bazı acı gerçekler

2 /
güse güse
kültür varlıklarını koruma kurullarının yıllarca işlerini hakkıyla yapmamış olması.

en son yakın zamanda buralara operasyonlar düzenlenmişti. müdürler gözaltına alınmıştı vs. son durum nedir bilmiyorum.

ben babamın iş takibi yaptığı zamanlarda yaşadıklarına ve kendim staj yaparken tecrübe ettiklerime şahidim.
yaptığım staja istinaden kültür bakanlığı'ndan aldığım koruma uygulama denetim bürolarında çalışma iznim var.

babam iş takip ederken yüzlerine "siz miskinler tekkesinin bu çağdaki örneğisiniz" demiş. çünkü rüşvet almadan dosta çıkarmıyorlarmış.

bakın bunlar hep atatürkçü geçinen kimselerdi. dikkatinizi çekmek isterim.

benim kendi stajım sırasında gözlemlediklerim ise şöyle:

dosyaya bakış şu şekilde:

konuya bahis kültür varlığının sahibi var mı?

cevap var ise: sıradan halk mı? zengin mi?

sıradan halk ise, garibanın ara mahalledeki dökülmekte olan ahşap binasının çerçevelerini pimapen yapmasına izin verilmez.

zengin ise, her istediğini yapar.

cevap hayır ise: yani sahipsizse, sahibi bizsek, toplumsa ver izni gitsin. cebine de ne indirirsen kâr.

bakın boğazda kullanılmayan tarihi iskeleler var. bunların birinin dış görüntüsünü bozacak şekilde ilaveler yapılmış. buna izin verilmiş. dehşet verici bir durum bu.

bu iskele bir tarih. sen nasıl bunun böyle tahrif edilmesine müsaade edersin?

arkadaşlar bu yapılara çivi bile çakamazsınız izinsiz.

tarih korunmalıdır.

ama vatan ve millet caddeleri yapılırken yok edilen bir sürü camii, bizans suru gibi… iskeleyi de boşver gitsin.

halk uyanık olacak halk. hala kutsal emanetleri camilere saklayıp kapısına asker diken ismet inönü konuşulur. kimse vatan ve millet caddeleri yapılırken yıkılan camileri konuşmaz.

buraya defaatle yazdım. bir insanın bu hayatta sahip olabileceği en önemli haslet objektifliktir. bir yanlışı baban da yapsa eleştirmeli ve gereğini yapabilmelisin.

hz ibrahim boşuna allah'ın dostu sıfatını almadı. putperest bir ailede, put imalatçısı babanın evinde yetişmişti ve kendi aklıyla yanlışı bulup ailesine meydan okudu. allah tektir dedi. siz yanlış yapıyorsunuz dedi.

kendi sevdiğiniz insan yapınca susun. sevmediğiniz doğru olanı da yapsa konuşun. ne âlâ memleket. sonra da allah sizi affedecek, peygamber de şefaat edecek diye bekleyin. hadi allah'ın sonsuz rahmetini seçip şefaati atladınız diyelim. çünkü şefaati haketmek gerekiyor. allah'ın terazisi de inanılmaz hassas. bir taş atıp bir kuşu ürküttüyseniz önünüze gelecek. bunu da böyle bilin.
güse güse
kimi kimsesi olmayan gariban halkımızın yıllarca eğitimli diye kendini bir şey sanan doktorlardan çok çekmiş olması.

bakın 9 yıl avrupa'da kaldım. avrupa, türk doktorunun önünde saygı duruşuna geçsin.

ama hakikaten türk doktorlarının içinde, tıp mesleğini bırakın insanlıkla uzak yakın ilgisi olmayan çok kötü insanlar vardı, hala varlar.

bu doktorlara uygulanan şiddetler vs. bunlar hep bir birikim. sadece cehalet diyemezsiniz. vatandaşa inanılmaz kötü davranan, hakaret eder gibi konuşan, hor gören, hak yiyen, kimsesi yok diye her şeye hakkı olduğunu sanan, vatandaşın canına bile kast eden, fakiri bile özel muayenehanesine gitmeye zorlayan, oraya gitmeden hakkıyla bakmayan bir azınlık sebep oldu bu muameleye.

bir tanıdığımın kız arkadaşı çapa'da uzmanlığını yapıyor yıllar önce. bu kızın çok da modern bir adı var. genel cerrah olacak. tanıdığımla aynı evde yaşıyorlar ve bu kız her akşam gelip "bugün ameliyatta hata yaptık adam öldü, hocaya söyleyemedik", "bugün yanlışlıkla kadının şu organını da aldık" şeklinde cümleleri gayet rahat günlük sohbetin içinde, sanki çok normalmiş gibi anlatıyormuş.

benim tanıdık bir akşam isyan ederek "sen ciddi misin yoksa ben etkileneyim diye mi böyle şeyler anlatıyorsun" demiş. kız da bu tepkiye şaşırarak "gayet ciddiyim" demiş pişkin pişkin.

bu kız bir genel cerrah oldu.

arkadaşlar gariban insanımız, kimsesi yok diye, bu insanlıktan nasip almamışların elinde neler çekti neler.

benim bile başıma geldi böyle bir durum.

kardeşime alınması gereken bir kurul raporuyla ilgili bir ricada bulunmak üzere bir yönetici doktorun odasına gittim.
bakın rica ettim. dedim ki bu çocuğu biz her gün getiremeyiz. bugün tüm raporlar için bakılsın, sonra kurul ne zaman raporu yazarsa yazsın. bu olay, hükümetin her vatandaş şikayetine savunma yazdırarak doktorları zorlamaya başladığı bir dönemde, hükümet yanlısı bir yöneticiyle yaşandı.

yönetici, başörtülü eşi ve çocuğuyla makam odasında mutlu mesut yemek yiyordu. beni bir güzel tersledi. getireceksin her gün o senin sorunun babında.

kardeşim evden çıkmadığı, hiç okula gitmediği için bağışıklığı zayıf. hep kolay hastalanır. ayrıca uzun boylu ve kiloludur. annem ve babam yaşlanmış. her gün arabaya koy, arabadan tekerlekli sandalyeye indir bindir…bunlar çok zor işler. ben çalışıyorum, o gün izin alıp gelmişim. zaten iki hafta olan iznim hastane yollarında mı geçecek?

bakın şikayet edebilirdim, etmedim. bu yönetici doktora dedim ki: allah sizin de başınıza versin. neden uğraşıyorum size dil döküyorum anlayın.

bir anda beti benzi attı. bana böyle diyemezsin dedi.
ama dedim. halden anlamak zorundasın kardeş.
insanlara empati yapmak zorundasın.

sanıyorsun ki senin çocuğun sağlam diye başına hiçbir şey gelmeyecek. sen kendin hep böyle kalacaksın…ne insanlar bir kazayla benim kardeşimden beter durumlara düştü. biz yıllarca böyle bir sürü insanla karşılaştık, tanıştık. derdi olanlar birbirlerini buluyorlar bir şekilde

şimdi doktorlar kızıyorlar ya. onlar vatandaşa yıllarca bu muameleyi yapan meslektaşlarına kızmalılar. evet kurunun yanında yaş da yandı ama onları yakan, bu kötü, bırakın doktorluğu insanlıktan nasip almamış yaratıkların hareketleriydi.
hatırlayın yakın zamanda bir doktor başka bir doktoru öldürdü. bu da ibretti.

eline azıcık güç, kıdem, bir üstünlük geçen diğerini eziyor.

insanın insana saygısı olacak. kimse kimseden üstün değildir. kimse kimseyi, sağlık gibi bir konuda gariban diye, eğitimsiz diye, güçsüz, hakkını arayamaz diye ezemez. hakkını da yiyemez. sahibi var hepsinin. adamı duman eder.
güse güse
istanbul'un en zenginlerinin yaşadıkları semtlerde kaldırımlarda sıklıkla insan pisliği var.

bu ciddi bir uyarı düşünürseniz...

ama zenginlerimiz bunları göremiyorlar tabii. buraya yazmamız gerekiyor. çünkü onlar kaldırımların yayalar için olduğu gerçeğini, tüm aydın/uygar/gelişmiş/dünyayı gezip görmüş/!kültürlü (!!!) oldukları gerçekleriyle birlikte göz ardı etmiş durumdalar. insanları köle olarak kullandıkları, rahatları ve lüks düşkünlükleri uğruna ruhlarını sattıkları için körler.

bu zenginler kapılarının olabilecek en yakın noktasına yanaşan arabalarına biniyorlar ya da yalılarının önünden teknelerine binip gidecekleri yerde kendilerini beklemekte olan şoförlerinin (kölelerinin) sürdüğü diğer araçlarına biniyorlar. bunların vakitleri öyle kıymetli ki ( herbiri bir astrofizikçi) başka insanlar onları bekliyor. bu başka insanların tüm işleri güçleri zenginlere hizmet etmek. "buyrun efendim", "günaydın efendim" demek. onlara zengin olduklarını hatırlatmak.

tüm bu sebeplerle bu insan pisliklerini memleketi yürüyerek gezen ben görüyorum.

arkadaşlar almanya'da yaşadığım şehirde dünyanın gelmiş geçmiş en zengin insanının ailesi yaşıyordu. bakın bu adam papaları seçtiren, kralları finanse eden bir adammış. serveti günümüze çevrildiğinde bile onun kadar zengin insan yok.
biz evde konuşuyorduk bu aile hakkında. kesin bunlar özel uçaklarla, helikopterlerle geziyordur diye düşünüyorduk.

en sonunda öğrendik ki havalimanına servis yapan özel bir şirketin minibüslerini başka insanlarla birlikte kullanıyorlar ve tarifeli uçaklarla uçuyorlar. ( aynı servisi eşimin şirketi de kullanıyordu ve eşim de çok sık seyahat ettiği için şoförlerle ahbap oldu. böyle öğrendik.)

bu adam (jakob fugger ) zamanında dünyanın ilk toplu konutlarını yaptırmış (fuggerei ) ve fakir insanlar hala ilk yapıldığı zamanki tarifeden burada yaşıyorlar. (aylık kira 1 euro civarı. evet bir.) bu toplu konutlara turistler akın ediyor. çok da güzeller. burada yaşayanların her gün jacob fugger için dua etmesi şartı var. bir de genel giriş-çıkış saatleri vs. şehrin göbeğinde bir rüyada yaşıyor fakirler.

var mı bizim memlekette böyle bir zengin? yok. bizimkiler kaşıkla verse kepçeyle nasıl geri alacağının derdine düşmüşler.

arkadaşlar daha önce yazmış olmalıyım. zenginlik ruhla ilgili bir kavramdır. ruhunuz zengin değilse, paranız olsa da bunu düzgün kullanamazsınız. tek yapacağınız zenginim diye dünyaya ilan etmek olur. bir kıyafetim şu kadar, arabam şu marka, şuraları geziyorum, bunlarla görüşüyorum...

bu sırada evsiz barksız, akıl sağlığını yitirmiş insanlar sokaklarınıza pisliyor ve siz lüks içinde birkaç metre ötede atatürk, cumhuriyet gibi kelimleleri telaffuz ediyorsunuz. edebiliyorsunuz.
evet hakikaten bunu yapabiliyorsunuz.

ilahi komedya!
güse güse
bu sabah okulun çöpleri temizlemekle görevli hademesi kendisine her sabah hiç atlamadan selam verdiğim için teşekkür etti.
kimse beni görmüyor, siz bir kolay gelsin diyorsunuz ya çok teşekkür ederim dedi.
ağlamamak için kendimi zor tuttum.
siz olmasanız cemiyet çöker, çok kıymetlisiniz, tabii ki selam vereceğim dedim.
bana 'hocam' diyor saygısından. halbuki o hepimize bir hayat dersini vererek asıl hocanın kim olduğunu göstermiş oldu.

memlekette ruh sağlığı bozuk, cehaletten davranış bozukluğu yaşayan, kabadayılığı erdem sanan bir sürü insan var ve selam verdiğiniz kişinin başınıza bela olması olasılığı var. ama bu insanlar okula bağlı, maaşla çalışıyorlar.
bir de ısrarla çocukları okulun kapısına bırakmak isteyerek trafiğe sebep olan arabaları yönlendiren görevlimiz var. çok güler yüzlü. geçen sabah geç kaldım diye acele ediyordum, dalgındım. o bana seslenip selam verdi. çok memnun oldum.

arkadaşlar almanya'da ormanda hayatımda daha önce hiç görmediğim insanlarla selamlaşıyordum. bu insanlar gülümseyerek selam veriyorlardı, ben de aynı şekilde. sorarsanız biz müslüman ülkeyiz ve bizim peygamberimiz gülümsemek bile sadakadır demiş.

en azından erkeklerden rica ediyorum. hizmet sektöründeki emekçileri görünce selam verin. sürekli gördüklerinize hal hatır sorun. allah garip kulların yüreklerinde yaşıyor biliyorsunuz. ve biz bu koşullara doğduk diye bu insanlardan üstün değiliz, bir ayrıcalığımız yok. onlar da seçmedi hayatlarını biz de. çöpleri süpüren biz de olabilirdik.

gönülleri fethedin arkadaşlar.
başarılar.
güse güse
arabalar araba olalı, trafik kuralları konuldu konulalı böyle zulüm görmediler.

toplumdaki çürüme trafikte apaçık gözleniyor.

araba sürmek bir zevktir. almanlar pazar günleri antika arabalarını çıkarıp sürerler. tüm kuralları herkesin bildiği ve uyguladığı, insanların birbirlerini kolladığı bir trafik akışında seyahat zevktir.

tüm memleketin bu zevki tadacağı günleri görmek ümidiyle…
güse güse
insanların çocukları sadece "çocuğum var. ben de doğurdum" demek için doğuruyor olmaları.

bir tanıdığı vardı. evindeki görevlisi değişince, yenisi için şöyle demişti: "bu, çocukla hiç ilgilenmiyor. ilacını vermeyi unutuyor. öncekine hatırlatmama gerek kalmazdı, o kendi verirdi."

başka bir tanıdık da sabah için ayrı, akşam için ayrı bakıcı tutmuştu.

bir başkası küçücük çocukları bırakıp başka memlekete yerleşti. çünkü aşık oldu. ama sorsanız çocukları çok seviyor. para kazanabilmek için çocuklarını da kullandığı bir sürü proje deniyor. ( tabii ki insanlar ayrılabilir, başka birine aşık olabilir. ama bu annelikten vazgeçmeyi gerektirmemeli. çocukları bırakan, çocukları bırakmaya zorlayan her ikisi de hangi taraf olursa olsun suçlu. çocuğa karşı sorumluluk ölene kadar sürer.)

bir başkası bebek 2 aylık olmadan kariyeri için işe geri dönmüştü ve geç saatlere kadar çalışıyordu. anneliğini ispat etmek için sürekli sosyal medyada fotoğraflar paylaşıyordu.

şimdi bunlara sorarsanız "anne" ler. kesinlikle diğer tüm annelerden daha fedakar, daha düşünceli, daha ilgili olduklarını da ifade ederler.

bunların biraz daha seyreltilmiş versiyonları da var:

göğüsleri bozulmasın diye emzirmeyenler ya da emzirmek çok zor olduğu için erkenden emzirmeyi bırakanlar. geceleri uyanmaktan bıktığı için çocuk ağlasa da gidip sarılıp öpmeyenler… bebek birkaç gün içerisinde ağlasa da kimse gelmeyecek anlıyor ve artık ağlamıyor. kucağa alışmasın diye kucaklamayanlar. kimisi gitmek istediği konser için çocuğun düzenini alt üst ediyor. kimisi çocuğu doğunca annesini yanına alıp ona baktırıyor…

arkadaşlar çocuk büyütmek çok ama çok zor iş. lütfen böyle yapacaksanız doğurmayın. çocuklar, bakıcılar baksın diye doğurulmaz. karun kadar zengin de olsanız çocuğunuza kendiniz bakmalısınız. kendiniz ilgilenebileceğiniz kadar çocuğu doğurmalısınız. çocukla asli olarak ilgilenmesi gereken kişi annedir.

ne zamanki çocuk okul öncesi eğitime başlar o zaman siz de kendinize vakit ayırabilirsiniz. (bu zamana kadar da yardıma çok ihtiyaç var tabii ki. ama bu yardımlar günlük işlerin halledilmesi ve sizin çocuğunuzla daha çok vakit geçirmenizi sağlayan yardımlar olabilir. yemeğiniz, çamaşırınız, ütünüz, alışverişiniz, temizliğiniz…vb. bunları yapan biri olursa siz de çocukla daha iyi ilgilenir, tükenmezsiniz.)

marifet doğurmakta değil, sevgi, zaman, emek verebilmekte…

doğurup bu şekilde terk edeceğinize, sevginizi, ilginizi esirgeyeceğinize, çocuk özlemi duyunca gidin çocuk esirgeme kurumundaki minik çocukları sevin. onlarla ilgilenin.

bu bir sır değil. tilki bunu küçük prens'e söyleyeli çok oldu.

"işte sana bir sır dedi tilki, çok basit bir şey, gülünü senin için önemli kılan onun için harcamış olduğun zamandır."

antoine de saint exupery, küçük prens
güse güse
2022 yılında, hangi lüks arabayı alacağını aklı kesen ama minicik çocuklarına araba koltuğu almayanların var olması.

odaklandığımız tek şey arabamızın markası.

o, var olan emniyet kemerini bile takmadığın minicik çocuklar olası bir kaza anında camlardan fırlar. kemeri takılı olsa ya da sadece fırlasa vücudu hafif olduğu için canına bir şey olmayacak çocuk, cam hayati bir yerini keserse ölür. şimdi bunu okuyup içinden allah korusun diyorsun. ama allah kuran'da sürekli "düşünün", "akıl verdim kullanın" diyor biliyor musun?

bu insanların memleketten kaçan versiyonları almanya'da/avrupa'da araba koltuğu zorunlu diye alıyorlar. ama kemeri tam bağlamıyorlar, çocuk sıkıldı diye çıkarıyorlar. daha önce yazdım, çok yeni bir türk ailenin iki çocuğu öldü. kemersiz arka koltukta oynarlarken kaza oldu. camlardan fırladılar.

eğitimli kültürlü insanlar yapıyor bu hataları. koltuğu alıyorlar sonra sürekli çocuk sıkıldı diye çıkarıyorlar.

benim sürekli ağlayan bir çocuğum vardı. koltuktan çıkaracağım zaman arabayı durdurup çıkarıyordum. çocuk 6 yaşında. hala kendi araba koltuğuna oturuyor ve bu koltukta kemeri bağlı bir şekilde seyahat ediyor.
artık zaten ben bağlamayı unutsam kendisi uyarıyor "beni bağlamadın" diye.

ama memleketim insanlarının tek derdi konu komşuya, eşe dosta "şu marka arabam var." demek.
bunun için yaşıyoruz.

araba bir ulaşım aracıdır. sizi bir yerden bir yere güvenle götürmesi gereken bir vasıtadır. türkiye'de düzgün bir trafik yok. insanlar çok tehlikeli araç kullanıyorlar. trafikte ego savaşları yapıyorlar.

cehalet ateşliyor bizim arabaların yakıtlarını.

böyle bir ortamda bir de çocukları düşünemiyoruz tabii. kendi kemerini takmamak için kemer soketini kandıran vatandaş çocuğu düşünebilir mi? o beyinde buna yer yok.

o beyinde: kimin nesi var? kim ne almış? kim nasıl yol bulmuş? o nasıl yolunu bulacak da kolay yoldan para kazanacak? ne yapsa da işten kaytarsa? tuttuğu futbol takımının kaçırdığı pozisyonlar…vb. meseleler (!!!) öyle yer tutmuş ki…kendi çocuklarını bile düşünemiyorlar.
güse güse
eskiden stadyumlarda coşkuyla kutladığımız milli bayramlarımızın, şimdi sadece dijital platformlarda, bir görev gibi kayıtlarının paylaşılıyor olması.

küçükken çok sevdiğim yan komşumuz beni ve kızını alır, istisnasız her milli bayram kutlamalarını izlemeye stadyuma götürürdü. ben çocukken bana mücbir sebeplerle ananem baktı. onunla da stadyumlarda bayram kutlaması izlemişliğim var.

kendim de ilerleyen zamanlarda boyumun uzun olması sebebiyle bu kutlamalara bayrağımızı taşıyarak katıldım. aslında hep bando takımının majörü olmak istiyordum ama takımı çalıştıran öğretmen bu pozisyonu kızına kilitlemişti. sorun yok. bayrak, majörden de flamadan da önde gider. bana en onurlu görev nasip oldu.

yıllar içinde herkesin kendini bir atatürk sanması sebebiyle, hitabetle uzaktan yakından ilişkisi olmayan kişilerin iç bunaltan uzunluktaki konuşmaları hepimizi bıktırdı.

kutlama nasıl organize edilir, izlemeye gelenler nasıl coşturulur ve milli hisler uyandırılır gibi hususlara kafa yoran pek tabii ki olmadı.

biz de millet olarak tembellikten gitmek istemedik. herkese bir zul geldi kutlamaya gitmek. halbuki büyük bir heyecanla gidilmesi gerek. en önemli günler milli bayramlar.

derken derken geldiğimiz nokta: pandemiye bağlı olarak bayram kutlamasının okulda bile çevrimiçi yapılıyor olması. velilerin de bunun kaydını dijital platformlardan izlemesi.

en son ne zaman büyük bir kalabalıkla istiklal marşı okudum? lisede.

insanları gurur ve coşkuyla ağlatacak bayram kutlamaları gerekiyor memlekete.

öyle geçmiş tarihi dizi yap, bir oyuncu bölüm başına bilmem kaç bin tl alsın, gariban halk da televizyon başında çekirdek yiyerek yattığı yerden izlesin ve milli hisleri canlansın…olacak iş mi?

geçiniz.
sitarea sitarea
çocuk sahibi olma, yetiştirme konusunda eleştiriler savrulurken hep ağızlara sakız olan tarafın anneler olması.
çocuğun saçını anne değil de bakıcı abla yapmış.
bebek iki aylık olmadan işe dönmüş ama anneliğini ispat için fotoğraf paylaşıyormuş.
sabah ayrı, akşam ayrı bakıcı tutmuş.
emzirmek zormuş ya da memeleri bozulmasın diye emzirmiyormuş.
tarif edilen profiller baba evinde ayrı, evlendikten sonra ayrıca yok sayılan, hayatta çocuk yetiştirmekten başka tutunacak dalı olmayan canım kadınlarımızın tam tersi profiller. yani bir şekilde iş güç sahibi olmuş veya kendi bedenini, rahatını da düşünen, alışkın olduğumuz anne resminin biraz dışına çıkan kadınlar. ve bunun için eleştiriliyorlar. i̇şin tuhafı yukarıdakileri yapmasa saçını süpürge etse bu sefer de evde oturuyor diye arkalarından konuşuluyor. bunların üzerine çok şey söylenir de benim dikkatimi çeken şey özellikle kadınların bu konularda birbirlerine sallarken hiç babalardan bahsetmemesi. en iyi anne benim, en çok çocuğumla ben ilgileniyorum demenin başka bir yolu galiba. bu çocukların sadece annenin gayretiyle yapılmış olamayacağını hepimiz biliyoruz. gebelik için baba da lazım malum. eee neden anne şöyle anne böyle? baba mesela çocuğu iki aylık olmadan işe başladığı için asla eleştirilmez. neden? hayır emzirmekle ilgisi yok çünkü o erkek.
ayrıca babaları da işin içine katmaktan bu kadar korkmayın. insanin başına ne geleceği belli olmuyor. en büyüğü on yaşında olan dört kardeş annelerini covidden kaybettiler geçen ay. babaları önceden kimliklerinin yerini bile bilmiyorken şimdi anaokulu çantasına kadar hazırlayıp gönderiyor. mecburen. keşke mecburen olmasaydı.kadın hayattayken de biraz alakası olsaydı da hem bu kadar zorlanmazdı hem de kadının da yükü hafiflerdi.
üff neyse konu dağılıyor. zaten büyüyüp kendini bilecek bulacak yaşa gelene kadar bin tane şeyle baş edip yetişkin olduktan sonra da kadınların kadınlara yaptığı zehirli tıslamaları duymak çok sinir bozucu.
5
clitor eastwood clitor eastwood
disko topunu oluşturan şeylerin ayna parçası olması.
düşünsene; seni renkler, yansıtmalar ve gölgelerle büyüleyen, dans ve raks edişlerine daha bir şevkle mânâ katan şeyin aslında başka bir nesneden koparılmış, kesilmiş, kırılmış, ayrılmış onlar veya yüzlerce parçadan oluşuyor olması.

yaşam da böyle değil mi?
kişiyi mutlu eden bir bütünün; binlerce başka şeyden parçalar, genler, dnalar, huylar, elementler, alışkanlıklar, davranışlar barındırıyor olması.

"ben ne güzel, ben ne güzel işerim;
sabah güneşe karşı.."
güse güse
benim çocuğum teleskobun ters görüntü göstermesi sebebiyle sinir krizleri geçirerek ağlarken, sokaklarda pislik içinde anne babalarıyla çöp toplamakta olan çocukların olduğu bir ülkenin insanlarının "cumhuriyet bayramımız kutlu olsun", "yaşasın cumhuriyet" mesajları paylaşıyor olmaları.

hangi cumhuriyet? cumhuriyeti kim kaybetti de biz bulduk? nerede?
güse güse
paraya tapan mal sahiplerinin her bir metrekareden kira almak istemesi sebebiyle dev gibi alışveriş merkezlerindeki kadın tuvaletlerinde sadece 2 kabin olması ve insanların sıra beklemesi.

arkadaşım vatandaş zaten avm'de yaşıyor. çocuklarını bile ittirgit'e patene avm'de bindiriyorlar. kimisi ısınmaya gidiyor. zengin, fakir herkes avm'de hayat buluyor, sonra da ormanlar yanıyor diye ortalığı velveleye veriyorlar…

metrekare üzerinden kira geliri olan bu avmlerin tuvaletlerinin minicik tutulması işte bu sebeple…tuvaletten kırptığın metrekarelerle bir dükkan daha kazanıyorsun her katta. gelsin paralar sonra.

paraya bir tek siz tapmıyorsunuz yani.
2 /