bazı gariplikler

12 /
güse güse
bir çocuk sayesinde, daha önce tanındığından daha çok tanınır hale gelmiş hatta o çocuk yüzü suyu hürmetine hayatına birçok farklı alanda bereket yağmış birinin, para için, o çocukla reklamda oynamaması…

arkadaşlar çocuğun görüntüsünden hoşlanmadı belli ki firma…ama allah seviyor o çocuğu! o reklamda o çocuk olsa firma daha çok kazanacaktı halbuki.

bakın bu korkunç bir hareket… bunu bu şekilde yapalım diyeni de kabul edeni de allah'a havale ediyorum. gerekeni yapsın. amin.
güse güse
ilk başta gerçekten dikkat çekici ve değerli kişileri konuşturarak güven kazandıktan sonra toplumsal algıyı etkilemek için planlı olarak yanlış mesajlar veren insanları konuşturan bazı oluşumların varlığı.

birgün bu konuşmalardan biri önerilere düştü ben de açıp biraz baktım.

biri çıkmış çok kilo verdiğini ve bunun büyük başarı olduğunu anlatıyor. ama kiloları tüp mide ameliyatıyla vermiş. neresi başarı acaba?

arkadaşlar artık bu ameliyatları olmayanı dövüyorlar. o noktaya gelmiş.

çocukluktan itibaren hiç zorlanmayan, her dediği yapılanlar şimdi diyet yapmaya da uğraşmıyor. ameliyat için gün alıyor. o güne kadar daha da yiyor. sonra ameliyat olup hızlı bir şekilde kiloları veriyor.

herkes ameliyat sonrasını paylaşıyor ama ameliyattan birkaç sene sonrasından ses veren yok.

sevgili kardeşim, irade kasını annen baban geliştirmemiş. ama sen yapabilirsin.
şu hayatta iki kez çok kilo aldım. birinde hamileydim, ikincide diri diri mezara gömülmüştüm, çıkana kadar hareketsizlikten kilo aldım.

ikisinde de kendi kendime, ne bir diyetisyene ne de bir spor salonuna gitmeden, sadece yürüyerek ve evde spor yapıp sağlıklı beslenerek kilo verdim.

kendi kocam bana "böyle bir şeyi yapan birini hayatımda hiç görmedim. bunu iki kez yapmış birini ise dünya görmemiştir." der.

evet ben bunu yaptım. ben yaptıysam, sen de yapabilirsin.

dr. habib sadeghi amerika'da bu ameliyt endüstrisini desteklemek için, zaten saçmalık olan bmı değerleriyle nasıl bir gecede oynandığını, bir gecede fazla kilolu sayılanların nasıl obez kategorisine alındığını kitaplarında anlatır.

bmı değerleri bir saçmalıktır. önemli olan yağ oranındır. eğer sen, ideal kilondan fazla bir kilodaysan ama yağ oranın atlet seviyesindeyse zayıfsındır. bmı'ya göre ise fazla kilolu gözükürsün.

kas yağdan daha az yer tutar ama daha ağırdır. bu sebeple yağ oranı düşük/kas oranı yüksek bir kişi, kendisiyle aynı kiloda olup yağlı olan kişiden çok daha zayıf durur.

bu ameliyatlar yüzünden bir sürü insan öldü. bunları haber yapmıyorlar çünkü bu da voldemort sistemine hizmet ediyor. tüm dünyada bu ameliyatların yan etkileri gizlenip, çok iyi bir seçenekmiş gibi insanlara sunuluyor.

yapma, etme kardeş. içindeki yaratıcı güce inan. spor ve beslenmeyle dağları yerinden oynatırsın.
güse güse
1 hafta sonra indirimle yarı fiyatına satılacak ürünün, bugün neredeyse 2 katı pahalı satılması.

bu ne kadar iğrenç bir mantalite?

bakın çok ünlü insanlar var, bunlar bile indirim günlerinden önce ayırttıkları ürünleri, indirim günü gidip alıyorlar.
o indirimlerde gidip istediğinizi bulamamanız bu yüzden.

ben oldum olası kalabalık ve karmaşa sevmem.

avrupa'da özellikle black friday günlerinde mağazalar salı pazarı moduna geçiş yapıyor. bazen avmnin içinden geçiyorsam (iki farklı caddeyi birbirine bağlıyordu avm yaşadığım şehirde) görüyordum. hakikaten insanların o kıyafet yığınları içinde bir şey araması ne kadar itici!

bir ürünü beğendiysem gider alırım. indirim var diye niye gidip hiç aklımda olmayan bir şeyi alayım?

bunun bir de mağaza versiyonu vardı avrupa'da. bildiğiniz pazar mağaza olmuş. zincir bu.
tanıdığım bütün türkler buraya gidiyor.

artakalmış, satılmamış, iade edilmiş, defolu, kusurlu ne kadar ürün varsa mağazaya koymuşlar satıyorlar.

mesela 36 beden ya da 36 numara ayakkabılar bir arada. artık şansınıza ne denk gelirse alıyorsunuz.

ben bir ürünü sevdiysem bir süre beklerim. isteğim geçmiyorsa da gider alırım. indirim vs takip edemem. evet aldığım ürün 1 hafta sonra indirime girince dolandırılmış hissediyorum. çünkü dolandırılıyorum. satıcının adiliği ona haram olsun.

ama ben beynimi indirim düşüncesiyle meşgul edemem. düşünecek başka önemli şeyler var hayatta.

bu ne biçim düzen? indirimde bile kâr ediyorsun. o halde en baştan o fiyata sat. haram zıkkım olsun gerçekten.

evet bu konuda sinirliyim. bu sistem kesinlikle değişmeli.
güse güse
kendi ağzıyla "ben kitap okumuyorum." diyen insanların bile kitap yazmış olmaları.

pek tabii kendileri yazmıyorlar birileri onların adına yazıyor. evet böyle olaylar da var. parasını verince sizin için kitap da yazıyorlar, tez de yazıyorlar…parasını verince diploma da yapıyorlar…hangi okuldan isterseniz.

siz parayla her şeyi almak isterseniz, uğraşmak, emek vermek istemezseniz, sunulan hizmetler de bu yönde şekilleniyor.

arkadaşlar öyle mide bulandırıcı ki şu devirde kitap da yazmam, akademisyen de olmam.

tracy anderson istanbul'a stüdyo açarsa antrenör olmak isterim ama bak. o da baş antrenör falan değil. sıradan. bir de diğer antrenörlerin tüm sorunlarıyla uğraşamam. ben işimi yapar çıkarım. bakın tracy antrenörlerini 3 yıl eğitiyor. sonra derslere sokuyor. küçük görmeyin sakın. öncelikle bu eğitimi almak isterim. anatomiden başlar, fizikten çıkar kesin. tracy metoduyla ilgili konuları fizik kurallarıyla açıklar. öyle de kendini yetiştirmiş bir insandır.
ben bu eğitimi alırsam kendim de daha iyi yaparım hareketleri.
ayrıca tracy stüdyolarda nasayla tasarladığı bir zemin kullanıyor. ben bunu alıp şahsıma kurdurmaya kalksam yerim yok şu an, ayrıca stüdyolar belli sıcaklık ve nemde tutuluyor. bu ısıtma sitemleri nem vs. eve yaptırsam da stüdyo gibi olmaz.
ayrıca yıllık üyelikleri pahalı tracy'nin salonlarının. şimdi ben antrenör olursam bir taşla kaç kuş vuruyorum görüyor musunuz?
zaten her gün spor yapıyorum.
yalnız ben çocuğum okuldayken çalışabilirim. hayattaki en önemli şey evladımla ilgilenmektir. öyle çocuğumu heba edemem kendim antrenör olacağım diye. ama çalıştığım süre kadar para isterim. tam mesai çalışan kadar değil pek tabii.
ben çok adil bir insanım.

evet sevgili dostlar herkes kitap yazsın, akademisyen olsun, ülkenin gizli fetöcüleriyle ortak olanlar muhalefet olsun ve iktidarı eleştirsin.

ben sıradan bir antrenör olmak istiyorum. çok severek yaptığım bir şeyi yaparak para kazanmaktan güzel ne var?
güse güse
kadınların "girls night out" gibi sloganlarla bizzat voldemort tarafından topluma enjekte edilen akımlarla bebeklerini bırakıp geceleri buluşması.

tüm uçak seyahatlerinde bilinçaltına kazınan önce kendinize sonra çocuğunuza mantalitesinin kadınların beynine işlenmesi.

arkadaşlar 3 aylık bebeğini bırakıp çok uzak ülkelere tatile giden insanlar var.

ben evladımı bir an yanımdan ayırmadım. bir tek kez onsuz tatile gitmedim. akşam gidip kadın arkadaşlarımla buluşmadım.
bakın kocam defaatle gidebilirsin dedi. ama benim babam hep şöyle derdi: "gündüzün şerri, gecenin hayrından iyidir." tabii o bunu ben hep gece uzun yola çıkmak istiyorum diye diyordu ama ben bunu hayata uyguladım.

gündüzler çuvala mı girdi?
evladıma ben evde yokken bir şey olsa ben ömür boyu o vicdan azabıyla yaşayamam. arkadaşlarım pek tabii benim evime gelebilir, oturabiliriz. ama benim çocuğumun uyku saatinin şaşmaması, düzeninin bozulmaması her şeyden önce gelir.

ben çocuğumu bırakıp tatile gitsem, ruhum ve aklım onda kalacağı için tatile gitmemiş olurum. onu çok severek ve isteyerek, yüce allah'tan dileyerek dünyaya getirdim. üstelik benim çocuğum mizaç olarak hayli zor. ama buna rağmen benim başımla beraberdir. her yere onunla giderim. hayatta yaptığım her şeyi onun rahatı ve mutluluğunu düşünerek yapıyorum.

o, bu dünyaya gelmeyi seçmedi. ben istedim. öyleyse kendi kendine yetecek duruma gelene kadar onunlayım. ne zamanki artık gelişim sebebiyle bana daha az ihtiyaç duyar ben de çekilmeye başlarım yavaş yavaş.

önce siz değil, önce çocuk. önce kariyer değil, önce çocuk.

almanya'da kadınlar bebek sahibi olunca 3 yıl, yani çocuk anaokuluna başlayana kadar bebek izni yapabiliyor. bunun ilk yılında maaşının %80'ini alıyor. sonrası ücretsiz fakat işveren kadının doğum öncesi pozisyonunu korumak zorunda. sonrasında ise yine yasal haklarla yarım mesai çalışıyorlar. örneğin öğlene kadar ve haftada 1 gün boş şeklinde. yani devlet kadının çocuğuna bakmasını, yetiştirmesini ve bu sırada işinden gücünden olmamasını garantilemiş.
bu sistem daha da iyi olur mu? olur. mümkün olan her işyerine kreş, anaokulu yaparsınız. kadınlara eğer arzu ederlerse evden çalışma imkanı sunarsınız. 1 yıl değil 3 yıl maaş verirsiniz. amaç kaliteli nesiller yetiştirmek. fakat burada sistemin sömürülmemesi hayati. iyi niyet kötüye kullanılmamalı. bu şekilde olursa da caydırıcı yaptırım olmalı.
güse güse
yürüyüş güzergahım üstündeki gariplikler.

öncelikle bazı apartmanların ve dükkanların önü hortumla yıkanıyor. hayatında hiç duru su görmemiş insanlar varken insanlar suyu kaldırım yıkamak için israf ediyorlar.

bugün yaya yolunun ortasına, nasıl izin alıp da yapılabildiği belli olmayan restaurantın görevlisine sonunda dayanamayıp bir yapı marketten tazyikli su aparatı almasını söyledim. sırtına takıyorsun, basıncın yardımıyla, su hem daha iyi temizliyor hem tasarruf ediyorsun.
(bizim insanımız tazyikli suyu tasarruflu nasıl kullanacağını bilmiyor, oldu da tazyikli sistem yaptı, su miktarı değişmeden sadece daha da güçlü hale getirerek kullanıyorlar.)

adam almış eline hortumu, etrafa bakarak kaldırım yıkıyor. almanyada bu işi belediye yapar. kaldırıma sığan küçük arabalar vardır. bunlar bir yandan süpürür bir yandan suyu idareli kullanan bir sistemle kaldırımı temizler. araba geçtikten sonra yer ıslak olmaz. temiz olur. su tasarruflu kullanılmıştır. tabii bu iş için kaldırımların tüm memlekette bir standart yakalaması gerek.

adam sen de kimsin, ne anlarsın der gibi, iğrenç bir sırıtmayla yüzüme baktı.
bakın ben bu mekanın bağlı olduğu belediyede çalışsam ilk iş, suyu israf ettiği için işletme ruhsatını iptal ederim. sonra bakarım bu adam yaya yolunun ortasına bu mekanı nasıl açmış? kesin kaçak. bir güzel yıkarım. yayaya açarım burayı. (bağlı olduğu belediye chpli.)
ama tabii bu pişkin sırıtışlı adam kesin sağlam bağlantılara sahiptir. bir sürü insanı parayla susturmuştur. yaya yolunun ortasını zapt etmesinden belli. bunu iktidar yapsa tefe koyar çalarlar.

bir adet de apartman görevlisi var. apartmanı sildiği pis suyu kaldırıma döküyor.

arkadaş sokak çöplük mü? git tuvalete bir yere dök. ben pis suyun üstüne her sabah basmak zorunda mıyım? üstüme sıçrıyor!!
bu kadar da düşüncesiz olunur mu?
güse güse
çocuğuma kendi soyadımı veremiyor oluşum.

arkadaşlar benim bir tek kardeşim var. o da bildiğiniz üzere engelli. babamın soyadı benimle devam ediyor. ama çocuğuma veremiyorum.

ispanya'da insanlar hem annelerinin hem babalarının soyadını taşıyorlar ve çoğu ispanyol kadını evlenince kocasının soyadını almıyor.

türkiye'de de mahkeme kararıyla kadınlar sadece kendi soyadlarını taşıyabiliyorlar. bu harika bir hak.
ben evlilik kurumunu önemsiyorum ve çocuğumla aynı soyadını taşımak istiyorum. kocamın soyadını alırım ama kocam kadar çocuğa soyadımı vermek benim de hakkım.

kocam bunu söylediğimde sinir krizleri geçiriyor. kendisi güya çok iyi eğitimli, atatürkçü ( olduğunu sanıyor), dünyayı görmüş...
ama yobazlık eğitimden, görgüden, dini ve siyasi görüşten bağımsız. kendisi baba soyadımı bırakmam için de zorladı. sonra başkalarının yanında söylediğimde ben öyle demek istemedim diye lafı çevirdi. gizli bir yobaz bu.

ben o çocuğu karnımda taşıdım, binbir zahmetle doğurdum, her anımı onu düşünerek yaşıyorum. biri soyadını verecekse en çok benim hakkımdır. allah biliyor.
ayrıca babam böyle bir hak olsa çok sevinir.
onunda hakkı bu sevinç. bir oğlu var o da özürlü. yazık değil mi? benim babamın hakkı değil mi?
acarabi acarabi
ülkemizde gerçekten demokratik bir yönetim sisteminin yanında insan haklarının da sonuna kadar kullanıldığını zannedenlerin avrupa ülkelerinden örnekler vererek toplum mühendisliği oyunu oynamaları.
hele cümle aralarında muhalefet partisine sataşmadan da yazamıyor ise...
hakikaten garip!
tanımos: yaşadığı şehirde son 30 yılda yüzlerce milyar dolarlık haksız imar rezaletlerinden habersiz -güya- yazmanın dayanılmaz cazibesi.
güse güse
hristiyanların kendi dinlerini anlamamış olması.

arkadaşlar hz isa bir peygamber ama asıl peygamber hz meryem. mucizesi de oğlu.

hz. meryem, hz. isa'dan önce de çok inançlı, sürekli ibadet eden, oruç tutan ve riyazatta kalan bir insandı. allah da ona bir mucize olarak hz. isa'yı verdi. ama o devirdeki insanlar bu kadar inançlı ve düzgün bir insan, hz. isa'ya babasız hamile kaldı diye demedik laf bırakmadılar. türlü iftiralar attılar. bu bir mucize demediler.
sonra doğum yaptığında hz. meryem'e susması söylendi. o sustu bebek konuştu. bebeğe inandılar da anneyi hala algılayamadılar.

sevgili dostlar, yetmedi gittiler hz. isa'ya allah'ın oğlu dediler. baba-oğul-kutsal ruh diye bir üçleme uydurup tüm yobazlıklarıyla hz meryem'i bu üçlemenin dışında bıraktılar. çünkü onlar da tüm dünya gibi kadın düşmanıydı hala öyleler. sadece bunu çok iyi gizliyorlar. dışarıdan anlaşılamıyor.

yüce allah ise bu işi düşünebilen kulları anlasın diye gizledi.

bakın kuran-ı kerim'de hiçbir peygamberin ailesi adına sure yoktur. ama hz. meryem'in ailesi adına sure vardır. al i imran suresi.

yetmez yüce allah hz.isa'yı sürekli meryem oğlu isa diye anar. annesini ondan ayırmaz.

biliyoruz ki adı bilinmeyen nice peygamberler geldi geçti dünyadan. hz. meryem de bunlardan biriydi. evet o hep mübarek anıldı ama mübarekliği hz. isa'dan dolayı değildi. hz. isa böyle bir anneye verilmişti.

zaten hristiyanların bu körlüğü kitaplarının dahi tahrif edilmesi lanetiyle karşılık buldu. yüzlerce incil vardı ve oturup dörde indirdiler.

hala da bu durumun farkına varmış değiller. çünkü insanların aklı kadın bir peygamberi almıyor. 2021 yılında bile almıyor.

allah kullarını kadın erkek diye ayırmamış neden peygamberler sadece erkek olsun?
bu ayrımcılık insanlara özgü.

evet dinlerini bile anlayamamış, hz. isa'yı çarmıha germiş, bir de bu anlayamadıkları dini kendilerince dünyaya kabul ettirmeye uğraşan, islamı beğenmeyen insanlar. bunlar mı ileri?
güse güse
insanların orucu uyuyarak geçirmesi.

arkadaşlar bu memlekette insanlar güya müslümanlar ama oruç tutmayı anlamış değiller. en iyisi "ben bugün oruçluyum" diye belirtir ve baygın baygın bakar. iş aksatırlar, halsiz görünürler, hafta sonu ise kesinlikle uyurlar.

bitap düşmüşlerdir, hava sıcaktır… bir sürü sebeple oruç gibi yüce allah'ın karşılığını ben veririm dediği ibadeti sabote ederler. bunlar namazı da düzgün kılmaz. çünkü zaten namazı düzgün kılsa oruç tutarken fişek gibi olacak. düzgün kılınan namaz tüm hayatı etkiler. mükemmel olur her işiniz.

benim babam kendimi bildiğim günlerden itibaren üç ayları tuttu. bakın ben başka kimseyi görmedim her yıl 3 ay kesintisiz oruç tutan. en son ben evlendikten sonra üzüntüden şeker hastası oldu "tamam baba, sırf ben 30 yılına şahidim artık tutma sağlığın söz konusu" dedim de üç ayları tutmayı bıraktı. ramazana devam etti.
ben doğmadan önce de bu şekilde tutuyormuş. bakın sadece üç aylarla kalmazdı. muharremin 10 günü, kurban ve ramazan bayramı sonrası…peygamber efendimizin tuttuğu tüm oruçları tutardı. ben babamın bir kez oruçlu diye sabah uyuduğunu görmedim. işe yürüyerek gider gelirdi. bu oruçluyken de böyle olurdu. ben kendimi bildim bileli babamı 5 kereden fazla evde namaz kılarken görmedim. tüm vakitleri cemaatle kıldı.
karda, buzda..uzun yoldayken hep namaza camiye gitti. oruçluyken de bu böyleydi. ben kısa günlerde sahura kalkmadan tutardım. o sahura kalkmak sünnet diye sahura kalkardı. sahura namaza yakın vakitte değil, daha erken kalkar. sabah namazına kadar uyumaz. namazını kılar eve gelir giyinir işe giderdi.

bu bana da geçti. ben almanya'da yazları oruç tuttum. kuzeyde olduğu için yazın günler oralarda uzun diye diyanet kabul yapmış. eğer diyanetin saatine göre açarsanız güneş batmadan açıyorsunuz. ben vakte uyarak tuttum.

madonna konserine viyana'ya gittim. deli gibi bir sıcak. gençler önümde lıkır lıkır soğuk içecekler içti, kocam ne olur tutma diye yalvardı. ben tuttum.
ama konsere de gittim. şehri de gezdim.

oruç ibadeti insanın harap bitap düşerek, ele güne ben oruçluyum diye ilan ettiği bir ibadet değildir. allah karşılığını ben vereceğim diyorsa, o'ndan başka kimse bilmeyecek şekilde tutacaksınız.
biri bir şey iç derse, ye derse benim midem kötü gibi sebepler ileri sürecek, son kertede niyetliyim diyeceksiniz.

ibadetini ilan eden, ibadetin mantalitesinden bihaber insanlardan olmamalısınız.

şimdiden allah tutacağınız oruçları kabul etsin. (eğer tutuyorsanız)
who can defeat him who can defeat him
insanlarla olan anilarimi dusundugum zaman, bu abi olur anne olur arkadas,sevgili olur hepsi ertesi gun ariyor. gecen gun uniden arkadasimi dusundum. 1 yildir konusmuyorduk ve ertesi gun aradi. cok garip. dusunce gucuyle ulasamadigim tek sey para :s anasini avradini... neyse bu gunler de gecer be rifat abi.
güse güse
hristiyanlara "biz hz. isa'ya ve gelmiş geçmiş tüm peygamberlere inanıyoruz. bizim peygamberimizin söylediğine göre hz isa tekrar gelecek." dediğimde gülüp geçmeleri.

arkadaşlar, bunlar bir de herkesi hristiyanlaştırmaya uğraşıyorlar daha kendi peygamberlerini sevmiyorlar.

insan hiç olmazsa "gerçekten mi?, ne diyor hz muhammed?" diye bir sorar.

bakınız ben almanya'dayken, bunların dağ bayır her yere astıkları çarmıha gerili isa figürünü görünce hz. isa'ya içimden selam verip, rahmet gönderdim.

bunlar benim kadar sevmiyor. insan peygamberini sevmez mi diyeceğim ama çarmıha germişler işte…
güse güse
insanların dini birikimlerini benim dedem şöyleydi, şuralıyım diye ifade etme gereği duyuşu.

insanın kendinin ne olduğu önemli. başka birinin bilgi birikimi akrabalık bağıyla sana geçmiyor.
bir sürü profesör var. zorluyorlar. çocukları yine de bir şey olamıyor.

nereli olduğunun da bir önemi yok.
benim baba tarafım aslen gelibolu'lu mesela. osmanlı zamanında karadeniz türkleştirilirken göç etmek zorunda kalmışlar. yerimizden yurdumuzdan edilmişiz. ben ailemin memleketinde ömrümde toplasak 6 ay ya kaldım ya kalmadım. gelibolu'ya da sadece bir kez gittim.

sonra benim babamın dedesi daha önce de yazdığım üzere çanakkale savaşı'nda yüce atatürk'ün cepheler arası gizli mesajlarını götürüp getiren atlı postasıydı. o atatürk'ü, atatürk o'nu çok severmiş. ve bu insan keramet gösteren evliya gibi biriymiş. ben tanıyamadım. babam zaten çok geç evlenmiş ve 9 yıl da çocuğu olmamış. nasıl tanıyayım?

hem çok dindar hem çok atatürk'çü biriymiş.

babannem 5 çocukla dul kalmış. çünkü büyükbabam ölmüş hastalanıp. çok güzel bir kadınmış öyle ki lakabı 'cici'ymiş. cici hala ya da cici kadın diyorlarmış. buna rağmen evlenmemiş. kocasından kalan malına mal katmış. 5 çocuğu büyütmüş. erkek gibi bir kadınmış.

zaten babamın iki amcası şehit olmuş vatan için genç yaşta. büyükbabamı da askere veriyormuş ninem, memurlar almamış çocuk bu, bunu da alırsak ocağın söner demişler. bunu daha önce yazdım.

köydeki evimizde kalan kuzenlerim içkiyi fazla kaçırdıklarında gece evin salonunda kuran okuyan insanlar görüp korkarlardı.

babam da oldu olası namazını kılan, tüm dini vecibelerini yerine getiren bir insan olmuş. ama babamın diğer kardeşleri babam gibi değildi. en dindarı, hatta herkesi illallah dedirtecek kadar dini kurallara uyan babamdı içlerinde.

ben de bu insanlar böyle diye bildiklerimi bilmiyorum. saatlerimi verdim, merak edip babamın bütün dini kitaplarını okudum. kendim dini kitaplar aldım. hala alırım. beni ailem zorlamadı arapça kuran okumayı öğren diye. ben kendim çok istedim. tam 23 yaşımda öğrendim. kendi isteğimle. yüksek lisans'a yeni başlamıştım.

birçok dindarım diye ortalarda gezen insana ve şaklabanlara meydan okurum ama insan öğrendikçe ne kadar bilmediğini anlıyor. ne kadar aciz olduğunu.

allah beni böyle yarattığı ve babam göbek bağımı marmara üniversitesi ilahiyat fakültesinin bahçesine çok iyi niyetlerle gömdüğü için olsa gerek bana bu merak, okuma ve öğrenme tutkusu kolaylaştı. kim var bu devirde çocuğun göbek bağını ilahiyat fakültesine gömen? herkes amerika ve ingiltere'deki üniversitelerin bahçelerine gömüyor. yine de böyle biri olmayabilirdim ve allah dilerse kafama bir tuğla düşmesine bakar her şey. bildiğim her şeyi bir anda unutabilirim.

allah yusuf suresinde der ki: "biz dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. her bilenin üstünde daha çok bilen biri vardır." (76. ayetten bir kısım)

bu alemde gelmiş geçmiş en bilgin insan hz muhammed (s.a.v.)'dir. çünkü o'na allah öğretmiştir. ve hz ali'dir çünkü o'nu peygamber yetiştirmiş ve öğrendiklerini o'na öğretmiştir.

bu sebeple hepimiz yerimizi bilmeliyiz. boş konuşmamalıyız.
güse güse
üniversitede asistanlık yapan insanların geçim kaygısı ve kaprisli insanların streslerini yaşıyor olmaları.

arkadaşlar bu akademik ünvanlar birer put. insanlar bunlara tapıyor ve sahip olduklarında da kafayı sıyırıyorlar. sadece o ünvanı alma hedefine yönelik bir akademik yaşam olur mu? akademisyen alanında ilgi duyduğu konularda herhangi bir kaygı duymadan özgürce araştırmalıdır.

bir kere amerika'daki gibi araştırmacı akademisyenler ve derslere giren akademisyenler ayrılmalı. herkesin ders anlatma kabiliyeti yok.
olmak zorunda da değil.
bir insan çok iyi araştırmacı olabilir. ki bu, daha hayatidir.

sonra bu ünvan olayları kalkmalı, ast üst stresleri, kaprisler akademide sona ermelidir.

ünvana tapanlar akademiden temizlenmeli, gerçekten bu işi sevenler yapmalıdır.

sırf eşe dosta hava atmak için bile bu ünvanları isteyenler var. ünvanı alınca sadece memur gibi gidip gelenler, araştırmayı bırakanlar var.

kişinin başarısını dersini seçenlerin fazlalığı, çalışmalarından yararlananların sayısı gösterir. insanların memnuniyeti yani. ( burada eklemeliyim ki kolay geçiriyor diye dersi seçilenler var. bu not sistemi de kökten değişmeli.)

altındaki akademisyeni ezerek ego tatmin eden zavallı, profesör ünvanı var diye saygın mı oluyor? bilimle ilgisi mi var? pek tabii ki yok.

sonra türkiye niye geri?

akademi/ünvan=lat/uzza/menat

herkes yeteneği olan alanda çalışmalı ve refah bir hayat sürebilmelidir.

tüm, akademiyi hakeden akademisyenler, onları hayatın başka konularıyla meşgul etmeyecek kadar yeterli maaş almalıdır. başka şeylerle meşgul bir zihin nasıl özgür düşünecek?

bir akademisyen hala ailesiyle oturmak zorunda kalıyorsa, insan gibi yaşamak için avrupa'ya gitme hayalleri kuruyorsa geçmiş olsun.

akademisyenleri bu hallere düşüren sistem tez vakitte yok olsun.
güse güse
kadınların başka kadınlar evleniyor ya da çocuk yapıyor diye evlenip çocuk yapıyor olduğu gerçeği.

bir arkadaşım vardı. ikimiz de yüksek lisans yapıyoruz. bir gün telefonla konuşurken yeni biriyle tanıştığımı ve hoşlandığımı söyledim. dinledi ve tepkisi şu oldu: "sen kesin evlenirsin şimdi"

sonra bana daha önce hiç bahsetmediği, kendisine aşık olan bir çocukla apar topar evlilik kararı aldı. bakın, benim bahsettiğim insanla aramda hiçbir şey olmadı ama bu arkadaşım ben kesin evleneceğim diye hiç sevmediği biriyle evlendi. kendisine neden evleniyorsun, sen daha çok gençsin vs dedim. dinlemedi. evlendi ve tabii ki boşandı.

başka bir arkadaşım da sırf benden önce evlenebilmek için düğün tarihini normal tarihinden öne, benim düğünümden 1 hafta önceye çekip, benim kına gecesi yapacağım zamana düğün günü alıyordu. aynı yerde çalışıyoruz ve bu durumda insanlar benim kına geceme mi gelecek onun düğününe mi gidecek belli değil...
ama benden önce evlenmiş olması ve herkesin onun düğününe giderek benim kına geceme gelmemesi hedef...

arkadaşlar böyle sığ bir hayata bakış... bu mudur? bir ömür geçirmeye niyet mi ediyorsun yoksa kadınlarla yarış mı yapıyorsun?

bitmedi...kız kardeşler var. kardeşi evleniyor diye evli olan diğeri hemen çocuk yapıyor ki, annesi onun çocuğuna baksın...

bitti mi? hayır. filanca ikinciyi yaptı, onun oğlu oldu ben de yapayım...kardeşi olsun...araları açılmasın...

şu hayatta şimdiye kadar deneyimlediğim en güzel şeylerden biri anne olmak. bir bebeğe duyulan sevgi çok kutsal. benim çocuğum biraz farklıydı, hiç durmadan ağlıyordu. duş alacak vaktim yoktu. uyurken bile yanında yatmam gerekiyordu. kalktığımı hissediyordu.

doğurduğumda babam demişti ki: bu çocuk 5 yaşına gelmeden sakın ikinciyi yapma. çocuğunla layığıyla ilgilen.

ama ben daha çocuğum 2 yaşındayken yine bebek özlemi duyuyordum ve kesinlikle ikinci bir çocuk istiyordum. bazı sebeplerle erteledim ve çocuk 5 yaşına gelince peş peşe doğurmayarak ne kadar iyi bir şey yapmış olduğumu anladım.

hele ki ilkokula başladı ve şu anda iyikilerim katlandı.

bir kadının bırakın ikinciyi, birinciyi yaptığında bile tüm günlük ev işlerini yapacak bir yardımcıya ihtiyacı var. eğer layığıyla annelik yapacaksanız tabii.

hadi tek çocukla ev işleri idare edilebilir ama iki çocukla geçmiş olsun...bir de kariyer yapacağım diyorsanız ölmüşsünüz ve ağlayanınız yok.

şimdi peş peşe iki çocuğun ödevleriyle ilgilenmek zorunda olsaydım ne olurdu düşünmek istemiyorum. bunları ayrı ayrı sakin bir şekilde ödeve odaklamak vs. allah bunu deneyimleyenlerin yardımcısı olsun.

çocuk yetiştirmek çok emek isteyen ve çok önemli bir iş. annelik gerçekten dünyanın en kutsal ve en zor mesleği. her konuda okuyacaksın, bileceksin.

mesela benim çocuğumun karma aşısının pekiştirme dozunun yapılması gerekiyordu. bir sürü farklı yeri arayıp bilgi aldım ve devletin yaptığı aşılarda, özellerin yaptığından farklı bir madde olduğunu ögrendim mesela...şimdi karar vereceksin nereye kime güveneceğim? allah'tan ben oldu da türkiye'deyken çocuk doktoru gerekirse diye araştırma yapmıştım. doktora itimat ederek olayı sonlandırdım.

arkadaşlar çocuğumun her işi beynimde ciddi yer tutuyor. çocuk sahibi olduktan sonra çocuklarla ilgili çok okudum. çok araştırdım.

zor iş çocuk yetiştirmek. annenin çocuğa doya doya sevgi verebilmesi, her şeyiyle ilgilenebilmesi gerek.

geçen gün okul çıkışı, okula yakın bir yerde yemek yiyoruz. yan masada aynı okuldan bir küçük çocuk. annesi tableti açmış önüne. çocuk kilitlenmiş ekrana. anne ağzına tıkıyor. çocuk zaten yaşına göre kilolu. çağın en büyük sorunu obezite...yemek yerken çocuğun yemeği koklaması, görmesi, dokunması gerek. doyma hissi 20 dakika sonra geliyor...acele bir şekilde yememesi gerek.

doğduğundan beri, yemek yeme sorunu olan bir çocuk olmasına rağmen bir kez bile ekran karşısında yedirmedim.

evet kolay belki ama mesele zor da olsa doğru olanı yapmakta.

allah tüm kadınlara tez vakitte aydınlanma nasip etsin. amin.
12 /