barton fink

2 /
benkendimveben benkendimveben
coen kardeşlerin filmografisinde en belirgin özellik olan başarısız olan ana karakter ve belirgin bir mekan özelliğini en iyi biçimde gördüğümüz film.

new york ta başarılı bir tiyatro yazarı olan b.fink in los angeles e yani hoolywood a sinemaya geçişini dramatik bir şekilde anlatan filmin büyük bir kısmı otel de geçer ve bu oda ister istemez b.fink de dahil olmak üzere sizi de sıkar bunaltır. bu bunalma ve sıkıcılığa olayın belrsizliği de eklenince anlamsızca ve aniden gelişen polisye de eklenince ortaya harika bir film çıkar.

coen filmlerinde gözümüze aşina bir isimi görürüz burda da : steve buscemi . buscemi zaten bağımsız sinemacıların filmlerinde sürekli kıyıdan köşeden zırt diye çıkıp gelen karakter gibidir bazen başrolde de görürüz: reservoir dogs da olduğu gibi.
independants independants
sembolik anlatımları bolca barındıran dümdüz izlenmeyecek bir cohen kardeşler filmi. bu filmi izleyen insanlar 2 kesime ayrılır; bitirdikten sonra filmi baş tacı yapanlar ve boşuna geçirilmiş 2 saat için yananlar..

dümdüz izleyen kesim muhtemelen birşey anlamayacaktır. noldu la şimdi diye bakmaları muhtemel. aslında bu tarz filmleri izlerken yapılacak birkaç şey var. izlemeden önce film hakkında genel bilgiye sahip olmak,filmi dikkatle sembollere dikkat ederek izlemek, sonunda da sembollerin ne anlama geldiğini okuyabileceğiniz bir kaynak bulmak. ohoo lan altı üstü film izlicez bu kadar araştırma yapılır mı diyebilirsiniz zira evet her filmde yapılmaz ama yapmak istemiyorsanız böyle filmler izlemezsiniz zaten. herşey bok gibi ortada olduğu hatta sizin rahat rahat tahmin yürütebileceğiniz pek çok film mevcut piyasada.

aslında bazen sinema şiir gibidir. her şiirde şairin ne demek istediğni anlamayabilrisiniz ya da belki o başka birşeyi kastetti sizse başka birşey anladınız.. sinemada bazen böyle işte. onlar birşey anlatmak ister ama biz sembolleri başka şeye yorarız.

film hakkında kısaca bilgi şöyle ;


soyle ki, filmde barton ikinci dunya savasi yillarindaki entellektuelleri temsil ediyor. john goodman ise siradan, sokaktaki insani. barton durmadan sokaktaki insani tanidigini ve onlari anlatmaya ugrastigini soyluyor, lakin kapi komsunun bile nasil bir insan oldugunu bilmiyor ve onun yerine daktilosuna bakmayi tercih ediyor. john goodman ile aralarinda gecen bir diyalogta goodman'a "life of a mind"i kagida dokmeye ugrastigini soyluyor. bunu yaparken ote yandan "iktidar" ile ozdeslestirebilecegimiz yapimci karakter icun bir gures filmi senaryosu, yani goodman'in pek sevdigi bir film turunun senaryosunu yazmaya ugrasiyor ve fakat bunda pek basarili olamiyor. (filmin sonunda yapimcinin asker uniformasiyla cikmasi bu iktidar imasi konusunda pek manidar bir mesaj veriyor; fink bir sanatci olarak iktidar tarafindan kullaniliyor, halki uyutma amaciyla hem de). finalde john goodman'in koridorda kosarken "i'll show you the life of a mind!" seklinde bagirip cagirmasi da bu anlamda barton'un "common man-siradan insanlar" hakkinda hicbir sey bilmedigine isaret ediyor. siradan insanin icinde, cahil kitlelerin icinde bir canavar yattigi ima ediliyor filmde. bu tur ayrintilardan yola cikarak filmin nazizmin yukselisine coenler acisindan bir yorum oldugu gozuyle bakabilir miyiz? nihayetinde nazizm siradan halk kitlelerinin canavarlasmasi degil miydi bir acidan bakildiginda?
bilmiyorum, onu coenlere soracaksiniz...


(bkz: roger ebert)
darkpoe darkpoe
-- spoiler --

coen kardeşlerin en iyi filmi. yetenekli yazar barton fink, sıradan insanı anladığını ve anlattığını düşünmektedir. b sınıfı bir film yazması teklif edilince barton aslında o sıradan insanın beğenilerine hitap etmek zorundadır. oysa barton, onların acılarını sanatsal bir dille anlatan bir entellektüeldir. charlie ile karşılaşması olayların başlamasına sebep olur. kendini bir cinayetin içinde bulan barton, yavaş yavaş yazamayan sıradan bir insana dönüşür. film iki bölüme ayrılacak olursa, ilk bölüm; oldukça gerçekçi ve kara mizah dolu, ikinci bölüm tam bir film noir ve sürrealite yüklüdür. otel cehenneme dönüşür, barton yazamaz, yazdıkları kabul görmez ve dışlanır. charlie bir seri katile dönüşür, barton şizofrenik bir sonla otelden ayrılır. film bir yazamayana dönüşme öyküsüdür.

-- spoiler --
amanna amanna
altyazılı tekrar izlemeyi düşündüğüm film. bi kerede anlaşılmayacak derecede derin anlamlar barındırdığı ortada. bir de orijinal takılmalı.
island girl island girl
detayların süper işlendiği ve büyük çoğunluğunun küçücük bir otel odasında geçtiği coen brothers filmi.

-- spoiler --

özellikle john goodman'ın her cümleden sonra uzunca suratında kalan garip gülümsemesi charlie karakterini çok güzel yansıtmıştır.

-- spoiler --
kambur balina kambur balina
-- spoiler --

barton'ın otel odasında asılı olan, kumsaldaki bir kadını gösteren resim hem karakter için hem de kamera için bir odak noktasıdır. barton masasında çalışırken sürekli resmi inceler ve yatağında audrey'nin cesedini bulduğunda da gidip resmin yanında dikilir. filmin sonunda barton resimdekinin aynısı bir kumsalda, aynı şekilde giyinmiş ve aynı pozda oturmuş gerçek bir kadınla karşılaşır. kadına güzelliği için iltifat eden barton, "resimlerde misiniz?" diye sorar ve kızaran kadından "aptal olma" cevabını alır.

-- spoiler --
don quixote rosinantee don quixote rosinantee



coen'lerin en iyi filmi olan "barton fink"in ana mekanı earle oteli, yapıtın temel direğini oluşturur. coen'ler, stanley kubrick'in "cinnet"te (the shining) overlook oteli'ne atfettiği önemi atfederler otellerine, başrole mekanı koyarlar. burası insanın üzerine çöken, kabus gibi bir yerdir. otel asla güneş almaz. kalın perdelerle örtülmüş pencerelerinden bir manzara görülmez. iç dekorasyonunda koyu renkler hakimdir. yönetmenlerin bir önceki filmleri "miller kavşağı"nda (miller's crossing) kullandıkları kahverengi skala, earle oteli'nin dekorasyonunda da kendisini gösterir. kestane renkli ahşap mobilyalarla, mat yeşil desenlerle, loş aydınlatmayla ve koyu renkli duvar kağıtlarıyla kuşanmıştır. havalandırması çalışmaz. sıcak ve rutubetlidir. yatakları, kapıları, parkeleri gıcırdar. konfor yoktur burada. sanki küflü, çürüyen bir yerdir. konaklayanı hapseden, alıkoyan ve ruhunu kelepçeleyen bir oteldir.


earle oteli'nin resepsiyonisti yerin altından çıkar. asansörcüsü ölüp dirilmiş gibidir. giderek bir hayalet kasabadır burası. barton, duvarları dinlerken isterik bir şekilde ağlayanları, tuhaf sevişme sesleri çıkaranları, kendi kendine gülenleri duyar. fakat hiçbirisini görmez. kapıların önlerinde, cilalansın diye bırakılmış ayakkabılar, yani bu hayaletlerin artıkları vardır sadece. bir akıl hastanesi gibi, herkes odasına kapalı yaşamak zorundadır earle oteli'nde. mekan, kimsenin dışarı çıkmasına izin vermez.


burada tanıştığı charlie, barton'un tam aradığı kişidir. new york'lu sahte halkçılığıyla hikayesini anlatmak istediğini söylediği 'sokaktaki adam'dır. barton durmaksızın sıradan adamın trajedisini yazmak, 'büyük amerikan tiyatrosu'nu yaratmak hırsına sahiptir. fakat çalan telefonu duymamak için kulağına tıkadığı pamuklar gibi, kulakları sıradan adama kapalıdır. barton, entelektüel snobluğuyla yalnız kendi sesini duyar. gerçekte halkla ilgilenmez. zihninde yarattığı 'sokaktaki adam' imgesine takılıp kalmıştır.


yüksek sanat erbabı geçinmesindeki ikiyüzlülük de burada belirginleşir.


barton hararetle yeni tiyatro idealinden bahsederken, charlie "istersen sana kendi hayatımdan bir iki hikaye anlatayım" der. barton adamı işitmez bile. işittiği zaman duydukları ise gündelik hayata dair, artistik hiçbir değeri olmayan şikayetlerdir. müşterilerinin söylediği kaba sözlerden ya da doktor masrafından yakınır charlie. barton'un kafasındaki fanteziye karşın 'sokaktaki adam' gerçekte budur işte. kendiliğinden bir edebi değeri olmayan, eğer sanatçı onu üslupla kaplamazsa sanata dönüşemeyecek alelade bir kavramdır.


coen'ler, barton'un yazar tıkanması yaşadığı her sahneden sonra yapımcı geisler'i ziyarete gitmesini, sokaktaki adam ile toplumdan kopuk münevverlerin karşıtlıklarının altını çizmek için kullanır. barton'un tuşlarına basamadığı daktilodan, geisler'in sekreterinin daktilosuna geçeriz. sekreter kafa yormadan, büyük bir hızla çatır çatır tuşlarına basarak iş mektupları, toplantı notları yazıp durur. barton'un oteli kapkaranlıkken, stüdyonun ofisi çiçekli saksılarla dolu, beyaz ve aydınlık bir yerdir. barton, kafasındaki fikri ifade edemezken, geisler yapması gereken işi kolayca özetleyiverir: altı üstü bir b filmidir yazacağı. belli formüllerin içini doldurması gerekir sadece. barton'un sözde yaratıcılığı aslında bir tıkaçtır. bu kadar basit bir işi dahi, özendiği sıradan adamın aksine yapamayışının bahanesidir.


barton'un konsantrasyonu sık sık yazamadığı senaryodan, odasının duvarındaki resme kayar. yüksek kültüre kafayı takmış adamın bu alelade plajdaki kadın resmine obsesif bir ilgi geliştirmesi ironiktir. resim, barton'un kaçış arzusunun dışavurumuna dönüşür. kendisine verilen işi yapamayan her insan gibi, barton işten kaçtıkça dikkati daha da dağılır. nihayet audrey'nin senaryoya yardım etmek için otelde adamı ziyarete geldiği gece bir patlama doğurur. audrey ile barton sevişirler. kamera sürreel bir coen anı yaratarak sevişmeye başlayan çiftten uzaklaşır. banyoya gider. lavabo deliğine yaklaşır ve içine girer. (klasik bir cinsel ilişki analojisidir bu.)


lavaboya girdiğimiz andan itibaren filmin sonuna kadar izlediğimiz her şey rüyaya dalan barton'un senaryoyu tamamlayamama kabusu olarak okunabilir. audrey ile yatıp uyuduktan sonra, yazamadığı senaryonun stresiyle üzerine karman çorman bir karabasan çökmeye başlamıştır. hakikaten bu noktadan sonraki olaylar filmin ilk yarısıyla tamamen çelişir. audrey feci şekilde öldürülür. stüdyo patronu lipnick, barton'un ayağının altını öper. yazar, çekmecede bulduğu incil'de kendi oyununun cümlelerini görür. dedektifler, iyi huylu charlie'nin seri katil olduğunu söyler. barton senaryosunu bir gecede bitirir. idolü mayhew'in öldürüldüğünü gazetede okur. giderek barton'un kabusu iyice içinden çıkılmaz bir hal almaya başlar: otel yanar. charlie dedektifleri vurur. ikinci dünya savaşı patlak verir. lipnick albay olur ve barton'a son sözünü söyler: "sakın şehirden ayrılma ama gözüme de görünme." barton cehenneme mahkum edilmiştir artık. son çare olarak kaçış nesnesine sığınır: duvarındaki ucuz resmi, fantezisinde gerçek kılar. rüyasının sonunda nihayet resmin içine girip orada yaşamaya başlar.


barton fink


barton fink


yönetmen: joel coen, ethan coen / senaryo: joel coen, ethan coen


görüntü yönetmeni: roger deakins / müzik: carter burwell / kurgu: roderick jaynes (joel coen, ethan coen) / oyuncular: john turturro, john goodman, judy davis, michael lerner, john mahoney, tony shalhoub, jon polito, steve buscemi


yapım: 1991 abd-ingiltere / süre: 116 dk.
idiot idiot
"gözlerin kapalı yaşadıysan gündüzleri bir rüyadır." cümlesi ile başlar ve alır götürür.

izleyin, izlettirin.

o filmler listesi bu filmler listesi başlıkları altında karşılaşıp izlediğim ilk cohen kardeşler filmi olabilir. en iyisine rast gelmiş olmak şanslı hissettirmiştir. darısı diğerlerinin başına.
2 /