bazı gariplikler

1 /
güse güse
bunlar beni derin düşüncelere gark etmiş garipliklerdir.

çocuk doktoruna ya da eczaneye gittiğimde, hemen üzüm şekeri denilen ve aynen bildiğimiz haplara benzeyen beyaz minik şeyleri çıkarıp çocuğun gözüne sokuyorlar. bir gün doktora dedim ki: " bunlar çocukların ilacın şeker gibi yenilecek bir şey olduğunu içselleştirmesine sebep oluyor. siz bir doktorsunuz lütfen bunu vermeyin."

ama anlamıyorlar, sürekli bunu hediye edelim diye çocuğun gözüne sokuyorlar.

artık kapıdan girerken lütfen üzüm şekeri teklif etmeyin ben vermiyorum diye belirtme gereği duyuyorum.

şeker büyüme hormonunu baskılıyor ve insanı aptallaştırıyor. ben çocuğuma kendisi talep etmedikçe şeker vermiyorum. talep ettiğinde de lindt %90 kakaolu çikolata veriyorum. 100 gramında 7 gr şeker var.
ama bir doğum günü vs varsa, ya da yanımızda biri pasta yiyorsa o noktada karışmıyorum. psikopat değilim. fakat gidip şekerlere para vermem.
mesela walkers shortbread 100 gramında 16 gram şekerle, eğer tatlı isterse vereceğim tek bisküvidir. içeriği de gayet temizdir.

aldığım her şeyin içeriğini okurum. çünkü türk, okur.

okumayı bildiği halde okumamak da başka bir garipliktir.
2
güse güse
bunlar bazen hakikaten insanın algısını zorlayan garipliklerdir.

avrupa kahveyi, viyana kapılarına dayanan osmanlı ordusunun geri çekilmesiyle, korkularından schönbrunn sarayına kapananların dualar etmeye bir son vererek gidip geride ne kalmış diye bakmayı akıl edebilmeleri sayesinde öğrenmiştir.

osmanlı ordusundan kalan kahve çuvalları sayesinde kahveyle müşerref olmuşlardır.

gelin görün ki ben batıda ünlü bir kalp kliniği tarafından yayınlanmış bir makale okudum. o zaman henüz karanlık, gücü gölgelemekteydi ve inanmıştım. kendi durumumun farkında değilim ki makalenin saçmalığını anlayayım. bu makalede türk kahvesi içindeki telve nedeniyle kalbe zararlı, espresso iyidir diyordu.

sonra karanlık yanla savaştım ve tekrar güce kavuştum. dedim: " ne diyorsunuz? "

arkadaşlar bırakın bu envai çeşit bizden öğrenilip farklı formlarda bize geri satılan kahvelere paranızı vermeyi.

şimdi istanbul'da olanlar ilk fırsatta hemen gidin eminönü'nden taze çekilmiş kurukahveci mehmet efendi kahvesi alın. alırken benim yerime de o kokuyu ciğerlerinize doldurun.

bir de viyana kapılarına dayanmış ve bunu yaparken kahve zevklerinden de ödün vermemiş orduda savaşmakta olan türkleri hatırlayın.

afiyet olsun.

güç sizinle olsun!
güse güse
okunma sayılarına bakınca, "herhalde bende bir sorun var ki bunlar çok az kişiye garip geliyor, ben normal değilim galiba, bir tek ben mi dünyayı ayağa kaldırmak istiyorum?, tek gözü açık ben mi kaldım?, nerede bu insanlar?" diye haykırmak istediğim gariplikler.

(bkz: #18154034)

(bkz: #18153982)

(bkz: #17882811)

ben bunların birini en yakın arkadaşıma anlattım. "tanrı kraliçeyi korusun" dedi. ben insanları kalben böyle terk edip meczup oldum. beni allah'tan başka kimse anlamıyor.
güse güse
altında yatan temel sebebin çok açık olduğu ama insanların düşünmeyi sevmemesi, bu neden böyle diye sormaması sebebiyle anlam veremediği ve anlam veremeyince de görmezden geldiği ve garip olarak adlandırılmış gariplikler.

israil'in filistin'e saldırması. bu çok garip değil mi?
yahudi toplumu gibi 2. dünya savaşında korkunç büyük bir trajedi yaşamış bir toplum, komşularına saldırıyor.

neden? hiç düşündünüz mü? ben biraz düşündüm.

bakın holokost beni çok etkilemiş bir felaket. öyle ki ben varşova'da büyük bir hüzün hissedip, şehri gezeceğime otele kapandım schindler s list izleyip ağladım. o şehirdeki yahudi gettoları, orada yaşamış insanların hala duyulmakta olan feryadı ruhuma çöktü. yıl 2014.

bu insanlar çok mağdur oldu. sadece yahudiler değil, engelli ve yaşlı insanlar, eşcinseller, çingeneler… ama büyük çoğunluğu yahudilerdi.

bu insanlar sadece katledilmedi. aşağılandı, insanlıklarıyla oynandı, içlerinde bir ümidi korumalarını sağlayacak bir algı ile iyi niyetleri suistimal edildi. yapılan şey hakikaten korkunçtu. korkunç.

yahudiler çok çalışkan ve giriştikleri her işte başarı yakalayan insanlar. neredeyse hepsi bir meslek erbabı. benim ispanya'da yaşayan çok değerli bir büyüğüm var. kendisi hem elektrik elektronik mühendisi hem ruha sürekli yatırım yapan bir iyi insan abidesi. ben onunla çok konuşurum. o iki çocuğunu da international school'larda okuttu. ve yahudilerle dostluk geliştirdi. bana şunu söyledi: " türk aile yapısına en uygun ırk yahudi ırkı. ben çocuklarımı sadece yahudi arkadaşlarıma emanet ettim büyütürken, onlar da bana."

evet yahudi toplumu çok düzgün bir toplum. çünkü bizim gibiler ve biz de öyleyiz.

ama savaştan sonra o hayatı, umudu, insanlığı yok edilmiş insanları için almanya'nın verdiği tazminatı kabul ettiler. almanya yıllardır ciddi miktarda tazminat ödüyor.

ben bir alman tanıdım. şöyle diyordu: " ne var ya? biz ne yaptık yahudilere? yıllardır para öde öde bitmedi. almanya'nın en zenginleri onlar, bir sürü banka, gazete onların. bunlardan nefret ediyorum, biz bunlara bir şey yapmadık."

evet çok acı. ben yaşlılığına vermek isterdim ama gençken de böyle olduğunu kendisini tanıyanlar söyledi.

sevgili dostlar allah kuranda size yapılan kötülüğün mislince kötülük yapma hakkınız olduğunu ancak affederseniz bunun karşılığının allah katında olduğunu söylüyor.

bunun derin manasını düşündünüz mü?

yahudiler, öldürülen insanları kadar insan öldürmeyi seçseydiler konu belki kapanırdı ama bu onları da zalim yapardı.

onlar parayı seçti. toprağı seçti. ve bu onları daha da zalim yaptı. öyle zalim oldular ki, o kamplarda ölen din kardeşlerinin bile ruhları azap içinde.

hayatta her şey para değildir. hayatta her şeyin karşılığını maddi olarak almayı beklemek sadece ve sadece çok düşük bilinçte insanların yapacağı ve sonucunda da asla iç huzuru bulamayacağı bir şeydir.

o insanlığıyla oynanmış ve buna rağmen son ana kadar umudunu korumuş insanların mağduriyetini para ile takas ediyorsanız, siz şeytanlaşırsınız. ve karşı taraf da ne var parasını ödedik der ve bu normalleşir. sözle özür dileniyor olması fayda etmez zira gönüller, kalpler, ruhlar daha mühimdir.

yahudiler affetmeliydi. bu karşı tarafı çok büyük bir mihnet altında bırakacak ve aslında çok iyi insanlar olduklarını dünyaya ispat etme gereği duyacaklardı.
ama onlar parayı seçti, karşı taraf da dünyaya ne kadar güçlü olduğunu ispat edebilmek için daha çok para sahibi olmayı… böylesi bir trajedinin faturasını parayla ödemiş olmak, bunu yapanı nasıl hislere sokar tahmin edebilirsiniz herhalde.

korkunç bir karma oluşturdular. hem teklif eden, hem kabul eden.

bu dünyaya ruhların olgunlaşması için geliyoruz. her ne hareket yapıyorsak yapalım, ruhumuzun tekamülüne faydası olanı, o an bize zor gelse de seçmeliyiz.

auschwitz kampından kurtulmuş psikiyatrist sayın dr. viktor frankl'ın insanın anlam arayışı kitabını okuyun lütfen. bu kıymetli insan o insanlığın sınırlarının zorlandığı yerde bile anlam olduğunu söyler.

kitabın 1983 yılında yazılmış önsözünde çok önemli bir noktaya değinir. başarı ve mutluluk hedef olursa sonuç hüsran olur ama daha yüce, daha herkesin hayrına, daha insani amaçlar için yaşarsanız o zaman bu ikisi gelir sizi bulur.

holokost mağduru her ruhu saygı ile anıyorum.
güse güse
prof. dr. oktay sinanoğlu'nun amerika'nın pek de matah bir yer olmadığını söyleyerek türkiye'ye gelmiş olmasını tamamen acziyetine bağlamakta olan ve psikolojik işkence yöntemleri konusunda da bilgi sahibi olmayan insanlara garip gelmemeye devam eden gariplikler. (diğerleri için başlığın altındaki tüm girileri okuyun.)

yıllarca beynimizi her gün 10bin adım atın diye yediler dostlar. bunun hakikaten ulaşılması zor bir hedef olduğunu, zaten yapamayacağımızı böylece makus talihimize küseceğimizi düşündüler.

ne yazık ki insanoğlu her zaman içinde bulunduğu müşkülleri içindeki yaratıcı güçle aştı. bunu unutuyorlardı. bir yerlerde birileri bu 10bin adımı yapmaya başladı. fısıltı gibi ondan ona yayılmaya başladı. bazı teknoloji firmaları adımsayarlar geliştirdi sonra bunlar akıllı telefon ve saatlere uyarlandı. ve bir anda insanların belli bir kısmı buna bağımlı hale geldi.

enteresan olan şuydu ki, insan hareket ettikçe daha da fazla hareket etmeye, daha sağlıklı düşünmeye başlıyordu. bu karanlık yanı rahatsız etti pek tabii.
bazı yazarların yazarlığın bir adabı olduğunu ve akıllarına gelen her şeyi yazmamaları ve eşeğin aklına karpuz kabuğu getirmemeleri gerektiğini bilmemeleri sebebiyle karanlık yan olmayacak işler planlıyordu çünkü.

sonra ben bir türk doktor izledim. aynen şunu söyledi: batıda hatırı sayılır kurumlarda yapılan çalışmalar göstermiş ki, aslında bu 10bin adım muhabbeti fasa fiso imiş, 7500 adımdan sonra artık sağladığı fayda değişmiyormuş.

bakın bizim kıymetli doktorumuzu bile buna inandırmışlardı.

dostlar ben tamamen zorunluluktan günde 20bin adımları görmüş bir insan olarak sizi temin ediyorum ki, o hareket düzeyine eriştiğinizde ve bunu düzenli yapmaya başladığınızda sahip olacağınız algı seviyesi sizi şaşırtacak.

çok basit, deneyin ve görün.

ayrıca dünya sağlık örgütü, bu sağlık için 10bin adım açıklamalarını yaptığında skalayı şöyle vermişti:

günde 2500 adımdan az – hareketsiz
2,500 ile 4,999 adım – limitli hareketli
5,000 ile 7,499 adım – düşük hareketli
günde 7,500 ile 9,999 adım veya işiniz yürümeyi gerektiren bir işse –kısmen hareketli
10,000 ile 12,499 arası – aktif
günde 12.500 adımdan fazla – yüksek aktif

yani 10bin adım bile sadece aktifliğin alt sınırıydı.

evet dostlar, güç sizinle!
korkmayın.
güse güse
bazen susmanın ve intikam derdine düşmemenin gücünü gösteren gariplikler.

annemin teyzesi hep kız çocuk istemiş. ama 5 tane erkek çocuğu olmuş. bir kızı olmasını o kadar çok istiyormuş ki yine hamile kalmış.

doğum için hastaneye gitmiş. o zaman tabii ultrason yok cinsiyet belli değil.
doğumuna, ruhunun istediği işi yapmamakta olduğu için, doğum yapmakta olan bir kadını bile tersleyen bir doktor gelmiş.
bu annemin teyzesini çok strese sokmuş. (eğer hamileyseniz doğum anında yanınızdaki insanların önemini hypnobirthing, marie mongan kitabında okuyabilirsiniz. )

altıncı çocuğunu doğuran bir kadın için doğumun çok kolay olması beklenirken, annemin teyzesi zorlanmış. doktora " lütfen beni ameliyata alın, bir terslik var hissediyorum." demiş. bir erkek olan ve hiç doğum yapmamış doktor, beş kez doğum tecrübesi yaşamış bir kadını daha da terslemiş, aşağılamış, mesleğini ondan öğrenmeyeceğini de eklemiş.

uzun uğraşlar sonunda zorlayarak, vakumla bebeği çıkarmış ama ne yazık ki dünya güzeli bebek, boynuna dolanan kordon nedeniyle, kafası mosmor ve ölü doğmuş. bebek bir kızmış.

annemin teyzesi çok neşeli, çok insancıl, çok hayat dolu, her zaman pozitife odaklanmış hakikaten çok iyi bir insandı.
o anda hissettiklerini buraya yazmama gerek yok. empati yapabilirsiniz.

sadece ağlamış ve bebeğine sarılmış. doktora tek bir söz bile söylememiş. etrafındakiler dava etmesini, tazminat almasını söylemiş. "evladımı geri verir mi bunlar" demiş. acısını yüreğinde yaşamaya başlamış.

yaşadığı yer çok büyük bir yer olmadığı için, bir iki yıl sonra, doğumunu yaptıran doktorun, yemek yerken nefes borusuna kaçan lokma yüzünden boğularak ve mosmor bir şekilde öldüğünü öğrenmiş.

bunu anlattığında doktorla ilgili tek bir kötü söz, oh olsun gibi bir imada bulunmadığını da ekleyerek, bu garipliğe son veriyorum .

iyi pazarlar
güse güse
bunlar oldukça garip ve insanın uykularını kaçırıyor.

daha önce kraliçe ve kocasının kanada'da bir çay partisinde bir grup çocukla ortamdan ayrıldıklarını ve sonra geri geldiklerinde çocukların olmadığını ve akıbetlerinin de bilinmediğini okumuştum.

sonra kraliçenin yargılanıp hüküm giydiğini ama kraliçe olduğu için cezanın infaz edilemediğini öğrendim.

anlamadığım, yüce kraliçe bir sıradan insanla evlense insan yavrusu doğmuyor mu? hepi topu insan değil mi? aynı tür değil miyiz? neden ceza onun için uygulanmıyor? ben zaten hukuk reformundan yanayım. kraliçemize layık bir ceza bulabiliriz. mesela çok sevdiği köpeklerini ona göre sıradan olan halka sahiplendirsek? at binmesine izin vermesek? ehliyet sınavına girme zorunluluğu getirsek? kafa kağıdı olmayan kraliçemize bir türkiye cumhuriyeti elektronik çipli nüfus kağıdı düzenlesek?

bence bunlar yeter de artar.

şimdi işin özü biz alıştık kraliçeye. onsuz da yapamayız hani.

bir de linkte garip başka şeyler de paylaşmışlar. ama bilgiler de kirli olabilir pek tabii.

mobile.twitter.com
güse güse
bazen karşı tarafın derin sessizliğe gömülmesiyle sonuçlanan gariplikler.

2015 yılında oturmakta olduğum binaya taşındım. yeni bitmiş bir inşaattı. almanya'da her apartmanın en alt katında bir oda büyüklüğünde kilerler olur.
iki mühendis bir arada olunca bu kilerde bir rutubet sorunu olduğunu anlamamız uzun sürmedi.

biz hemen motosiklet kıyafetleri gibi kilere koymuş olduğumuz değerli şeyleri aldık ve komşulara da durumu söyledik. ama onlar garip gözlerle baktı. haklıydılar. bizim kadar teknik bilgi sahibi değillerdi.

kış gelince binada rutubet problemi ayyuka çıktı. bir komşunun kilerdeki ayakkabıları rezil olmuştu. bunlar hemen yönetimi bilgilendirdi ve yönetim de bir mühendisin geleceğini söyledi. belirlenen saatte gittik ve biz de sorunu belirttik. ancak mühendis inatla bizleri suçladı, bazı garip tedbirler aldı. problem bir nebze azaldı ancak çözülmedi.

biz artık durumu biliyorduk, ona göre hareket ediyorduk. 2018 yılı itibariyle tüm komşular değişince, onlar da benzer sorunları tecrübe etmeye başladı. yine şikayet oldu tabii ki ve bize yine bir mühendisin gelip durumu kontrol edeceği bilgisi verildi. hem evlerde hem kilerde. belirlenen saatte evde olduğumuz halde bir şekilde bizim evimize gelemedi ve ben bir maille durumu bildirdim. bizdeki sorunları da fotoğraflarıyla yolladım.

bu yüksek mühendis kişi, yine tamamen benim suçlu olduğumu ve yapmam gerekenleri ( zaten yapmakta olduğum) belirten bir maille hem bana hem yönetimdeki görevliye cevap verdi.

o saate kadar hiç biz de mühendisiz dememiştik ama teknik bir cevap verme gereği duydum.
gayet detaylı ısı köprüsü oluşturan etmenleri ve çözüm yollarını yazdım. belirtilen tüm tedbirleri uyguladığım halde bu sorunların olduğunu söyledim.

yaklaşık 5 ay oldu. hala cevap gelmedi.

bekliyorum.
güse güse
bunlar bazen akla mantığa sığmayan ve kalbimi kıran gariplikler oluyor.

sevgili dostlar almanlar tatil yapmayı çok sever. öyle severler ki, bir almanın hava atmaktan hoşlandığı tek şey, yaptığı tatildir. bunun haricinde almanlar çok mütevazidirler.

dünyanın farklı yerlerine giderler, hiç gidilmemiş adı duyulmamış. sonra da bunu anlatırlar.

ben buna hayranım zira gezmek ve farklı kültürleri tanımak ruhu zenginleştiren bir şey. tabii gezmekten kasıt business class ile gideceğiniz yere uçup, havalimanında sizi beklemekte olan, kalacağınız otele ait özel araçla süper lüks otele girip, hiç çıkmadan 1 hafta bu otelde kalıp geri dönmek değil.

almanlar gider şehri gezer, yerel yemekleri yerler, tarihi yerleri görürler.

neyse pandeminin başında 300bin alman dünyanın farklı yerlerinden toplanarak ülkelerine getirildi.
sonra seyahat kısıtlamaları gevşetildi. ben sevdiklerimi korumak için avrupa'da tatil yaptım ama almanlar durmadı, koşarak risk bölgelerine tatillere gittiler.

haziran 2020'de seyahat izni verildiği an itibariyle türkiye'den gelen herkes negatif pcr testi yaptırmak zorundaydı. aralık 2020'de bunu türkiye de avrupadan gelenlere uygulamaya başladı.
( çok yerinde bir karardı)

ben geçen yaz her allahın günü, yaşadığım şehirde kaç vaka var diye bakıyordum. saolsun belediye de pozitif vakaların kaçı tatilden gelenler ve bu kişiler nerelerden geldiler diye açıkladı. almanlar istatistik sever. bakın türkiye'den gelen pozitif vaka sayısı tek tüktür. vakaların çoğu doğu avrupa ve almanların popülerleştirdiği avrupa ülkelerindendi.

ayrıca ucuz ve mükemmel tatil için türkiye'ye akın eden almanların kullandığı tur şirketlerinden birisi devlete baskı yaptı ve ege'de 3 şehir risk bölgesi olmaktan çıkarıldı ki almanlar rahatça tatil yapsın ve alman tur şirketi de batmasın.

buraya kadar her şey normal değil mi?

sonra, çok yeni almanya'nın en ünlü bankasında yönetici pozisyondayken almanlar tarafından hiç hoş karşılanmayan bir şekilde 4.5milyon euro ev kredisi almış olduğu ortaya çıkan sağlık bakanı, pozitif vakaların çoğunun türkiye'ye akraba ziyaretine ve tatile giden türkler yüzünden olduğunu açıkladı. ben baharda iki kere gittim geldim, hiç corona olmadım.

şahsen bu açıklamaya çok kırıldım.
bakın alman hükümeti risk grubu vatandaşlarına filtreli maske kuponu dağıttı ve bu postalama işleminde yanlışlıklar oldu. sayın eyalet başbakanı markus söder gibi bana da yanlışlıkla kupon geldi. ben sağlık bakanlığını arayıp risk grubu olmadığımı ve iade etmek istediğimi ifade ettim. görevli geri yollamamamı zira karmaşa olacağını, kullanabileceğimi söyledi. ama ben risk grubu değildim bu haram olacaktı. risk grubu olan kupon almamış tanıdıklarıma verebilir miyim dedim. tabii dediler. ama tanıdığım tüm risk grubu insanlar kupon almıştı ve bu da hak yemek olacaktı. ben de kuponları yırtıp attım.

en yakın türk arkadaşım dahi " senin şu gösterdiğin hassasiyeti kimse göstermez, ne kadar düzgün bir vatandaşsın." dedi. evet çünkü ben türk vatandaşıyım ve müslümanım.

birkaç ay sonra türkiye'den gelen türkler vakaları arttırdı açıklaması…bana bu yapılır mı?
1
hurrianes hurrianes
hiç düşündün mü, sen hiç bilmesen, farkına varmasan bile, yaşamayı hayal ettiğin en mutlu gününü, şu berbat hayatının en mutlu anını çoktan yaşamış olabilirsin ve geleceğinde hastalık ve acılardan başka bir şey olmayabilir.''
acarabi acarabi
allah neden kendi yarattığı ve meleklerinden daha üstün kıldığı insanlara lanet eder?
ihtiyacı mı var?
size de garip gelmiyor mu?
acarabi acarabi
madem insanoğlu şeytandan daha zeki ve daha üstün, o zaman neden milyonlarca yıldır (veya yüzbinlerce yıldır) insanoğlu devamlı şeytanın akıl oyunlarına mağlup oluyor?
yoksa insanoğlu şeytanla eş varlıklar olmasın sakın, yani bu devamlı kandırılmışlık olgusu insanoğlu istediği ve işine öylesi yaradığı için olmasın...
size de garip gelmiyor mu?
neyçırsever neyçırsever
maddenin oluşması. enerji maddeye nasıl dönüşür lan!? hadi onu geçtik, enerji nereden gelir? zaman işin içine girince uzay da giriyorsa, bilinç neden hemen maydanoz olur? ya da salça?
paradoksyasayanadam paradoksyasayanadam
güneş neden dünya'ya müdahale etmiyor sorunsalı?

bilindiği gibi güneş dünya'nın ısı ve ışık kaynağı, ayrıca dünya'nın yaşamı ona bağlı. tüm çağların ve dünya'da zamanın başlaması güneş'in iradesi ve kararıyla olmuştur. samanyolu galaksisinin zamansız boşluğunda güneş oluştuğunda onun da kendine bağlı gezegenler yaratacağı biliniyordu. ancak güneş bunların arasında bir gezegen üzerinde tüm gücünü ve irfanını kullanarak milyarlarca yıl bir amaç için uğraştı, yaşam işte böyle doğdu. ve bir ay yarattı, ondan dünyanın ışık almadığı yerlerine yıldızların en güzeli olmasını istedi, oldu da. ancak dünya'nın en muhteşem canlısı insan doğduğunda ona hediye olarak kendi ışığından verdi ve onun ışığıyla görmesini istedi, bu canlı diğerlerinden farklı ve güçlüydü. kendinden büyük canlılarla girdiği mücadeleleri kazanıyor ve kendine yaşam alanları yaratıyordu. toplu halde yaşayıp çoğalabiliyor ve dünyaya yayılıp kendi hegamonyasını kurabiliyordu. i̇nsanın akıl yönünden yüksek olması şüphesiz dünyayı ve güneşi galaksinin merkezi konumuna getirdi.

güneş, ışığının doğrudan gittiği veya dünya'nın arkası dönük haldeyken ışığını yıldızlarla ve ay ile gönderdiği dünyada olup biten her şeyden haberdardır. ve zamanın yaratıcısıdır. ay'ı da bu zamandan bağımsız yaratmamıştır.

dünya'nın ve insanların yaratıcısı güneş, gün ve gece ışığıyla bizi görür ve kendini de gösterirken, insanların kendine görünmeyen tanrılar yaratması oldukça ironik değil mi? şüphesiz güneş'e de inananlar vardı ve var. ancak güneş'in insanların görülmeyen tanrıları gibi inanılmaya ihtiyacı yoktur. çünkü o vardır ve insanlar ve canlılar onu görür ve ondan beslenir.

peki onun büyük çabayla yarattığı dünyasının dağlarını düz eden insanlara karşı dur deme gücü yok mudur?
dünya'yı kirleten, türleri yok eden, kendiyle bile barış içinde yaşayamayan bu türe karşı bir şey yapamıyor mu? güneş neden dünya'ya ve insanlara dur demiyor?
çünkü bu ve benzeri sorular biz insanların aklıyla sorulabilecek sorulardır sadece.
güneş dünya'yı bir amaç için yaratmamış, dünya'ya ve canlılara bir ufuk çizmemiştir. o kendi gücüyle yapabileceği en güzel şey olan canlılığı yaratmıştır. i̇nsanın aklıyla değerlendirdiği iyi ve kötü kavramları güneş'e çok uzak kavramlardır. i̇nsanların birbirlerini öldürmesi, rüzgarın bir yaprağı alıp başka yere bırakması gibidir ve bu sadece bir olaydır, buna ne iyi ne kötü diyemeyiz. olmuş, oluyor ve olacaktır. i̇nsanlar ancak kendi aklıyla kötü olduğunu düşündüklerini kendileri bir şey yaparak değiştirebilir.
güse güse
bunları sadece ben mi fark ediyorum, bu kadar mı yalnızım şu evrende diye düşünüp durduğum gariplikler.

neyse ki akıllı avrupalılar var tanıdığım. onlar da benim gibi düşünüyor.

çinin nüfusu milyarı geçkin. salgının başladığı wuhan şehri 11 milyon nüfuslu galiba, eyalet hubei ise 60 milyon.

koca çinde 90bin küsür vaka var. adamlar salgının en başında işi bitirdiler.

herkesin hayranı olduğu "batı batı batı" diye uykularında bile sayıkladığı amerika, avrupa milyonlarca covid vakası açıkladı.

pandeminin başında merkel çıkıp nüfusun şu kadarı enfekte olacak, hastaneler şu kadar yetersiz, bu yüzden dikkat edin diye açıklama yaparken instagramına bir yorum yazmıştım. çin'i beğenmiyorsunuz ama bir çin kadar olamıyor musunuz? neden bunca insan ölecek diye açıklama yapıyorsunuz? neden insanları korkutuyorsunuz?

yorumumu sildiler.

arkadaşlar almanya pandemi süresince fransadan bir sürü hasta aldı hastanelerine.

almanyada yeterli hastane var.
bu neyin kafası ben anlamadım?

burada vefat eden babamın kuzeninin alman eşi, isviçrede bir grubun üyesi. düzenli mektupla bülten alıyor. aydın insanlardan oluşan bir grup bu grup.
bu bültenlerde bizi ilgilendiren konular olunca bize getirirdi ve okuturdu.

mart 2020'de de ocak 2020 bültenini getirdi. orada bunun planlı olduğu, özellikle yapıldığı, virüsü kendilerinin hazırladığı yazıyordu.

yani olaylara şöyle bir uzaktan bakınca da hakikaten öyle.

bu noktada da planı bozan çin'e sonsuz teşekkürler.
fransa kadar nüfusu var eyaletin. tüm nüfusa yayılmadan işi bitirdiler.

ya da plan tam tersi miydi? çin'in zaten baş edeceğini biliyorlardı da, kendileri neredeyse her şeyi çinde ürettikleri için, gidip gelen batılılar virüsü getirsin ve salgın sebebiyle çinden nefret edilsin mi istendi? ne oldu? asıl hedef kendi insanları olabilir mi?

yani türkiyeyi 2020 yazında risk listesinden çıkarmayan ama bir tur şirketi hükümete dayatınca egede 3 ili risk bölgesinden çıkaran insanlardan bahsediyoruz.

ben tek başıma düşünmeye devam edeyim. siz de oturduğunuz yerden batı hayranlığına devam edin.

inanın hiç birinizin karşılarında sempatik davranmanızı bile hak etmeyecek bir zihniyetten bahsediyoruz. 9 yıl içlerinde yaşadım. tatillerimi türkiye'de değil avrupanın başka yerlerinde yaptım çoğunlukla.

kendinize, ülkenize olan inancınızı nasıl da yitirdiğinizi görüyorum ama bunca psikolojik manipülasyona karşı koymak zor. bunu herkes yapamaz. bu yüzden de kızmıyorum.
1 /