyor.sonunu gerçekten merak ediyorum.

--alıntı---
çocuk dediğin,ölümü öğrenince büyür,gibi bir cümlenin de bu mezarlıkta bir anlamı yoktu.çünkü eğer ölümü öğrenince büyüyorsa,mezar temizleyerek para kazanınca ne oluyordu?altı yaşındakiler ya da duvardan atlamak için süreyya gibi boyunun uzamasını bekleyenler?onlar ne kadar büyümüş olacaklardı?belki de büyümeden ölmüş sayılırlardı.böylece toprağın altıyla eşitlenmiş olurdu üstü.herkes ölür ve konu kapanırdı.ama olmuyordu.çocuklar,temizledikleri mezarların üzerinde uyuyakalınca hiçbir şey olmuyordu.güneş batınca,mezarların arasında saklambaç oynamaya başlayınca da bir şey olmuyordu.hiçbir şey hissetmiyorlardı.hiçbir şey eksilmiyor ya da bozulmuyordu.bunun farkına en çabuk varan da yine onlar oluyordu.belki de eksilme ya da bozulma buydu:hiçbir şey hissetmemeleri...

------
2 /