bazı gariplikler

2 /
güse güse
bu pek tabii yine benim dikkatimi çeken garipliklerden bir gariplik.

avrupa'da çöpler ayrıştırılıyor ve dönüştürüldüğü söyleniyor!!

ben almanya'da çöplerimi plastik, kağıt, doğal atık, normal çöp, pil, cam ( 3 farklı renk) şeklinde ayırıyor buna da sanki biri beni gözetliyormuş gibi riayet ediyorum.

çünkü allah gerçekten gözetliyor ve ben doğayı seviyorum, onu korumak istiyorum ve almanlar bile bu kadar pimpiriklenmeme anlam veremezken, dünyadaki en önemli iş buymuş gibi çöpleri ayırıyorum. hatta buna o kadar alıştım ki türkiye'de hepsini bir arada atınca rahatsız oluyorum.

şimdi burada babamın yakın zamanda vefat eden kuzeninin ve alman karısının oturduğu mahalle çöp yakma merkezine yakın ve orada dönüştürülemediği için yakılan çöplerin açığa çıkardığı enerjiyle ısınan su, benim akrabalarımın mahallesini ısıtıyor. ama bu alman yenge biraz fazla meraklı, çok da çevresi var. dedi ki filtrelerin hepsini çalıştırmıyorlar, çalışanlar da tam kapasite değil, bizi zehirliyorlar.

ilk geldiğim yıllar tabii, almanya'da böyle iş olmaz, her şey kuralına uygundur. nasıl olur? diyorum aklım almıyor. neredeyse bu almana inanmayacağım.
sonra zaman içinde başka almanlar da aynı şeyi söylediler de emin oldum.

geçen yıl ya da ondan önceki yıl da türkiye'nin avrupa'dan çöp aldığını okudum.

güzel kardeş, o çöpleri biz türkiye'de yok edince farklı bir dünya mı kirleniyor? avrupa semalarında başka bir gökyüzü mü var? atmosferlerimiz ayrı mı?
hangi kafadasınız?

halkınızdan çöp vergisi alıyor, sonra o çöpleri türkiye'ye satıyorsunuz.

belki de almak zorunda bırakıyorsunuz avrupa birliği kabul laga lugaları sebebiyle…

siz kimi kandırıyorsunuz?

bu ne dangalaklık?
güse güse
karşınızdakinin içinde hiç iyilik, insanlık namına bir şey kalmadığını anlamanızı sağlayan gariplikler.

sevgili dostlar almanya'da güvercin beslemek yasak biliyor musunuz?
bunu yaparsanız uyarı hatta şikayet edilirseniz para cezası alırsınız.

doğadaki diğer tüm hayvanları da aynı şekilde beslemek yasak.

osmanlı zamanında hayvanlar pislemesin diye konmasını istemedikleri yerlere çivilerle koruma yapıyorlarmış. hatta şimdi de var bu uygulama.

bakın bizim kuş yemi satan insanlarımız var. bu bir iş.

ne kadar yüceyiz?

babamın burada yaşayan ve çok kısa süre önce ölen kuzeninin arabasının bagajı yem doluydu. belli yerlerde, insanlardan uzakta kuşları besliyordu.
kuşlar onun geldiğini hissediyorlardı.

arkadaşlar barışın sembolü güvercini besliyorsunuz diye yanınıza gelip "yapma, bu bir suç, seni polise şikayet ederim" diyen insanlar var.

barış içinde yaşadıklarını ve medeni olduklarını iddia eden insanlar.

çok garip değil mi?

ama siz murakamiyi dinleyin:

"birilerini önemsemek istiyorsan parktaki güvercinlere yem atabilirsin."

haruki murakami, rüzgarın şarkısını dinle

şimdi,
hepimiz (ikimiz) "birden sevinebiliriz, göğe bakalım."

(bkz: turgut uyar)
(bkz: göğe bakma durağı)
güse güse
insanların kendileriyle çeliştiklerini bir an bile düşünmedikleri gariplikler.

arkadaşlar dindarım diye müzik dinlemeyen insanlar var.

halbuki allah bizi günde 5 kez, doğru kişi tarafından düzgün makamla okunursa, insan ruhunda inanılmaz tesir bırakan ezanla kendisini anmaya çağırıyor.

bu iş ilk kez yapılacağı zaman sesi en güzel olan kişi bilal i habeşi seçilmiş. bakınız bilal-i habeşi bir siyahiydi ve islamdan önce köleydi.
allah kendisine çağrıyı kiminle yapmış! akıl sahipleri için ibretler…

sonra hz muhammed mekke'den medineye göç ettiği zaman medineliler gözler yolda onu bekliyorlarmış. ve bir tepenin üstünde gözükünce, hepimizin bildiği, yusuf cat stevens'ın da çok güzel yorumladığı tale'al bedru aleyna adlı şarkıyı söyleyerek onu karşılamışlar. bu şarkı peygamberimizin o kadar hoşuna gitmiş ki söylene söylene bugüne kadar gelmiş.

şimdi buna ilahi diyorlar. arkadaşım o zaman ilahi mi varmış?

islam edebiyatta ileri bir topluma inmiş. adamlar kavgayı bile şiirlerle yapıyormuş diye defalarca yazdım burada.

ayrıca peygamber efendimizle divan şairi nabinin hikayesini bilmeyen var mı?

nabi bir devlet görevlisiyle medineye giderken, bu kişinin ayaklarını peygamberimizin mezarına doğru uzatmış uyuklamakta olduğunu görüp sakın terki edepten diye başlayan mükemmel şiirle bu kişiyi uyarıyor.
sonra medineye giriyorlar, sabah ezanı okunuyor ve peşinden müezzin nabinin şiirini okuyor.
nabi ve yanındaki kişi şok oluyorlar ve koşarak gidip nereden duyduğunu soruyorlar müezzine.

o da peygamberimizi rüyasında gördüğünü ve ona "ümmetimden nabi adlı bir şair geliyor sabah ezanından sonra bu şiirler onu karşıla" dediğini ve şiiri ezberlettiğini söylüyor. nabi mutluluktan düşüp bayılıyor.
arkadaşlar hz muhammed şiir de seviyor.

buyrun nabinin mükemmel mısralarına:

"sakın terk-i edebden kûy-ı mahbûb-ı hudâ'dır bu
nazargâh-ı ilâhî'dir makâm-ı mustafâ'dır bu
felekde mâh-ı nev bâbü's-selâm'ın sîneçâkidir
bunun kandîlî cevzâ matla-ı nûr u ziyâdır bu
habîb-i kibriyâ'nın hâbgâhıdır fazîletde
tefevvuk kerde-i arş-ı cenâb-ı kibriyâ'dır bu
bu hâkin pertevinden oldu deycûr-ı adem zâil
amâdan içti mevcûdât çeşmin tûtiyâdır bu
mürâât-i edeb şartıyla gir nâbî bu dergâha
metâf-ı kudsiyândır busegâh-ı enbiyâdır bu"

peygamberimizin yaşadığı dönemde şarkı öyleymiş ve arapçaymış, nabinin yaşadığı osmanlı döneminde de şiir böyleymiş. hepsi bu. ingilterede yaşamış olsaydı şarkıları ingilizce dinleyecek ve o dönemin ingiliz edebiyatına göre okuyacaktınız onun sevdiği şiirleri.

peygamberimiz kendisini öven şiirleri ve şarkıları seviyormuş.

şimdi sizin için, sizin adınıza şarkı, şiir yazılsa hoşunuza gitmez mi?

yani müzik dinleyerek kimse dinden çıkmıyor, günah da işlemiyor.
"hak yarattı alemi aşkına muhammedin" diye bir yunus emre şiiri var bunu sami özer çok güzel söyler.

aşk için yaratılmış bir evrende, aşk şarkıları, şiirleri dinlenip, okunmayacak da ne olacak?
tüm sanatçılar ilhamı bu aşktan alıyor zaten.

bir de insanlık sevmeyi ve kardeşçe yaşamayı öğrenince işte siz o zaman görün…
güse güse
namaz kılarken başımı örtüyor olmak bunlardan sadece biri.

allah beni her anımda görüyor. e, namaza başlarken başımı örtünce kıyama durmadan 5 dk önce başım açıkken beni görmekte olan allah'ı kandırıyor olmuyor muyum? vallahi ben kendimi çok rahatsız hissediyorum.
yani ben edebe çok önem veririm ve allah için başımı örtmem gerekse örterim ama allah böyle bir şey istemiyor. benim başım örtülü değil ve sırf namaz kılmak ya da kuran okumak için örterken allah'ı kandırıyor gibi hissediyorum.

şimdi kuranda allah ziynetlerinizi örtün diyor.
ama ziynet ortama ve duruma göre değişir. ben böyle anlıyorum.

mesela ben hamileyken sokağa çıktığımda özellikle karnımı belli etmemeye çalışıyordum çünkü bir sürü insan bebek istiyor ve olmuyor, daha bir eş bulmamış vs. allah bana bir bebek nasip etmiş bu bir ziynettir.

ya da kalabalık ortamlarda, tanımadığım insanların içinde çocuğumu çok sevip öpmem. sosyal medyada bir fotoğrafını bile paylaşmış değilim. ola ki birinin evladı öldü? gözüne soka soka çocuk sevmek günahtır ve o noktada da çocuğum benim ziynetimdir.

ya da allah bana bir nimet nasip etmiş. mesela güzel bir eşyam var. bunu başka insanların gözüne sokmak, " bakın benim de buyum var" demek günah değil mi? bu noktada o eşya ya da mal ziynet değil mi?

bu örnekler sonsuza salınır. ben ziynetten bunları anlıyorum. ben mi yanlış anlıyorum?

peygamberimizin mescidinde kadınlar da vardı. geliyorlar ve peygambere direk soru soruyorlardı. hz ayşe, peygamberimiz öldükten sonra herkese peygamberimiz hakkında bilgiler verdi. bunları evinden fısıldayarak yapmadı. ki kendisinin hz ali'ye karşı muaviyenin yanında savaşa katılmışlığı da var.
dememiş ki ben kadınım, dulum, bu da kocamın kendi evinde yetiştirdiği evladı gibi bir insan, benim ne işim var burada? binmiş devesine gitmiş.
şimdi hz ayşe o tabi. allah daha doğru bilir.
ben hz. güse değilim ki bana laf düşsün.

neyse. böyle bir sürü gariplik var işte.
güse güse
islamdaki tesettür muamması.

daha önce defaatle yazdığım ve şu anda tekrar yazmaktan asla gocunmadığım üzere, ebu süfyan, mekkenin fethine kadar açıkça kafirdi. mekke fethedildikten ve müslüman olarak canını kurtardıktan sonra dahi, peygamberimiz kabeyi tavaf ederken bir ordu kurup onu yenme planları yapıyordu. (bkz: kabenin fethi)

ayrıca peygamberimiz hayattayken tam 23 yıl boyunca gelen vahiyler asla bir kitap haline getirilmedi, allah böyle bir şey istemedi. çünkü daha önce indirilmiş tüm kitaplar insan eliyle tahrif edilmişti.
allah mükemmel bir ahlaka sahip kuluyla, onun yaşamı ve olaylara yaklaşımıyla bir şeyleri anlatmak istedi belli ki.

ama gelin görün, peygamberimizden sonraki üçüncü halife olan hz. osman zamanında, yani hz. ebu bekir değil, hz. ömer değil, hz. osman zamanında kuran kitap haline getirildi.

daha önce de yazdığım üzere, kuran, ilk inen ayet olan "oku" emri ile değil, alak suresi ile değil, fatiha ile başlayarak kitap haline getirildi.

fatihayla bir alıp veremediğim yok. allah'a yapılan mükemmel bir duadır. ama bir şeyler dönmüş belli.

hz osman'ın, ebu süfyan'ın çok ama çok yakın akrabası olduğunu da daha önce yazdım.
hz. osman zamanında muaviye'nin şam valisi olduğunu, burada kendine dillere destan bir saray yaptırdığını ve ashab-ı kiramdan bazı sahabelerin de bu sarayda oturup para karşılığı hadis uydurduklarını da daha önce yazdım.

nerede son nefesine kadar hurma lifinden döşekte uyumuş hz muhammed? nerede kendisine islam devleti hazinesinin paralarıyla saray yaptırmış muaviye?

şimdi yüce allah sırayı mı şaşırmıştı da onlar düzenledi? yoksa son peygamber olan hz. muhammed öldükten sonra hz. osman'a vahiy mi geldi? "ey osman bunu böylece düzenle" diye?

sorular sorular...

1500 yıl önce bir şeyler dönmüş. ama bu dönen şeyler de peygamberimiz aleyhineymiş ki peygamber soyu gün yüzü görmemiş. başlarına gelmedik iş kalmamış. iktidar hırsı yüzünden peygamberimizin cenazesi bile günlerce ortada kalmış...

hüzünlü durumlar.

şimdi bu şekilde günümüze ulaşmış kuranda bazı tesettür ayetleri var. allah güya kadınlara cilbab giyin demiş.
ben allah'ı anladıysam, o bir şeyi düşündürmeden, cilbab diyerek geçmez. burada bir işkilleniyor insan.

ayrıca günümüze ulaşmış bir sahih hadis var ki, bunu benazir buttonun kıymetli babası, kızının çarşafa girmesine engel olmak için karısına söylemiş.
hz muhammed demiş ki: en güzel peçe gözün arkasında olandır.

yani erkeklere demiş ki: bakmayacaksınız!

bu size kafi gelmiyor mu?

hz. adem ve hz havva cennette çıplak bir şekilde yaşıyorlardı. ne zaman ki şeytan onları kandırdı ve yasak elmayı yediler, o zaman birbirlerinin edep yerlerini gördüler. ve yapraklarla örtmeye çalıştılar. ve hz. adem bu noktada güdülerinin esiri oldu ve cennetten kovuldular.

"bunun üzerine ikisi de o ağaçtan yediler. hemen ayıp yerleri kendilerine açılıp görünüverdi. ve üzerlerine cennet yaprağından örtüp yamamaya başladılar. âdem rabbinin emrinden çıktı da şaşırdı." ta ha suresi, 121

acaba cennet cinsel isteklerin aşıldığı bir yer mi?
insan sürekli günah işlerse cinsel arzuları da dizginlenemez bir hale geliyor olabilir mi?

allah da kulları günah işlemesin, nefslerine hakim olsunlar diye, bakın dediklerimi yapın cennette huriler var demiş olabilir mi?
yani aslında cennete vardığınızda hurilerin güzelliği sizin için cinsel anlamda bir şey ifade etmeyecek olabilir mi?

ben de allah'ı biraz anladıysam, allah bir söz sanatı ustası. bir ilmi siyaset ustası.

mesela allah diyor ki ben size kendi nefsinizden eş yarattım.
hz. adem'e hz. havva'nın yaratılması gibi. hz ademin bildiğimiz bir huri geçmişi yok. havvası var.

acaba insanlar ancak kendileri için yaratılmış insanla tam anlamıyla huzuru bulabilecek olabilir mi? ve bunu bir kez bulunca başka hiç bir insanı istemeyecek olabilirler mi?

ruh eşi muhabbetleri boşa mı dönüyor?

istediği her kadınla ya da erkekle olup huzur bulan var mı?

kilidi açan tek bir anahtar var ve ona ulaşmak için nefsinize hakim olup, bunu dilemeniz gerekiyor olabilir mi?

cennete gittiğinizde çıplak olacak ve hurilere de bakmayacak olabilir misiniz? sadece kendiniz için yaratılmış eşle olacak olabilir misiniz?

çok özendiğiniz avrupalılar kadınlara kızlara bakmadıkları için cennet gibi ülkelerde yaşıyor olabilirler mi?

sarkıntılık etmedikleri için, sapıkça duygulara sahip olmadıkları için, dünyada cennete kavuşmuş olabilirler mi?

soru sormak kadar faydalı başka da bir iş var mı?

soruyu sorun cevabı alın.

kolay gelsin.
güse güse
hayat boyu kıskandıkları insanlar zor duruma düşünce sevinen, içten içe mutlu olan, sadece o içlerindeki iflah olmaz kıskançlık canavarını beslemek için çok iyiymiş havası verip, ilgileniyormuş, önemsiyormuş gibi yapan insanların varlığı.

bunlar hayattan bir de mutluluk bekliyorlar. mümkün mü?

kıskançlık en kötü kalp hastalığı. başka bir insanı kıskanmak allah'a inanmadığınız anlamına gelir. allah'ın adaletsiz olduğunu düşündüğünüz anlamına gelir. allah'ın taksimine razı olmadığınız anlamına gelir.

bu kişiler çok yakın arkadaşınız olabilir, akrabanız olabilir. kıskançlıklarını gizleyemezler. her durumda yüzlerinden, tavırlarından, mimiklerinden belli olur.
biri sizi üzüyor mu? o kişinin haklı olduğunu iddia ederler. çünkü siz onun sizde kıskandığı şeyler sebebiyle bir de haklı olamazsınız. muhakkak ki haksız olmalısınız.
allah sizi ondan daha güzel/ yakışıklı, daha akıllı, daha becerikli yarattı diye sizin başınıza felaketler gelmelidir. o da sevinmelidir. çünkü ilahi adalet budur. size, sanki allah'a, "beni böyle böyle yarat" deme hakkı verilmiş gibi, yaratılıştan sahip olduklarınız sebebiyle siz kötüsünüzdür.

şimdi bir de örnek vereyim mesela. dünya güzeli bir kadın, kocasıyla anlaşamıyor ve ayrılmak istiyor. sen misin ayrılmak isteyen, adam çocukları alıp kaçırıyor. çocuklar yıllarca annelerini görmemiş, kadın dışarıdan harika bir hayata sahip gibi duruyor. hem güzel, hem akıllı, hem iyi bir işi var ama her gece sabahlara kadar ağlıyor.
bu kadını kıskananlar var. ben bu kadını tanıdım.

karşılaştığınız her insanın bir sorunu var. kimse kolay şeyler yaşamıyor. insanları ciddiye alın. insanların haysiyetlerine, onurlarına saygı duyun.

kıskançlık, çekememezlik duyguları da sizin kendi hayatınızı mahvediyor. bunu da bilin. o kadar negatif enerji nereye gidiyor sanıyorsunuz?

kıskançlığı aşın. bu bir kalp hastalığı. sahip olduklarınıza şükredin, allah'ın size verdiği yetenekler ortaya çıksın.

kimseyi darlamayın.
güse güse
tamamen keyfi yapılan estetik operasyonlar.

arkadaşlar hakikaten ihtiyaç olduğunda, bazı kazalar, olaylar sonucu oluşan durumların telafisi için estetik cerrahi anabilim dalı allah'a şükürler olsun ki var.

ama siz allah'ın sizi yarattığı halinizle mutlu değilseniz, isterseniz gidin kendinizi dünyanın en güzel/en yakışıklı kadını/adamı yaptırın yine huzur bulamazsınız.

mutluluk kendini olduğun gibi kabul etmekten geçer.

estetikle farklı bir insan olup toplumun gözüne en güzel, bir harika, şöyle de efsane diye sokulan insanların topluma büyük borcu var.
her seferinde çıkıp " ben estetikle böyle oldum, normalde böyle değildim, görünüşüme aldanmayın" dedilerse o zaman başka tabii. borç yok bu durumda.

şimdi bu tarz insanlarda bir de kendilerini ispat etme güdüsü oluyor. çünkü estetik yaptırıp güzelleşmiş olmak yetmiyor. zihin olarak o hala ilk halinde çünkü.

bu insanlar sürekli sosyal medyada fotoğraflar paylaşıyorlar. başka özelliklerinin olduğunu da vurgulamaya çalışıyorlar.
mesela burnunu yaptırmış olan sürekli profilden fotoğraf koyuyor. hep bir vurgu.

sevgili insan, ruh önemli ruh.
ruhun güzelse, allahın takdirine razıysan, için temizse, isterse dünyanın en çirkin insanı ol, yakışıklı ya da güzel bir kısmet kalkar fizandan kapına gelir.
ben böyle iki kişiyi bizzat tanıyorum.

insanın kaşı gözü fiziği bir yere kadar.
hiç bakımı yapılmayan havuz gördün mü? kapa bakalım devridaim mekanizmasını havuz ne oluyor?
nasıl ki su durduğu yerde bulanırsa, çamur olursa ruhun bitmişse isterse git cennet hurisi ol kimse seni istemez.

kendine yatırım yapıyor, hep öğreniyor ve gelişiyorsan, ruhun iyiyse, güzelse sen bu dünyanın en güzelisin.
o hissin ve enerjin dış dünyaya da yansır ve o ruha layık kişi gelir seni bulur.

hiç estetiklerle vakit kaybetme, paranı git kitaplara ver. spor yap. güzel müzikler dinle. yaratıcını düşün. bil ki o adildir. senin de hazinelerin var. bunları bul.
mutlu ol.

onca kainat güzelleri aldatıldı, terk edildi.
senin güzelliğin birilerinin beğenisine mi bağlı?
bırak sendeki cevheri bilen gelsin.

kalbin güzelse çok güzelsin.
sevilmeye en layık insansın.
1
güse güse
mimarların tasarım ve görünüş bağımlısı olması.

sırf farklı olsun, orjinal olsun diye, "acaba bu, kullanımda sorun teşkil edecek mi?" diye sorgulamadan tasarım yapıyor ve malzeme seçiyorlar.

sonra da arkanızdan söyleniyor insanlar.

arkadaşım ben senin farklılık kaygın yüzünden sinir olmak zorunda mıyım? arkandan konuşulması seni rahatsız etmiyor mu? hissetmiyor musun?

tasarımını yaparken insanların hayatını kolaylaştırmaya odaklanırsan daha hayırlı olur senin için. arkandan "ne kadar akıllı ve düşünceli" derler.
yaratılmışların işlerini kolaylaştırmak sevaptır.

çalışmalarında başarılar ve kolaylıklar dilerim.
iyi ki varsın. sen olmasan, güzel dizayn edilmiş binalara bakıp mutlu olamazdık.
ama işte içindekiler de aynı şekilde mutlu olurlarsa daha iyi olacak.
güse güse
yine kendilerinin çok farklı ve herkesten çok yetenekli olduklarını vurgulamak adına, modacıların ya da ünlü moda markalarının ürünlerini fahiş fiyatlara satması.

her şeyden önce şunu söylemeliyim ki, moda, sanatsal yönü nedeniyle çok ilgimi çekiyor.
türk modacıları bir harika.
eğer bu insanlar dünyada duyulmuyorsa, bu onların yeterince iyi olmamalarından değil, türk ve müslüman olmalarından ileri geliyor.

şimdi bir yıldırım mayruk, bir rıfat özbek, bir cemil ipekçi, bir atıl kutoğlu…
hepsi de şahıs olarak ünlü olmuş, hakikaten üstün yetenekli, mükemmel işler çıkaran modacılarımızdan bazıları. yeni nesilde de çok heyecan verici işler yapanlar var.
sizi kesinlikle temin ederim, türk modacıları dünyanın en iyileri.
yabancı modacıların ya da ünlü markaların tasarımlarında beni heyecanlandıran çok az tasarım olur.

ama şöyle bir durum var ki moda sektöründe pahalı olan kaliteli gibi bir algı var.
az önce bir türk tasarımcının sayfasında geziyordum.
bakın alacağımdan değil, beni kesseniz dünyada bunca fakir insan varken bu paraları kıyafete vermem. çantaya vermem.
çok param olsa da vermem.
neden bakıyorsun derseniz de bakmak bile hoşuma gidiyor.
gençken vitrinde görüp vurulduğum ve her gün o mağazanın önünden sırf o elbiseyi görebilmek için geçtiğim zamanlar vardı.
güzel bir tasarım, güzel kumaş, güzel dikiş…
kim etkilenmez?
ruhumu besliyorum işte.

dünyada toplumsal adalet sağlandığında verir misin derseniz de, o zaman bir ürün bu kadar pahalı olmaz zaten.

neyse.

bu türk tasarımcı bir fiyatlar koymuş. yani çok afedersiniz tüm maliyeti 500 tl etmeyecek bir ürüne 500 euro fiyat.

şimdi bundaki amaçlar çok: ben çok farklıyım, benim işim farklı, sen bir parçaya bu fiyatı veremiyorsan zaten muhatabım değilsin, benim tasarımımı giyen de farklı ve özel… dahası da var.

bir şey söyleyeyim mi? sıkıyorsa maliyetin üzerine çok az kar koyarak satsınlar. ürünleri tüm halkın alabileceği bir noktada çok tercih ediliyor olmak başarıdır.

hakikaten insanların geldiği nokta çok garip.

röportaj yapılır mesela, yok efendim ben şu ecnebi memlekette büyüdüm/yaşıyorum/eğitim aldım. bu illa belirtilir.

kardeşim sen van'dan çıksan ne olacak ki? ben yaptığın işe bakarım.

değerlerini belirtmek için: şu ecnebi modacı bizi beğeniyor/takip ediyor.

o kim ki? seni halk keşfetmiş mi? önemli olan bu. neden tasarımının başarısını tek bir insana bağlıyorsun ki?

sevgili türk modacıları, dilerim öyle bir akım başlatın ki bu konuda, dünyaya örnek olun. tüm dünya sizi taklit etsin.

dilerim van'da doğup büyümüş, silopi'de doğup büyümüş modacılarımız olsun.

tasarım ve sanat ruhla ilgili şeyler. bunlar eğitimle olmaz. içten gelir. bu konuda yetenekli insanların çantalarını taşıyarak yani onların üstün ruh gücünün titreşimine maruz kalarak yeteneğiniz olgunlaşır.

hangi ecnebi memlekette eğitim aldığınız beni hiç ilgilendirmiyor. eğer sonuç iyiyse, isterse hiç eğitim almamış olun, isterse okuma yazma bilmeyin. dünyaca ünlü bir ecnebi sizi bilmese, övmese de… işiniz iyiyse, iyidir.

evet modayı seviyorum. ama o kadar parayla gider bagaja kitap doldurur, köy köy gezer, okumayı seven çocuklara kitap, hayal, mutluluk dağıtırım. bunun bana vereceği manevi hazzı, alıp bir kere giydikten sonra tekrara düşmeyeyim diye bir kenara atacağım, farklı olmak adına yenisini alacağım garip bir sistemin algısına kurban olarak duyabilmem mümkün mü?

tabii ki değil.
güse güse
"ben şunu dinlemem, sen onu mu dinliyorsun?" diyebilenlerin beni eleştirmesi.

vallahi herkesi dinlerim.

metrolarda, meydanlarda sokak müziği yapan ve beni inanılmaz etkilemiş, kim olduklarını ve geçmişlerini bilmediğim bir sürü insan var bu dünyada.

beni müzikleriyle beslediler.
selam olsun hepsine.

yüreğime, ruhuma hitap ediyorsa, o kişiyi dinlemekten beni kim alıkoyabilir? kime, kim veriyor başkalarını eleştirme hakkını?

hep aynı tür müzik insanın ruhunu yok eder. değişiklik, farklılık insanı zenginleştirir.

rachmaninoff dinlerken bir anda belkıs akkale'ye geçiş yapabilenler benimledir.

mavi sakal iki yol dinleyip, ibrahim tatlıses mutlu ol yeter'i de sevenler benimledir.

insanları ayrıştıranlar, müziği de ayrıştırıyor.

siz, insanları oturdukları semtten, okudukları okula, nereli olduklarından, giydikleri kıyafetlere kadar bir sürü farklı sebeple aşağılamış sözde görgülü, medeni, ileri görüşlü insanlar yüzünden ülkemiz bu halde.

siz kimsiniz? ülkemizi bu hale siz getirdiniz. şimdi lütfen hayranı olduğunuz avrupa ülkelerine gidin. ülkeyi çöplerden kağıt toplayan garibanlara, hala el arabasıyla eskicilik yapanlara, sokakları süpüren çöpçülere bırakın.
biz bu insanlarla mutluyuz.

hayranı olduğunuz avrupa ülkelerinde bu işleri yapanlar yok.

sözde kendini çok bir şey sanan görgüsüzün biri 5 metre yağmur altında yürümemek için beni arayıp arabasının kapısına şemsiye götürmemi isterken, almanya'da benzinini kendin doldurursun.

orada chanel tayyörün ve louboutin stilettolarınla tıpış tıpış gider arabanı kendin park edersin. alman gidip bu markalara para vermez. o kendi ülkesinin markasını, ürününü tercih eder zaten. o da ayrı konu. yoksa da üretir.

hayran olduğunuz, öve öve bitiremediğiniz ülkelerde, insan, başka birinin benzinini doldurmak ya da arabasını park edip kollamak gibi işlerle meşgul edilemeyecek kadar kıymetlidir.

bu insanların da bizim yaşadığımız hayatı yaşama hakkı var diye hiç demezsiniz.

siz görgülü, medeni, ileri görüşlüler, herşeyi bilenler bunları hiç anlatmazsınız?

işte ben anlatıyorum.

siz ne atatürkçüsünüz ne ülkenizi seviyorsunuz.

ülkesini seven tüm insanlarını sever.

herkesin her iyiliğe, güzelliğe hakkı var. isteyen istediğini yapar. insanların tercihlerini eleştirip bir de özgürlükten bahsetmek?

ne de yaman çelişkiler?
güse güse
giydikleri tek bir kıyafetin fiyatı, bu ülkenin büyük kısmı için servet olan insanların, vakıf toplantıları adı altında lüks otellerde toplanıp, mükemmel yemekler eşliğinde hafif hüzünlü görünürken, bağış yapıp bu toplantıya katılmak suretiyle birilerine yardım ettiklerine inanıyor olmaları.

sevgili insanlar şöyle yapsanız:

1 yıl yeni hiçbir şey almayın. var olanları giyin.
pişti mi olacaksınız, "x'in türkiye'de bildiği tek isim benim" diyemeyecek misiniz? boşverin.

50 kişi yeter. elliniz bir yıl ayakkabı, çanta, elbise almasın. bir fabrika kurulur mu? rahat.

evet fabrikayı kurup istihdam sağladınız.
1 yıl daha sıkın dişinizi.
fabrika personeline lojman yaptırın.

ne kadar hayırlı olur?

o paralarınızı verdiğiniz vakıflar, sizlerle muhatap oldukları için lüks yerlerde ofisler tutup, iyi eğitimli insanlar çalıştırıyor çok masrafları var.
verdiğiniz paralar nereye gidiyor belli de değil.

zaten bir sürü zengin, yarın bir gün oldu da iflas ettim, malım mülküm gitmesin diye vakıf kurup, mülklerini vakıf üstüne yapıyor.
böylece vakıf malı olduğu için kimse elleyemiyor.
vergi muhabbetleri de var tabii…


mesela, öyle devlet yangınları söndürsün diyerek oturduğun yerden sms atarak, iban numarasına eft yaparak orman seviyor olmuyorsun biliyor musun? yardım için gidip bizzat yerinde çalıştın mı? yoksa kendine yakıştıramıyor musun sıradan halkla birlikte çalışmayı?

bakış açını bozuyor diye ağaç kestirebiliyorsan mesela… sen bir katilsin. anlıyor musun?

o ağacı kendi ellerinle dikip büyütmen gerek.

ya da yardım edeceksen kendinden bir şeyler vermen gerek.
allah insanın kendisi için kıymetli olan maldan infak etmesini ister.
aman başımın gözümün sadakası olsun diye artık gözünden çıkardığın eşyaları verince, vermiş olmuyorsun biliyor musun?

beymen'den yeni sezondan aldığın manolo blahnik ayakkabıdan bir tane de sadaka vermek istediğin insana alıp verebiliyorsan, vermiş oluyorsun.

bunları biliyor musun? bilmezsin. kuranı hiç açıp okumamışsındır, okumuşsan bile düz anlamına bakıp sıkılıp bırakmışsındır. okumak, eşzamanlı olarak düşünürsen anlamlı.

işte vakıflara para verince peşine düşmüyorsan, o toplantıdan çıkıp şoförünle evine giderken görevini yapmış hissediyorsan, olmadı o iş anla.

şimdi siz 50 kişi bir araya gelseniz de, ben daha çok verdim, sen daha çok verdin, fabrikaya benim dediğim ad verilsin… gibi saçma sebeplerle de anlaşamaz, bir sonuca varamazsınız.

"hiç" olabilmeli, kendinizden feda edebilmelisiniz.

sonra da biz bunu bunu yaptık, devlet nerede diyebilirsiniz.

fabrikanda, işyerinde devletin belirlediği asgari ücretle kaç insan çalışıyor? diyor musun bu az, ben iki katını vereyim?
yok.

vergi işlerinde hassas mısın? yıl sonu vergiden düşsün diye araba alıyor musun?
kanunlarda zenginleri korusun diye bırakılmış açıkları kullanma ustalığın?

eline türk bayrağı alıp, atatürk fotoğrafının önünde özçekim yapıp paylaşmakla vatanını sevmiş olmuyorsun.

kimseyi eleştirecek hakkın yokken, sürekli şikayet edip dövünüyorsun.

seni rahatsız eden, kendini üstün gördüğün sıradan fakir halkın seçtiği insanların bizi yönetiyor olması.
beğenmediğin o insanlar. derdin onlarla senin.

evet şimdi victoria beckham'ın yeni fitness kıyafetlerini giyip, sana özel spor hocanla sporunu yapıp, porsche arabandan hikaye paylaşarak ülkenin haline çok üzüldüğünü iddia etmeye devam edebilirsin.

bu arada almanlar lüks araba markalarına "türk arabası" diyor, "neden bu türkler ve polonyalılar almanya'ya gelir gelmez mercedes ya da bmw alıyor?", "neden türkler bisiklet kullanmıyor?" diye soruyorlar.
süper lüks sitenin, süper lüks terasında oturan komşum, türkiye'de üretildiğine emin olduğum fiat punto'ya biniyordu.

bu da aklınızda olsun.

kolay gelsin.
güse güse
özel okulların olması.

türkiye'ye dönmeye karar verince çocuğun okulu ve o okula yakın bir ev ilk konu oldu.

almanya'da her çocuk, yürüyerek gidebileceği, kendi mahallesindeki devlet okuluna gider. özel okul yoktur. varsa bile aile gelirine göre ücret ödenir ya da çok cüzidir fiyat. ve bu özel okul farklı bir eğitim sistemi sebebiyle özeldir. montessori ya da waldorf gibi. uluslararası eğitim veren okullara ise sadece şirket masrafını ödüyorsa yollar insanlar çocuklarını. hakikaten expat olan insanlar yani.

kocam beni zora sokmak istediği için annemlerin mahallesinde oturmamı ama çocuğun onun istediği özel okula gitmesini istedi.
annemlerin mahallesinde ciddi park sorunu var ve onun istediği okula uzak. trafik de cabası.
el kadar çocuğu her sabah erkenden yollara düşürmek zulüm.
ben kocama dedim ki annemlerin mahallesindeki devlet okuluna gitsin. ben de orada otururum.

yok dedi, benim çocuğum o okula gidemez. devletin okulları şöyle de iğrenç böyle de iğrenç.

şahsen ben halkla iç içe olmayı tercih ederim.
çocuğum da öyle olsun isterim.

babamın işi dolayısıyla ben özel okul gibi bir devlet okulunda okudum. çok kaliteliydi. fabrika yaptırıp devlete bağışlamıştı. laboratuvarımız, tiyatro salonumuz vardı. ama yürüyerek gider gelirdim okuluma. evimize yakındı. ayrıca devlete ait olduğu için okulumuza halkın her kesiminden çocuk gelebiliyordu.

kocam anadoluda baraka okullarda okuyup şu anda çok ünlü bir alman firmasında çalıştığı halde ve bunu hep belirttiği halde bu devlet okulunu istemedi.

özel okulları düşününce de, o, almanca eğitim veren okul istedi. almanca eğitim veren okullarda çalışanlara, almanyadan türkiye'ye dönüyorum dediniz mi bunlar size şüpheyle bakıyor. bu yüzden ben istemedim. bir de ırkçı almanlardan elimi yüzümü yıkadım tabii. bunun da etkisi var.

ben ingilizce eğitim veren başka bir okul istedim. ama sonradan da düşününce istediğim okul amerika sistemine hazırlıyordu, vazgeçtim.
ve içime sinen, türk sistemine hazırlayan bir özel okula verdik.

şimdi benim kaygılarım var. çocuklar şımarık mı?
benim çocuğum özel anaokuluna gitti ama annesi babası üst düzey yönetici olup, bisikletleriyle çocuklarını okula bırakan, mütevazi insanların çocuklarıyla arkadaşlık etti hep.

ben annemin evini temizleyen tatlı kadının evlatlarıyla arkadaşlık ettiriyorum çocuğumu mesela.
o çocuklar çok akıllı, çok insan, çok şefkatli.

o çocukların gözleri mana yüklü.

tablet, bilgisayar kölesi olmuş, şımarık çocuklar gibi değiller onlar.
evladım çok şey öğreniyor onlardan.

inşallah okul, üzerine çok titrediğim ruhunu koruyacak çocuklarla karşılaştırsın onu.

ve devlet-özel okul ayrımı bitsin.

herkes aynı eğitim fırsatına sahip olsun.

tüm eğitimini özel okullarda yapmış birileri çıkıp ben şu koleji, amerikada şu üniversiteyi bitirdim şimdi de ingilterede şu okula gidiyorum diye kasılamasın.

başarı seninki değil be canım. başarı baraka okullardan çıkıp o dediğin okulları peşlerinde koşturanların.

evet bu da böyle başka bir gariplik.

iyi günler.
vikvikeden vikvikeden
gazi mustafa kemal atatürk'ün yaptığı devrimler sayesinde özgürce konuşabilen insanların o büyük insanı eleştirmesi. bu garipliğe ulaşan bir beyin henüz gözlemlenmedi...
1
2 /