bazı acı gerçekler

10 /
enverhoca enverhoca
soluk bir ay dolanıyo kentin üstünde her gece
her gece bilge bir gezgin tavrıyla adımlıyor yolunu
güz yanığı, bir durgun sessizlikle örtülü her şey
ve yırtılmış bir tül gibi savrulup duruyor zaman
ve yırtılmış bir tül gibi savrulup duruyor zaman
suların sesini dinle şimdi, ormanın fısıldayışlarını
yarılıyor dağların göğsü bir aşkı dinlendirmek için
ve gözlerin uzak yamaçlarda aranıp dururken bir şeyleri
sessiz ve sakin beklemekte, bekledikçe bileylenen yürek
belli ki dağların, denizlerin ve göllerin üzerinde
belli ki dağların, denizlerin ve göllerin üzerinde
sıyrılıp gelmektedir seher belli ki yakındır
sıyrılıp gelmektedir seher belli ki yakındır
belli ki yakındır doğayı ve hayatı sarsacak saat
belli ki yakındır doğayı ve hayatı sarsacak saat
güse güse
toplumdaki işsizliğin hayatın her anında yüzümüze vuruluyor olması.

az önce bir büfeye girdim. 10 metrekare bir yer. bildiğiniz büfe. küçük market vs değil. 3 kişi çalışıyordu.

biri kasada oturuyor, biri tezgahın arkasında biri de ayakta.

ben kasada ödeme yaparken, ayaktaki aldığımı poşete koydu. poşet istemediğimi söyledim, ürünü geri çıkardı.

(lüks semtteki büfenin bile hala plastik poşet kullanıyor olması ayrı bir konu. tema vakfının kağıt poşetleri var. bunlardan satın poşet isteyene. hem doğal hem tema vakfına gidiyor para.)

burada bir kişi çalışsa kâfi. ve bakın bu insanlar işsiz gözükmüyorlar istatistiklerde. dikkatinizi çekerim.

ama işsizler.

ülkeye ve kendilerine hiçbir katkıları yok. hem onların hem ülkenin zamanı çalınıyor. büyük zarardayız.
güse güse
hayvan bakımı, psiklojisi hakkında hiçbir fikri olmadan, sadece paşa gönlü öyle buyurdu diye hayvan alanların, bu canlara zulmediyor olması.

bakın köpek yaratılışı hakkında fikri yok, hayvanın çenesini deri kayışla bağlamış.

günahtır günah! bir araştır ne yapabilirim diye. hayvanın dürtüsü o, vazgeçmesi mümkün değil.

artık dile girmiş deyiş olarak, köpek … yemekten vazgeçmez, diye.

avrupa'da hayvanlara koni şeklinde boyunluk takılıyor. hayvan özgürce koklamak istediği şeye yanaşsa da ağzını değdiremiyor.

zaten bu sebeple evde beslenmesi uygun değil.

hayvanın da iyiliği için bahçen varsa, her gün özgürce koşabileceği ortam varsa sahiplen. kendi keyfini düşünme! o da can.

ya arkadaşlar emirgan korusu terk edilmiş cins kedi kaynıyor!
hayvanın da psikolojisi var. tüy döküyor, hastalanıyor…vb.
bunları bilmeden bu işe girenler ilk zorlukta bırakıyorlar sokağa.

bu hayvanların da hakkını sizden soracak var. hesap vereceksiniz. bencilliğin hesabı dehşetli olur. kolay gelsin.
güse güse
erkeklerin ellerindeki güce dayanarak kadınlara her istediklerini söyleme hakları olduğunu düşünmeleri.

bunları toplum bu hale getiriyor. erkek çocuk doğurmak daha önemli, erkek ne yapsa hakkı…derken, bir de ellerine güç geçti mi şaşırıyorlar.

öğretmen öğrencisine, müdür çalışanına, ünlü ve zengin diye beğendiği kadına istediklerini söyleme hakkına sahip olduklarını düşünüyorlar

açıkça sözlü taciz. bazen sözlü cinsel taciz boyutuna da varıyor bu.

ve bunun yaptırımı yok. çünkü bunun yaptırımı olmaz. o, ben söylemedim der, yeri gelir kadın istediğini alamaz, iftira atar…ispat edilemez.

toplumun ahlak ilkelerini benimsemesi ve ahlaklı insanlar yetiştirmesi gerekiyor. toplumsal bir tabu olmalı bu.

bakın adamın biri gidiyor evli kadınla görülüyor. kadının kocasının kulağına gidiyor, adam yerin dibine geçiyor. çocuk da var ortada.

aradan yıllar geçip bu evli kadınla uygunsuz bir şekilde görülen adamın karısına biri sözlü beğeni ifade edince adam kabadayı kesiliyor ve sonrasında da mağdurları oynuyor. ben şahit oldum buna.

hiç mi utanman sıkılman yok kardeşim? yüzüne geçmişin vurulmuyor diye, sütten çıkma ak kaşık mı oldun? zamanında senin yaptığını şimdi başkası sana yaptı. nasılmış? kötüymüş değil mi? çok ağırına gitti. oturup allah'a tövbe edeceğine ortalığı ayağa kaldırıyorsun.
çünkü karşı tarafın da mazisinde böyle sarkıntılık yok. bir anda olmuş bir şey. allah şaşırtmış. çünkü sana ders vermek istemiş. ona da vermek istediği başka dersler var.

insanlar, zamanında ettikleri kendi başlarına gelse bile düşünme ve akıllanma eğiliminde değiller ne yazık ki.

ahlaki evrim emekliyor.
güse güse
toplumsal yozlaşmaya bağlı olarak komşuluk ilişkilerinin bitmiş olduğu gerçeği.

benim katımda 3 komşum var. ikisi yabancı biri türk. yabancı olanlar güler yüzlü ve cana yakın. ikisi de beni evlerine davet ettiler. türk olan ise görünce selam vermemek için görmemezlikten geliyor.
genç bu. muhtemelen benden genç.

mutfaklar balkona açılıyor ve balkonlar yan yana. acayip yemek kokuları geliyor, bir tabak getiren yok.

ben lojmanda büyüdüm. bizim apartmanda 4 daire vardı. hepsi mühendisti. tüm evlerdekilerin durumu iyiydi yani. buna rağmen birisi bir şey pişirdi mi muhakkak bir tabak getirirdi.
sevdiğimizi bildikleri bir şey olursa kesin gelirdi.

bahçeye babam çardak yapmıştı. kara üzüm çardağı. bu çardağın altında komşular toplanıp otururdular.

insanlar düşman gibi, belki selam verir de selam vermek zorunda kalırım diye birbirlerinden kaçıyorlar.

ama menfaati varsa kapında yatar. her türlü yalakalık var o zaman.

insan insanın yoldaşı. böyle saçmalık olur mu? toplum böyle olursa, yönetim nasıl olsun? siz neyseniz öyle yönetiliyorsunuz işte.
güse güse
insanların doğurdukları çocuklarla ilgilenmek istememesine bağlı olarak geliştiren ürünlerin korkunçluğu.

amazon amerika'da çocuk tasması satıyorlardı.

çocuğun göğsünden geçiriyorsunuz. köpekmiş gibi belli bir mesafeye kadar uzaklaşabiliyor.

kalabalık yerlerde kaybolmamaları amacıyla geliştirildi diye de masum bir sebep ortaya sunmuşlar.

kalabalık yerlerde kaybolsun istemiyorsan, tüm aklınla onunla ilgilen. dikkatini ona ver.
ben burada boşuna kendimi paralamıyorum çocuk büyütmek çok zor iş diye.

evet dünya bu noktaya geldi.

birileri çocuk tasması geliştiriyor, başka birileri bunun internet mağazasında satışına izin veriyor, birileri de alıyorlar.

çok sevdiğiniz dünya bu.
güse güse
ülkenin, sorgulayarak düşünmeyi bilmeyen, öylesine yaşayan insanları yüzünden, hayatın her alanında geri gidiyor olduğu gerçeği.

arkadaşlar istanbul'da bir semt vardı. burası köydü. ama biri bir hayal kurdu ve burayı cazibe merkezi haline getirdi.

bir adam, hayali uğruna, istanbul'un en büyük çöplüğünün yanından, arabanın camları kapalı olsa bile dayanılamayacak kadar keskin çöp kokularını solutarak mandaların otladığı çamur, bataklık halindeki arazilere insanları taşıdı. onlara hayallerini anlattı. insanlar ikna oldu ve bu adam buraya bir dünya kurdu.

öyle ki, bu adamın hayali sayesinde bu köy istanbul'un zenginlerinin ikametgahı haline geldi.

bu adamı şahsen hiç tanımamış insanlar arkasından "onun sayesinde ekmek yiyoruz." diyorlardı.

burası köy statüsünde olduğu için ilk kademe belediyesi vardı. bu belediyenin başkanı da vizyoner bir adamdı ve yetkisi dahilinde mevcut istanbul imar yönetmeliğine uymadan ruhsat veriyordu.

tek bir şartı vardı: güzel bir proje getirin. orjinal olsun.

bakın bu belediye başkanı sayesinde buraya çok güzel başka siteler yapıldı.
sokaklarında gezdiğinizde hangisine bakacağınızı şaşırıyor, sanki türkiye'de değilmiş gibi hissediyordunuz.

ancak burası 2009 yılında ilçe belediyesine bağlandı.
ilçe belediyesi istanbul imar yönetmeliği'ne göre imar durumu vermeye, imar müdürlüğü de bu imar durumuna uygun mimari projeleri onaylamaya başladı.

bakın bu planlama müdürlüğündeki insanlar dinci insanlar değildi. hepsi de gayet modern, atatürkçü insanlardı.

ama biri bile "bu mevcut yönetmelikler şehre hitap etmiyor, eskidiler. yönetmelikler değişmeli. biz ne yapabiliriz?" diye sorgulamıyorlardı. siz sorgulasanız, size de "sen bunu değiştiremezsin" der arkanızdan da "çılgın, deli, çocuk" olduğunuzu söylerlerdi.

ben 12 yıl sonra bu semte gittim ve içim acıdı.

böyle mi yok edilir bir değer? bu kadar mı kötü olur?

bildiğiniz benim büyüdüğüm ve zenginlerin varoş kabul ederek burun büktüğü mahallenin, içinde lüks mağazalar olan versiyonu…

işte arkadaşlar, bu ülkenin insanına düşünmek, sorgulamak, objektif olmak, yenilikçi olmak öğretilmedi.

inkılapçılık ilkesini kimse ruhunda benimsemedi.

tek benimseyen ben olabilirim.

inkılaplar atatürk'ün yaptığı ve bitmiş şeyler değildir. inkılaplar teknoloji, bilim, devir değiştikçe yenilerinin peşi sıra gelmesi beklenen, zincirleme devam eden, birbirini tamamlayarak insan ırkının en iyi haline gitmesini hedefleyen yeniliklerdir.

yüce atatürk, kızılay meydanı ve bağlantı yolları için çizilen plan kendisine geldiğinde, bunu büyüt der çizen kişiye. o kişi şaşırarak zaten normalde olması gerekenden fazla genişlikte çizdiğini söyler. ama atatürk ısrar eder ve büyük haliyle uygulanır.

kızılay meydanına bağlanan yollar yeterli mi şu an?

ileri görüşlü olmak, bazı şeyleri daha önceden kestirebilmek bir hünerdir.

devletin masrafınızı ödeyerek sizi şehir planı görmeye gönderdiği avrupa şehrinde, siz indirimli kıyafet derdine düşüyorsanız, ne atatürk'ü ne cumhuriyet'i anlayabilmişsinizdir.

diplomanızın ve bir kariyerinizin olması da akıl sahibi, herkesten çok bilen insanlar olduğunuz anlamına gelmiyor.

ziya paşama büyük saygı ve hürmetle;

"ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz
şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde"

ziya paşa
güse güse
sadece ve sadece iş saatlerinin uygunluğu sebebiyle akademisyen olmuş insanların ülkede gençlere eğitim veriyor olması.

birini tanıdım yıllar önce, bu kişi asistandı.
nasıl asistan oldun vs. diye sordum. çünkü ben inşaat mühendisliğini çok severek okumuştum, anladıklarımı anlatmak ve araştırarak daha çok öğrenmek için hoca olmak istiyordum. (sonradan vazgeçtim bu işten)

dedi ki: mezun olup özel bir inşaat şirketinde işe girdim. akşam 7'de serviste olsam erken çıktım diyordum. baktım olacak gibi değil. bir kadın için en güzel şey okulda kalmak, dedim. saatleri belli.
ve işten ayrılıp asistanlık sınavına çalışmaya başladım, dedi.

bakın bu kişi aptal değil. akıllı. ama mesleğini tercih etme sebebi, mesleğin kendisiyle çelişiyor. niyet bozuk. bu sebeple de asla huzur bulamayacak, istediği başarıya erişemeyecek, ne kadar emek verse de olmayacak…

sonra bu kişiyi çok iyi tanıyan başka bir kişi dedi ki: biz güya aynı dönemlerde okuduk. ne lisansta ne yüksek lisansta derslere gelmezdi. arada uğrar ders notu alır, bir de sınavlara gelirdi.

arkadaşlar derse girmemek ve dinlememek ne demek biliyor musunuz? hoca bir şey bilmiyor, ben ondan çok biliyorum. öyle zekiyim ki derse girmeden bile yaptım.

böyle başka insanlar da tanıdım.

bunlar hep aynı üniversitedendi. egodan kendileri gözükmeyen…

derslerde öyle şeyler öğrendim ki sınavda soru olarak gelmediler.

sadece çıkmış sınav sorusu çalışarak aldığım not başarımı göstermiyor.

bu insanlar soğuk, ruhsuz, insanları anlamaktan uzaklar.

sonra bu kişi yeterlilik sınavına girdi bir asistan olarak. kağıtları okuyan hoca dedi ki: öyle bir hata yaptı ki bir asistanın yapmaması gereken bir hata. işten atılsa yeri. ama biz hoş gördük.

bakın bu kişiyle aynı anda başka bir asistan tanımıştım. bu kişi bölümüne ilgi duyduğu için tatillerde bile kitaplar okuyan, hakikaten öğrenmeyi seven, insan seven biriydi. ve ben bu kişiden "bilim insanı" diye bahsettim diye "çalışma saatleri" sebebiyle asistan olmuş olan bozuldu. üzgünüm, gerçekler acı.

bunlar okullardalar, insanlara ders anlatıyorlar.

yüz ifadesinden ruh halini anlayamadığın gençlere bir şey verebilir misin? onların dikkatini üzerine çekebilir misin?

maharet, alacağın ünvanlar, özgeçmişine sığmayan yayınlar mıdır?
ömrü boyunca seni asla unutmayacak insanların hayatına dokunmak mıdır?

bir yarış atı gibi sadece başarı göstergesi olan okulları kazanmaya programlı çalışan insanlar kariyer sahibi…bunların kendilerini düşünmeyi bırakıp da ülke için, sıradan halk için bir şeyler yapmasını bekleyebilir misiniz?
güse güse
devam zorunluluğu olmayan hukuk fakültesini, kendisine verilen bu hakka istinaden doğru dürüst devam etmeden 6-7 senede bitirip, bakan müsteşarı torpiliyle mezun olur olmaz idari mahkeme hakimi olanların, allah'tan korktukları için başörtüsü takıyor ve namaz kılıyor olmaları.

bunların annelerinin de bana, senin kariyerin yok, bundan sonra da olmaz diye burun büküyor olması.

öyle bir durum ki, atandığı idari mahkemeye gittiğinde mahkeme başkanı ilk iş, sen onu bunu bırak torpilin kim onu söyle, diyor.

bu derece belli torpille girdiği. (torpili yapan bakan anaplı, olay bu hükümetten önce oluyor. ama bu hükümet gelince bu hükümeti fanatik olarak desteklediler. )

arkadaşlar, haram yiyor olmasını vs. geçtim, bunun önüne mağdur vatandaşın dosyaları gidiyor.

pek tabii doğru karar veremiyor.

başka torpiller bularak istediği şehirlere gidiyor vs.

öte yandan kocası avukat olup istanbul'da çalışmakta olan anadolu'da görevli savcı kadın, aile birliğini korumak için hakkıyla atandığı savcılıktan istifa ediyor.
çünkü onun torpili yok.

elhamdülillah müslümanız.
güse güse
üniversite kafeteryasında o an bulunan tüm er kişileri hızla süzerek, kendisine bakan ve kendisinin de uzaktan hoşuna giden çocuğun, arabası var mı diye de öğrendikten sonra onunla çıkan kadınların varlığı.

böyle arkadaşlarım vardı üniversitede. sürekli kafeteryaya gitmek istiyorlardı. ilk başta duruma uyanamadım çünkü ben sürekli bir şeyle meşgul oluyor ve bunların ne yaptıklarına bakmıyordum.

ya ders notlarına bakıyor, ya konuşurken kitap okuyor ya da bulduğum herhangi bir bilgi broşürünü okuyor oluyordum. ya da öğrendiğim bir bilgiyi bunlara anlatıyor oluyordum.

bir gün bunların biri "her yerde yapacak bir şey buluyorsun, hiç boş durmuyorsun, ne kadar
enteresansın" dedi.

sonra bir gün enteresan bir şekilde bir tanesi dikkatimi çekti. sadece etrafı hızla süzüyor, göz teması kurmuyordu. işine bu derece odaklanmıştı.

şunu anlarım: bir arkadaşının arkadaşı vardır ya da aynı bölümdesindir birkaç kez denk gelmişsindir. bu kişiyi süzersin, uzaktan anlamaya çalışırsın vs. ama arkadaş öyle deli bir kalabalıkta, belki de sadece oraya bir şey teslim etmeye gelmiş bir kargo personeli vs. kim olduğunu bilmediğin insanları süzerek kendine birini aramak…

ne bileyim?

sonra ben bu kişiye böyle şahit olduktan sonra asla büyük kafeteryaya ayak basmadım. zaten bir ortama girdiğimde kadınların da erkeklerin de beni süzmesinden çok rahatsız olduğum için kalabalığa gitmemeye çalışırım. bir yerde toplanılacaksa en erken giderim ki beni süzmesinler.

kadın: ne giymişim, ondan güzel/zayıf/uzun muyum diye,

erkek: kendi fiziksel kriterlerine uyuyor muyum? uyuyorsam beni ayartma potansiyeli nedir diye süzüyor.

ya bir insanı süzmek ne kadar iğrenç! yüzüne bak arkadaş. gözünden anlayamıyorsun işte. sorun bu. daha doğrusu ruh ve kalple ilgili değilsin. sana dayatılmış güzellik algılarıyla dolmuş beynin. şartlanmışsın, güdümlenmişsin.

dünyaca ünlü insanlar var. erkek bunlar. öyle kadınlarla görüntüleniyorlar ki, bir sürü yazılıp çiziliyor. bir adama bak bir kadına diye.
bunlar açıklama yapıyorlar: benim gözümde dünyanın en güzeli o, diye.
bakın bunların karşısında saygıyla eğiliyorum.

bazı haberler oluyor. sevgiliyken kadının başına bir şanssızlık geliyor. ama adam bırakmıyor. evlenme teklif ediyor. çok mutlu bir aileleri oluyor.
bakın bu hiç kolay bir iş değil. ciddi yüksek bir ruh gerektiriyor.
mustafa kemal atatürk bunu yapmış. hoşlandığı kız talihsiz bir kaza geçirince hastaneye gidip evlenme teklif etmiş. ne yazık ki kız kabul etmediği gibi, vefat etmiş.
işte atatürk'ü atatürk yapan bu yüksek ruh.

birini görerek, fiziksel/maddi özelliklerinin çıldırmış dünya kriterlerine uygun olup olmadığına bakarak sevecek/sevilecek insanlara yazık…
güse güse
sadece kendi tanıdıkları diye bazı insanlara torpil yaparak başkalarının haklarını yiyen insanların, nelere sebep olduklarını anlayamamaları.

benim yazma yeteneğim ortaokul birinci sınıfta keşfedildi. orta iki ve üçüncü sınıfları başka bir okulda okudum. o okuldaki türkçe öğretmenim ruhunu yitirmiş olduğu için, fark etmedi. sınıftan kimseyi de bu yönde teşvik etmedi.
öğretmenlikle uzaktan yakından ilgisi olmayan birisiydi.

ancak lise hazırlıkta dünyanın en nadide incilerinden bir inci olan edebiyat öğretmenim beni dakikasında fark etti. çok pozitif, içinin iyiliği yüzüne nur olmuş harika bir kadındı. kendisi umarım hayattadır. onu tıpkı ortaokul birinci sınıf türkçe öğretmenim gibi çok seviyorum.

bu lise edebiyat öğretmenim bizi kompozisyon yarışmalarından haberdar ediyordu ve sınıftan başka arkadaşlarla birlikte katılıyorduk. birkaç kez ödül aldım. (para ödülü değil, başarı sertifikası. para için yazmıyorduk biz.)

lise 1'de yine bir kompozisyon yarışması oldu. ağaçlar hakkındaydı. ağaçları, doğayı çok sevdiğimden olsa gerek kendimce harika olduğuna inandığım ve birinci olacağına emin olduğum (kibir!!) bir kompozisyonla yarışmaya katıldım.

ödül töreni cemal reşit rey'de yapılacaktı. öğretmenimizle beraber gittik. hiç unutmam o zaman ali müfit gürtuna belediye başkanıydı.

"ali müfit gürtuna estiriyor fırtına" diye salonu tezahüratlarla inletmişlerdi.

var mı sayın başkanı ve başkanlık yaptığı dönemi hatırlayan?

evet arkadaşlar başka birisi birinci oldu. bu kişi kompozisyonunu okudu.

bırakın güzel olmayı, işkence boyutunda tekrarlardan oluşuyordu. muhtemelen birinin tanıdığının/akrabasının çocuğuydu bu. yoksa zerrece edebiyattan anlayan insan o kompozisyonu ilkokul çağında birinin yazdığına yemin eder.

o anda içimden dedim ki: böyle bir dünyada asla kendi emeğimi küçültmem.
o kadar özenerek yazmışım, götürüp teslim etmişim ve okunmamış bile. benim yazdığımın harfi olamayacak bir şeye birincilik verilmiş…ve bu, kendini bir şey başardım sanıyor.

bakın, emeğimi harcayanlar kesinlikle hayatlarının başka alanlarında haksızlıklar yaşadılar ve "bu neden başıma geldi?!" diye isyan ettiler.

cevabını vereyim: çünkü benim ahımı aldınız.
güse güse
hukuk fakültesinde okurken doğu cephesi açılınca sınıf arkadaşlarıyla beraber "vatan bu haldeyken biz burada duramayız." diyerek doğu cephesine kazım karabekir'in emrinde savaşmaya gitmeye karar veren ve giderken kendinden küçük kardeşini de peşinde götüren,

kendisi savaşırken cephede şehit olan,

küçük kardeşi de cephede hastalanarak hastanede vefat eden,

büyük amcalarımın torunu olarak beni kimsenin bilderberg toplantılarına çağırmıyor oluşu!!

arkadaş, bir dünyaca ünlü şirketin de gelip,

ninemin, iki oğlu şehit olduğu halde, yüce atatürk milli mücadeleyi başlatınca çocuk yaşta olan küçük oğlunu da savaşmak üzere göndermek isteyişini "bu çocuğu da alırsak ocağın sönecek" diyerek reddetmesi sayesinde hayatta kalan,

tünel inşaatlarında çalışmış, sonradan vergi tahsildarlığı yaparken vergi ödeyecek parası olmadığı için evdeki ceketini gönderen köylünün durumuna çok üzülerek onun borcunu ödeyip, bir de takım elbise diktirip hediye eden peşinden de istifa eden,

ve bu hassas yüreği yüzünden 40'lı yaşlarında vefat eden büyükbabama

ortaklık teklif etmemiş, bayilik vermemiş olması.

çok ağırıma gidiyor arkadaşlar!

bunlar beni çok üzüyor.

babam mühendis ben mühendis…

haksız mıyım? haksızsam haksızsın yazın.
güse güse
evlerine hırsız girmesin diye yüksek katlarda bile pencerelerine demirler, çelik kapılar taktırıp, evdeyken bile kilitleyerek oturanların, televizyonun kapama tuşuna basmıyor olması.

bu, tüm etik ve ahlak değerleri yok etmekte olan yayınları izleyebilmek için bilmem ne teknolojisi çıkmış diye bu saçma cihazlara servet yatırmaları.

salonlarının en gösterişli dekorasyon objesi olarak televizyonu kullanmaları.

o televizyon zihnini ele geçiriyor, beyin hücrelerin ölüyor. sorgulamayı ve düşünmeyi unutuyorsun. sana sunulan şey "haber" başlığında sunuluyor diye ciddi ve önemli içerik diye inanmışsın.

allah hakkı için kapa artık şunu!

arkadaşlar, pandemiden önce çocuğu okuldan almaya gittiğim bir gün, benim çocuğumdan yaşça büyük bir alman çocuk vestiyerde popoma vurdu ve güldü. hemen peşinden aynı yaştaki rus çocuk bunj yapmaya yeltendi, çünkü almandan yüz bulmuştu. öyle bir baktım ki cesaret edemedi. çocuklara dedim ki sizi ailelerinize söyleyeceğim. alman çocuk dedi ki: benim aileme ulaşamazsın, tanımıyorsun. dedim ki: sen görürsün.

pek tabii 5 yaşında çocukların popoma vurması taciz değil. ama,

*çocuğun bunu şaka yollu bile olsa asla yapmaması gerektiğini o yaşta öğrenmesi gerekiyor.

*çocuk bunu yapıp gülerek başka bir çocuğu da teşvik ediyor.

*benim çocuğum bu çocuklarla aynı sınıfta okuyor.

ertesi gün, anaokulunda sadece 6 ay çalışıp bunun 4 ayı gelmeyerek beni türklüğümden utandıran türk öğretmene durumu anlattım.

tepki olarak güldü. bakın bu türk almanyada doğup büyümüş bir türk. yabancıları görünce yüzünde güller açan, beni görünce tepki vermeyen ve benimle herkesin içinde türkçe konuşmak istemeyen sebep olarak da idarenin kızdığını söyleyen bir türk.
kendisinden sonra başlayan dünya iyisi başka bir türk ise kesinlikle idarenin türkçe konuşmamalısın demediğini, istediğim zaman türkçe konuşabileceğimizi söyledi.
avrupa birliği yasalarına göre her insan kendi anadilini konuşma hak ve hürriyetine sahiptir.
6 ay çalışır gözüküp, 4 ay işe gelmeyen bir de yalancı ve sizi salak yerine koyuyor yani.

neyse bu türk dedi ki grup öğretmenine söyleyeceğim. bu bir alman ve ırkçı bir alman. alman çocuğa "günaydın canım" derken türk çocuğun yüzüne bakmayan, asla bir göçmeni kucaklamayan cinsten.

ertesi gün bu ırkçı alman benden çocuklar adına özür diledi. ve çocuklara da özür diletti. dedim ki, bakın benim için sorun yok ama bunun yanlış olduğunu öğrenmeleri gerekiyor. lütfen kime yaptıklarını söylemeden ailelerini de bilgilendirin. çünkü ben, çocuğum böyle bir şey yapsa bilmek ve uyarmak isterim. utanç duyarım böyle bir durumdan.

dedi ki: çok doğru söylüyorsunuz, ben sabah aileleri görmedim ama bugün almaya geldiklerinde söyleyeceğim.

daha sonra bir doğum gününde, alman olanın annesi gelip benden çok özür diledi. onunla konuşup sordum, size yapmış. kusura bakmayın dedi. dedim ki bakın, benim için sorun değil. önemli olan onun düzgün bir çocuk olarak yetişmesi. ben bu sebeple size bildirilmesini istedim. çok teşekkür etti.

rus olanın ailesinden böyle bir geri dönüş olmadı.

sonra bunu almanya'da doğmuş büyümüş bir afrikalıya söyledim. o da güldü.

bakın türk, rus, afrikalı güldü.

alman ciddiye aldı.


almanlar, haftalık televizyon dergisi alırlar ve seçtikleri programları izleyip kapatırlar.

çıplak güneşlenen birilerini görseler bile bakmazlar.

ahlak öyle önemli bir şeydir ki, almanya'da yaşamış ve bir sürü eksiklik, kusur görmüş bir insan olarak size garanti ediyorum, eğer içsel olarak bunu ruhunuza işlerseniz, tüm ülke bunu yaparsa…savaşa vs gerek yok. dünyanın hakimi oluruz.

çünkü ruhlar olgunluklarına göre yer bulur. sokratesi öldürebilirsiniz ama asırlar geçer ona ve fikirlerine saygı duyulur. ölümsüz olur.

ahlak ve etik…bunlar neye ve nasıl inandığınızdan çok daha önemli iki şey. evet bir de iman gücünüz olursa yenilmez olursunuz, o ayrı. ama ahlak ve etik olmazsa kokuşursunuz.

sonra da başıma neden bunlar geliyor sürekli diye dövünüp durursunuz.
güse güse
içkinin şişede durduğu gibi durmadığı gerçeği.

yüksek lisans yaparken aldığım bir derste dünya iyisi, çok güzel ve akıllı bir türk kızıyla tanıştım. bu hüzünlü bir kızdı. zaman içinde samimi olduk ve ben hüznün sebebini öğrendim.

beraber inşaat mühendisliği okuduğu bir erkek arkadaşı vardı. mezun olduklarında aileler tanışmış ve evlilik kararı alınmıştı. ancak bir akşam bu kıza bir telefon geldi. telefondaki kişi polis olduğunu ve erkek arkadaşının (ismiyle) kaza yaptığını, telefonundaki son arama kendisine ait olduğu için onu aradıklarını söylüyordu. bu güzel kız için hayat, o telefondan sonra değişmişti.

erkek arkadaşı uzun süren yoğun bakım tedavilerinden sonra, hiçbir şey hatırlamayan, özel hortumlarla mamayla beslenen, konuşamayan, sadece kız arkadaşını görünce onun adının baş harfini söyleyen bir bebek gibi taburcu olmuştu.

bakın daha da samimi olunca bana erkek arkadaşının bazı videolarını gösterdi. kendisi, bu hayatını birlikte yaşama planı yaptığı insana vefasından bir an bile bırakmamış, düzenli olarak, başka şehirde yaşayan ailesinin yanında erkek arkadaşını ziyaret etmişti. ondan bahsedince gözyaşlarına hakim olamayan bu güzel ve akıllı kızın acısının bir sorumlusu vardı:

sarhoş bir şekilde araba kullanan başka bir genç.

bakın ne hapis cezası, ne maddi tazminat bu vicdani yükü karşılamaz. tabii vicdanınız varsa.

ailenin durumu iyiydi. maddi bir sorunları yoktu ve çocuklarına en iyi şekilde bakıyorlardı.

ama düşünün ki bir çocuğu yetiştirip, meslek sahibi yapıyorsunuz, sevdiği kızla evlendireceksiniz…

sakat kalarak size bağımlı hale geliyor.

sebep; biri zevk için sarhoş oldu ve trafiğe çıktı.

bu anne babanın hakkını ödeyebilir misiniz? o genç adamın çalınan hayatının telafisini yapabilir misiniz?
o kızın gözyaşları ve yıkılan dünyası?

bakın ben öyle bir insan tanıdım ki, sarhoş bir şekilde çevirmeye takılıp ehliyeti alınmış ama yine içiyor ve yine araba kullanıyor. bu şekilde ehliyetsiz ve sarhoş olarak çevirmeye takılmadan gece yaptığı seyahatleri başarıymış gibi anlatıyor.

bu kişiyi istanbul vali yardımcılığı yapmış bir chpli yetiştirmiş.

kendi oğlu olduğu için her dediğini yapmış. her torpili yapmış. ev almış, araba almış…

ve sonuç bu olmuş.

kötü bir insan değildi, seviyordum onu. çok iyi anlaştık. ama düşüncesiz bir insandı ne yazık ki…ve suç kendisinde değil sadece. aile onu, bu hayata alıştırmıştı. başarısız olduğu her alanda onun için yeni bir kapı açmışlardı.

lütfen içki içtiyseniz araba kullanmayın. bu bir marifet değil. insanların hayatları sönüyor.
10 /