bazı gariplikler

21 /
güse güse
hayatlarının sıradanlığını göstermeye çalışarak oy kazanmaya uğraşanların varlığı.

makam araçları pek ev gibi değil ama.

ayrıca öyle bir ev deprem için riskli. betonarmenin ekonomik ömrü var.

zengin olmak kötü bir şey değil. yeter ki helalinden kazan ve de bu kazancınla başka insanları yükseltecek işler yap.

zenginliğini kullan, dünyayı gör, oku, eğitim al ve git fakir insanlara ışık ol.

fakat sen, tam tersine kabiliyetsizliğini gözler önüne seriyorsun. makam araçlarını parti adına kiralayan kim? lüksü seviyorsun.

sen lüks makam araçlarıyla gezerken, bu insanlar üşümemek için avmlere gidiyorlar.

her insan, her şeyin en iyisini hak eder. yeter ki israf olmasın, yeter ki lüks olmasın.

birkaç ay önce kenar mahalle kabul edilen bir yerdeki kuyumcuda altın kaplama emzik gördüm. alan var ki satılıyor. tanesi 200 dolardan davetiye dağıtan biri vardı. davetiyenin tanesi bu kadar. bunları hep gördük, okuduk. israf edip mutlu mu oldular? tabii ki hayır. asla da olamayacaklar.

bilimin, teknolojinin nimetlerinden yararlanmayı herkes hak ediyor.

eğer halkın sana oy vererek geleceği nokta oysa neden oy versinler?

demek ki senin elinden bu gelmiş. sana da bir şey diyemem. benim adım hıdır elimden gelen budur dersin, hakkın.

ama sen de daha iyi bir evi hak ediyorsun. herkes güvenli, güzel, temiz evlerde otursun.

yaptığın şey saçma. halk bıktı yıllar süren fakirlikten, garibanlıktan.

bunu istemiyorlar ki.

herkes gözlerinin içine soka soka yerken onlara garibanlık düştü.

bilmiyorsun. bu işi bilmiyorsun.
güse güse
falanca kişi sizin ayrıldığınız sevgilinizle beraber denilince "ama o hep benim ayrıldıklarımla beraber oluyor, ilk ben çıkıyorum." diyerek kahkahalarla gülen, açıkça bir sürü insanla beraber olmayı başarı sayan sonra da adını temize çıkarmak için saf ve kolay kandırılabilir olduğuna kanaat getirdiği bir adamı planlı bir şekilde ayartanların,
ettiklerini bulunca "ben aldatıldım, mağdur oldum" diye ortalarda gezmeleri.

ama sen de evli bir adamla beraberdin yıllar önce. adam sadece çocuklarının annesi olan kadına nikah kıymıyordu ama evli gibiydiler.
sen o adamla beraberken ve çarşaf çarşaf fotoğrafların yayınlanırken o kadının içi acımadı mı? çıkıp tek kelime de konuşmadı.

bakın yıllarca bu halka kasıtlı olarak bu tarz şeyler izletildi. bunlar haber yapıldı.

bir insanın fiziksel güzelliği, istediklerini elde etmek için kullanacağı bir silah değildir. allah seni öyle yarattı diye bunu nefsin için kullanmak canavar olduğun anlamına gelir.

nitekim bu karakterleri bunların yüzlerine de yansıyor. bir süre sonra doğal güzelliklerini yitiriyorlar. yüzüne bakılamayacak kadar çirkin hale geliyorlar.

açıkça adamı planlı bir şekilde ayartmış, ben çok düzgünüm diye kendini aklamaya çalışıp sonra da tazminat almışsın.

iyi de asli suçlusun. adamı hiç yürekten sevmemişsin. adamın başka birine gönlünü kaptırması çok normal. herkes sevmek ve sevilmek ister. dünya aşk için var olmuş.

bir insan plan yaparak, şahsi çıkarları için, para için gidip bir erkeği/kadını dış görünüşüyle elde etmeye çalışıyorsa bu dolandırıcılıktır.

bilmem kaçıncı başarısız zengin koca adayı hüsranı sonrası, bir adamı gözüme kestireceğim, tipi uygun, parası da var, kandırılabilir diyeceğim. sonra onun gittiği yerlere gidip onunla bir şekilde tanışıp, cazibemi kullanarak adamı ayartacağım ve sonra ben allah'ın yüzüne bakacağım. (yüce allahım sana sığınırım.)

arkadaşlar bu insanlara bir de tazminat veriliyor. açıkça teşvik ediliyor toplum.

şu bizim toplumumuzun başına gelenler…
gençlerimizin başına gelenler…

televizyonda garip magazin haberleri…bir ünlünün bilmem kaç kez yakınlaştırılarak çekilmiş fotoğrafında gözüken selülitler.

bana ne bundan?

bir insanın sanatıyla/hüneriyle ilgilenin ve bunun ötesinde size ne sunulursa sunulsun asla taviz vermeyin. kimsenin deri altı yağ dokusu deformasyonu beni ilgilendirmiyor.

beni tolstoy ilgilendiriyor mesela. ilk kitabını okuduğumda yazdıklarına hayran oldum, sonra hayatını okudum daha da hayran oldum, diğer kitaplarını okudum artık hayatımda hiç görmediğim, benden yıllar önce yaşamış bir insana aşık oldum. ruhuna aşık oldum. ( bunu kocam dahil herkes bilir)

bu noktadan sonra tolstoy güzelmiş, çirkinmiş, kıyafeti eskiymiş…ne yapayım bunları? yazdıkları harika.
yazdıkları öyleyse kendisi nasıldı?
bir sobanın başında oturup çay içseydik ve hayat üzerine konuşsaydık, neler neler konuşurduk?
ruhlarımız nasıl huzur bulurdu?

o hayattayken yaşasaydım da, sürekli yeni kitabını beklerdim. ben türkiye'de o rusya'da, ikimiz de yabani, tanışma olasılığımız düşük olacağından bekle ki kitap yazsın…bekle ki bir yere bir beyanat versin…bir konu hakkında yorum yazsın.

denize girerken onu görmeyi istemek nefsani arzularının esiri insanlara mahsustur. çünkü hayatı maddi algılarlar. onlar için her şey hazdır.

cinsel arzular olmadan ve fiziksel olarak görmeden bir insanı sadece eserleriyle sevebilmek…işte insanlık bu noktaya erdiğinde dünyaya barış gelecek.

ama itiraf edeyim belki tolstoy'u yazarken görmek isterdim. yazarken yüz ifadesini, mimiklerini. bu da insanları gözlemleme ve en derinine kadar anlamak isteme dürtümle ilgili bir şey. mesleki deformasyon.
güse güse
içerisinde, dekorasyon amaçlı olanlar hariç tek bir tane kitap olmayan evlerinin fotoğraflarını paylaşan insanların varlığı.

evinin ne kadar lüks olduğunu, ne kadar güzel dekore ettiğini göstermek istiyor kendince.

böyle bir komşum vardı.

evde tek bir kitap yok. benim için o ev yok. bakıyorum ve bir boşluk görüyorum. ev sahibi öyle boş ki kitabı yok.

bir tanesi kitaplara değer vermediğini, onları yatay vaziyette üst üste kule gibi dizerek ilan ediyordu.

yani o kadar okumuyor ki, var olanlar da yer kaplamasın diye bir duvar dibine üst üste dizmiş. değişik bir tasarım yaparak dekorasyona katkı sağlamış kendince.

bir başkası zengin ve parası var. beni arıyor ve benden istediğin bir şey var mı? gelirken sana getireyim, diyor. (o sırada farklı şehirlerdeyiz.)
içinden gelen bir kitabı al ve getir diyorum.

hayır, az çok beni tanıyan da biri. kendisiyle bir yere gitmem konusunda ısrar ettiğinde, öğrenci olduğum için, bana şu kitabı alırsan (bir teknik sözlük) gelirim demişliğim, onun da tamam diyerek kitabı almışlığı var. ( ben de o kitaba ayırdığım bütçeyle başka kitaplar almıştım.)

arkadaşlar, en gözden çıkardığı kitaplarla geliyor…
sadece cinsellik içeren ilişkilerin anlatıldığı kitaplar. olduğu gibi hepsini geri veriyorum.

bu kişinin zengin olduğu halde benim kütüphanemden ödünç alıp iade etmediği kitaplar var.

insana saygısı olmayan kitabı okusa da anlamaz. çünkü insan bir nevi okunması gereken bir kitap gibidir. insana hürmeti olmayanın, kitaba hürmeti olmaz. bu durumda da kitabı tüm aklını vererek de okusa anlayamaz. çünkü her bilginin frekansı vardır ve ancak o frekans seviyesinde ya da yukarısındaysanız bilgiyi anlarsınız.
frekansı yüksek olan insanlar bu yukarıda anlattıklarım gibi olmazlar.

evet, nereden geldik buraya? kitapsız evlerden…

kitaplı evlerin de sahiplerinin boş olduğu olabilir. kitapları sevdiğini iddia eder. ama sevmez. çünkü kitap seven, insan sever. bu kişinin de bir sürü kalp hastalığı vardır. mümkünatı yok ne kitaptan anlar ne insandan.

insan canlı kitaptır arkadaşlar…ve nasıl ki çok değerli eserler varsa, bazı insanlar çok çok değerlidir.

kendinizi yeniden yazmak sizin elinizde. öyle bir kitap olun ki, kapağınız kapalıyken bile göz alın.
en kuytu raftan bile dikkat çekin.

kendinizi yeniden yazın.
güse güse
internet üzerinden alışveriş yaptığım firmaların ayrı, kargo firmalarının ayrı, tüm kişisel bilgilerimi paket üzerine yazması.

adres, telefon, kimlik numarası…

arkadaşım! paketin üstüne adımı ve adresimi yaz kafi. üşenmekten numara ve kimlik bilgisini çıkararak etiket basamıyorsunuz.

tc kimlik numaramı niye yazıyorsunuz? amaç nedir? paketin üstünde o olmazsa ben bulunamıyor muyum?

bunları tek tek minik parçalara ayırıp farklı seferlerde çöpe atıyorum. birinin yırtıp attığı mektubu alıp bantlayıp okuyanı gördüm yıllar önce. elimde değil.
güse güse
insanlara sadece arabayı sürme becerilerine göre ehliyet veriliyor olması.

ama insanlığa da bakılması gerek. bunu bir şekilde anlayacak müfettişler gerek…

ben türkiye'de ehliyet alırken 10 dakika, almanya'da ehliyet alırken tam 1 saat araba kullandım. (babam bana tam anlamıyla araba kullanmayı öğrendikten sonra ehliyet aldı. 18 yaşıma girer girmez almadı bakın. ben tamam dediğimde alacaksın dedi. öyle de oldu. allah ondan razı olsun.)

bence 1 saat her anlamda bir insanı anlamak ve trafikte araç sürme olgunluğuna sahip olup olmadığına kanaat etmek için gayet yeterli bir süre.

biraz önce trafikte giderken lamba sarı oldu ve ben de frene basıp durdum. arkamdaki arabadaki bir kafa kağıdı sahibi vatandaş, açıkça elle kolla küfür etti. ( ben frene basarken arkamdaki durabilecek mi diye aynaya muhakkak bakarım, duramayacak gibiyse ona göre bir çare düşünürüm. böyle öğrendim.)

arkadaşlar pazar sabahı, açmış bir garip şarkı bana küfür ediyor. sebep? ışıkta durdum.

zaten dayanamadı, sağ şerit boştu, oraya geçti ve kırmızı yandığı halde yola devam etti.

bakın bu eğitim durumundan bağımsız. kocamın bir arkadaşına kırmızı ışıkta geçen doktor çarptı. gencecik insan motosiklette olduğu için can verdi.
doktorun bir acelesi de yoktu. ama karakter oturmamış. nefsini kendine ilah etmiş. o asla bekleyemez. trafik kuralları, o trafikteyse geçersizdir.

sonra da kendisi geçerken trafiği durduran politikacıyı eleştirir. kendisi yapar, politikacı yapamaz.

burada soru: bu insanlara kim ehliyet alabilir onayını veriyor? müfettişler kim?
güse güse
imzalı ve eski kitapları bir sürü paralar ödeyerek topladıkları için kendilerini entelektüel addeden insanların varlığı.

öfffffff.

bende imzasızı ve yenisi var. ama ben o kitabı ve yazarını anlıyorum.

bir fark var mı? evet var, entelektüellikte ben seni cebimden çıkarırım.

tolstoy'un el yazısıyla yazdığı orjinal metne ulaşırsam kalbim çarpar ama karısının da dokunduğunu düşünüp soğurum. karısı yüzünden tek başına bir tren istasyonunda can verdi. ( karısı editörü gibi çalışıp tüm yazılarındaki gerekli düzeltmeleri yapmıştır.)

ayrıca tolstoy'a ait her şey artık insanlığın mirasıdır. halka mal olmuş bu insan. böylesi kıymetli bir şeyi alıp kendim için saklamak çok bencilce.

benim kalem koleksiyonum var. bu koleksiyonda paha biçilemez, el üretimi vs. kalemler yok. ben kalem seviyorum. farklı, yazması güzel kalemleri alıyorum. aynı kalemin farklı renkleri var vs.

bir kalem alınca bir süre gözümün önünde tutar izlerim. elimde nasıl durduğuna bakarım. babama gösteririm. o da bilir duyduğum heyecanı, beni bozmaz, alır inceler çok güzelmiş güle güle kullan, bunu nereden buldun, der. aslında bulunmayan bir kalem de değildir. ama babam böyle biridir.

sonra silgilerim vardır bir sürü…kalem kutular…hiçbiri çok özel ve nadide değil. sıradan, herkesin alabileceği ama benim renk/tasarım sebebiyle hoşuma giden ürünler bunlar.

bakın çoğu kadın moda sitelerinde kıyafet bakar, ben kalem bakarım. kadınlar ünlülerin "çantamda ne var?", "dolabımda ne var?"…vb. videolarını izler, ben çocukların/gençlerin çektiği "kalem kutumda ne var?" videolarını izliyorum.

inanılmaz hoşuma gidiyor. o kalemlerin kalem kutusundan çıkarken sesleri, farklı ürünler görmek…vs.

bu videoları halk çekiyor.

bu nasıl gelişti derseniz de, tek bir versatil kalemim vardı. onunla bütünleşmiştim. sonra birgün kayboldu. ciddi anlamda sarsıldım. ertesi gün buldum ama ben saçma bir şekilde üzülmüştüm ve bu duygu beni rahatsız etti. bir kalem için üzülmemeliyim, kaleme bağlanmamalıyım diyerek farklı kalemler almaya başladım.

böyle böyle…derken bu bir terapi haline geldi. final haftasına girmeden muhakkak gidip yeni bir cam bardak ve kalem alırdım.

sebebi de bu.

ama hala kalem alıyorum. silgi de alıyorum. onları saklıyorum. benim kalemlerimi ne kocam ne çocuğum kullanamaz. ben istersem veririm. çocuğa ayrı alırım. karışmaz benimkilerle.

ama bilmem kimin kullandığı kalem, bilmem ne için üretilmiş kalem gibi ego tatmin etmeye yönelik bir şey değil bu. beğenmediğim bir şeyse, "bakıııın bende bu özel üretim vaaaaar." demek için asla almam.

zengin koleksiyonerlerin büyük çoğunluğu ego sahibi kişiler. bende bu var, bu çok özel ve ben buna sahibim demek için bunu yapıyorlar.
dışarıdan hayranlık uyandırıcı bir imaj olsa da arkasında dev bir ego var. bağırıyor.

ama bir tek ben duyuyorum.

şimdi artık siz de duyarsınız.
güse güse
pandemiye bağlı mağaza/mekan içi kişi sınırlamalarındaki tutarsızlıklar.

en baştan söyleyeyim bu almanya'da da oldu.

kapanma sonrası ilk açılmalarda 2 kişi girebildiğimiz mağazaya, ikinci kapanma sonrası 6 kişi giriyorduk. üstelik açıklanan vaka sayıları ilkine göre fazlaydı.

(mühendislik istatistiği dersinden aa ya da ba ile geçtim. hocamız da oldukça zorlayıcıydı.)

geçen gün bir avmdeyim. bir mekan yazmış: pandemi dolayısıyla mekan kapasitesi 80 kişidir. şöyle bir mekana baktım. içeriye 80 kişi girse virüse girecek yer kalmıyor.

bu sabah sık uğradığım bir mekanınki dikkatimi celp etti. sınırlama 220 kişi.

yine şöyle bir mühendis gözüyle baktım.

mekan kapasitesi oturarak: 50 ayakta: 50
(bunlar hep iyimser tahminler, muhtemelen daha da az.)

yani anlayacağınız memlekette teorik olarak virüse girecek yer yok. içiniz rahat olsun.
güse güse
üniversitelerin sanki askeri kışlaymış gibi giriş çıkışlarının kontrol altında olması, duvarlarla/tel örgülerle kampüslerin korunması…

almanya'da yaşadığım şehirde üniversitenin kampüsü bir mahalleye yayılmıştı. fakülteler, evler marketler…hepsi bir aradaydı.

belli bir kampüs arazisi ya da giriş çıkışta kontrol vs. yoktu.

burada "neden geldiniz?", "kime geldiniz?" diye kapıda sorgu olan üniversiteler var.
bugün bir tanesi beni aşısızım diye kampüse almadı. özel bir üniversite bu. bakın binaya değil, kampüse.

toplumda oluşturulan algıya bakın: eğitim herkesin ulaşamayacağı kadar zor bir şey. bir ayrıcalık.

bu nedir?

bakın bir minibüs şoförü bile "ben mukavemet dersini merak ediyorum, girip dinlemek istiyorum." diyebilmeli ve o derse girip dinleyebilmelidir. devam eder ya da etmez. kendi bileceği iş. ama vatandaş olarak o da vergi veriyorsa, üniversiteye gidip ders dinleme hakkı vardır.

sonra bir de çıkıp bu halk cahil diyorsunuz.

hüner nedir biliyor musunuz? bir konuyu, en anlamayacak insana bile basitçe anlatabilme yeteneğidir.

ya da öyle bir anlatmaktır ki, dinleyen herkes az ya da çok bir şeyler alabilsin..

eğitim zincirlere vurulacak, kapalı kapılar arkasında, lüks otellerin seminer salonlarında yapılacak bir şey değildir.

toplarsın halkı bir açık hava tiyatrosuna, herkes gelir, konuyu açarsın ve beyin fırtınası yaparsın. en değme öğrencinin idrak edemeyeceği şeyi burun büktüğün insan idrak eder.

biz buna efes antik kentini gezerken şahit olduk. tur rehberi bir gruba bilgi veriyordu. grupta bulunan sıradan bir vatandaş dinledi, sonra öyle bir yorum yaptı ki değme filozof o yaklaşımı geliştiremez. (dünyanın yuvarlak olduğunun o antik zamanlarda bilindiği sonucunu çıkardı.)

evet sevgili dostlar, eğitim herkesin hakkıdır. her vatandaş hayatının istediği döneminde, istediği okulda, istediği derse girebilmelidir.

eğitimi, kendi belirlediğiniz bir takım kriterlere uyanlara tahsis edemezsiniz.

mevcut sınav ve değerlendirme sistemlerinin hiçbiri doğru tasnif yapamıyor. bunu dünyanın geldiği noktadan gayet güzel anlıyoruz.
güse güse
ciddi anlamda insanlara aşı olma baskısı yapılıyor olması.

bakın bunu avrupalıya yapamazsınız. anayasaya aykırıdır. avrupa'da insanlar devletin aşı takvimindeki aşıları yaptırmıyorlar. en son 2 yıl önce anaokulundan itibaren kızamık aşısı zorunlu tutuldu. onu bile yaptırmayanlar vardı.

tıp fakültesi dekanlığı yapmış profesör emeklisi akrabam ile pandeminin başında konuştuğumda "eğer aşı bulunur ve toplumun %60'ı aşılanırsa bağışıklık sağlanır. konu kapanır." demişti.

şimdi oranlar bu rakamların üzerine çıktığı halde "aşı olun, aşı olun…öleceksiniz, herkes ölüyor. ölenler aşısız" deniyor olması ve aşısız olanların belli mekanlara alınmaması hayli ilginç. bilim kendisiyle mi çelişiyor? tarihimizde ilk virüs bu mu, ilk aşı bu mu ki her geçen gün başka bir şey emrolunuyor?

bu açıkça baskıdır. zorlamadır. ve bunları yapanlar sakın cumhuriyet'ten, atatürk'ten, özgürlük ve adaletten bahsetmesinler.

test göster diyorsun ama ücretsiz test yok. almanya'da yer gök ücretsiz test merkeziydi.

nedir derdiniz? amacınız ne?

pcr testi zorunluluğu olan yerler, hemen orada aşısız vatandaşa test yapsın.

nasıl oluyorsa virüsün bilmem kaç varyantını keşfeden bilim, kısa sürede hızlı ve doğru sonuç veren, her yerde herkes tarafından uygulanabilen pcr testi geliştiremedi!! bak sen şu bilimin işine!

aşı maliyeti nedir? bilinen birçok covid aşı geliştiricisine ortak olmuş bir isim var. kimlere paravan oluyor bu kişi? devletler ne kadar ödüyorlar? kimler daha da zengin oluyor?
güse güse
ülkenin bir neslinin sağ-sol davasına, bunların da kendi içlerinde â-sol, b-sol/ c-sağ, ğ-sağ şeklinde bölünmek suretiyle birbirleriyle hatta aynı görüşte olduklarıyla dalaşarak, büyük bir plana kurban edilmiş olması.

benim babam bu devre denk gelmiş. okulu kapatıyorlarmış, ders yapamazsınız diyorlarmış.

ya arkadaş tamam ülkeni seviyorsun ve acayip fikirlerin var. ama kendi ülkenin insanıyla savaşarak mı ülkeyi kurtaracaksın?

asıl düşmanı göremeyecek kadar kör olmuş, kendi insanını yiyorsun.

ne insanlar sorgularda yok oldu gitti. dayaklar yiyerek sakat kaldı, okul bırakanlar oldu...

yazık değil mi?

sahip olduğunuz ateşli fikirlerle birbirinizi yediniz. hiçbiriniz de huzuru bulmadınız. muhtemelen hala içi öfke dolu olanlar var.

bakın iyi bir lider olsaydı bunları bir şeye kanalize ederdi.

şahsen ben derdim ki, her görüşün gençleri tatillerde bir doğu iline gitsin ve burada bir köy seçip, bu köyün ve köylünün kalkınmasına her anlamda yardım etsin.

köyden, köyde olmayan okullara gidiş oranı, meslek sahibi olan genç oranı başarınızı gösterecek.

eğer vatanınızı seviyorsanız kuru lafla değil eylemle sevin, derdim.

bakın kendim de gider, benimle gönüllü geleceklerle birlikte bir köyde çalışmaya başlardım. kadınların okuma yazma öğrenmesinden, genel sağlık bilgileri, ev ekonomisi ve çocuk yetiştirme gibi konularda bilgilendirilmesinden tut, isteyene kuran okumayı öğretmek, çeşitli konular üzerinde düşünerek fikir yürütmeyi öğrenmelerini sağlamak gibi her alanda ben kadınlara yardımcı olurdum.

kadının yetişmesi öyle önemli ki, hiç çalışmasa bile evde çocuğu büyütecek olan o.

sonra bu birbirlerini yiyenlere hodri meydan derdim.

bu halk yarışmayı seviyor. çok afedersiniz ama sidik yarışı diye bir deyiş gelişmiş. durduk yere olmuyor bu, gerçeklik payı var. insani ihtiyacı giderme noktasında bile yarış düşünebilen bir toplumu yarıştıracaksın.

sizin köydekilerin kan değerleri mi daha iyi, bizim köydekilerin mi?

sizin köyde mi dışarıdan okulları bitirip üniversiteyi kazananlar var, bizim köyde mi?

arkadaş! adamlar fikir fikir diye birbirini yedi. bütün ülke izledi.

ben o zaman doğmamıştım tabii. yapacak bir şey yok.

böyle böyle içlerinde kalan öfkeler sebebiyle kimisi de hastalıklarla boğuşarak öldü.

bu ülkenin nice değerli gençlerini, insanlarını birbirlerine kırdırdı voldemort.

yazık. gerçekten çok yazık.
güse güse
evinde bir çocuğu ve kocası olduğunu gördüğü, maddi olarak dengi olmadığından emin olduğu, sadece işi gereği kapısına su getirmese asla tanışamayacağı bir kadına boşluktan sarabilen insanların varlığı.

çok su içiyorum ve su istemek kabusa dönüştü. sürekli 2 damacana istediğim halde 1 tane bırakıp giderek ikinci kez aramamı ve bir daha gelmeyi sağlamayı planlamaktan tutun,

telefon bilgime sahip olduğu için sürekli arayıp "suyum bitti, şu saatte-mesai harici su getirmeyen bir firmadan su alıyorum- getireyim mi" demek suretiyle geç bir vakitte kapıya gelmeyi istemek…

normalde ana numarayı arayıp, kimseyle konuşmadan operatöre istediğim damacana sayısını tuşlayarak bildirmek suretiyle suyuma sorunsuz kavuşurken, bu gencin beni görmesiyle hayat kabusa döndü.

kapıyı uygun olmayan kıyafetle açmam. damacanayı kapının önüne bıraktırır, ücretini öder; kendim silerek içeri alırım.

arkadaşlar bizim toplumumuzda "kendini bilmeme" sorunu var. ciddi anlamda bir sorun bu.

yıllar önce yüksek lisans yaparken, bir komşumuzun pastanesinden annem sipariş verdi. siparişi getiren ortaokul terk çalışan beni görüp aşık oluyor. ve kendisi de yüksek mühendis olan komşumuz bu olacak iş değil diye düşünmekten aciz olduğu için bu insana "git dışarıdan okul bitir" diye coşku verip, her siparişe onu yolluyor.

çünkü onun bu durumuyla eğleniyor. arkasından gülüyor.

tabii ki bir insanı kırma, gönlünü kırma. dersin ki: o biriyle görüşüyor evlilik arefesinde. huy olarak da kötü, tipine bakma…böyle bir durumda yalan söylemek sayılmıyor bu.

bakın bu insanın kendi kızı var. sadece çocuk o sırada.
sen o kadar emek verip yetiştirdiğin kızının, ortaokul terk ve pastanede çalışan biriyle mi olmasını istersin?

"davul bile dengi dengine" denmiş.

ayrıca beni az çok tanıyorsun. adama boş ümit verme. sen arkasından gülüp eğleniyorsun diye adamla oynama.

adam senden aldığı asgari ücretle kendisi insan gibi yaşayamıyor. gece yarılarına kadar dükkanın açık. bu adamı çalıştırıyorsun. bu adama okul bitir diyorsun da hangi vakitte, hangi parayla yapacak?

bakın eğitim cehaleti kesinlikle almıyor. bu eğitimli cehalet.

bunun bir benzerini yine kendi kızı olan bir yapmıştı bana. bir kuzenim çok kötü bir evlilik yapmıştı. şahsıma yapılan bazı densizlikleri eleştirirken bu insan bana kuzenime aşık mıyım diye sordu. karısını kıskandığım için böyle yaptığımı düşündü.

hemen ona, onun kızının kuzeninin adını söyleyip, senin kızın ona ne kadar aşıksa o kadar aşığım dedim. tiksinerek: ayyyy sus sus diyerek konuyu kapadı.

bakın bunlar hep, sanat ve özgürlük bahaneleriyle topluma empoze edilen ahlaksızlığın meşrulaşması sebebiyle…

bu insan ben ortaokuldayken ensest ilişkinin işlendiği kitap serileri okuyor, bana da öneriyordu. kardeşler arası ensest. yabancı bir yazardı.

arkadaşlar bu ülkede, evinde evladı gibi yetiştirdiği insanın karısıyla yasak aşk yaşayan serseri bir dizide aklandı. toplum izleyerek akladı. reytingleri en yüksek diziydi bu. bunların aşkı reyting rekorları kırdı. bunların evin reisi evdeyken yasak ilişkiye girdiği bölüm izlenme rekoru kırdı.

bu eser düşünce ve ifade özgürlüğü var diye yazılamaz ve yayınlanamaz. tıpkı lolita'nın yazılmaması ve yayınlanmaması gerektiği gibi.

ve tıpkı 1984'ün yazılmaması gerektiği gibi.

eşeğin aklına karpuz kabuğu getirmek mevzu bahisse sizin edebi kişiliğiniz kuyruğunu büker oturur.

yetmiyor, 8 yıl önce bir şarkı çıktı. türkçe pop bir şarkı.

bana bakmasan da, benim olmasan da, sonuç almasam da, heyecan duymayı seviyor gönlüm diye.

bakın böyle bir şarkı radyolarda yayınlandı. sonra kadın cinayetlerine tepki gösteriliyor.

bunu yazan, okuyan, yayınlayan…hepsi mesuldür kadınların başına bela olan erkeklerden. hesap verecekler allah'a.

cumhuriyet ahlaksızlığı meşrulaştırma hakkını kimseye vermiyor.

insanım diyorsan ahlak ve etik değerlerine uymak mecburiyetindesin. sen istediğini istediğin gibi yapacaksın diye toplum çökemez.

bakın almanyada rus bir arkadaş, havuza gidemediğini, çok lezbiyen olduğunu ve bakışlarından rahatsız olduğunu söyledi.

hemcinsine mi yönelim duyuyorsun? cinsiyet değiştir. değiştirmiyorsan da toplumda ahlak kurallarına uy. çünkü sen bu halde kadınların soyunma odalarına da girebiliyor ve gizli bir sapık olarak yaşıyorsun. kapalı kapılar ardında istediğini yapabilirsin ama toplumda, cinsiyetinin arkasına gizlenerek başka insanları rahatsız edemezsin. eşcinsellere ayrı tuvalet, soyunma odaları konulsun. hiç hoş bir durum değil bu. açıkçası bir kadın olarak, başka bir kadın tarafından arzulanarak süzülmeyi ben de istemem. tıpkı bir erkek tarafından da istemeyeceğim gibi.

nerede o eski aşklar? mektuplarla, bir anlık bakışlarla yaşanan ve ömür boyu süren? vücuduna bakamayacak kadar aşık olanlar? tüm saf ve temiz duygular nefsani arzulara esir oldu. özgürlük ve her şeyin ulu orta sergilenmesi, kolay elde edilir olması bu saf duyguları yok etti. hatta bu şekilde temiz ve saf sevenlere burun bükülür oldu.
kadınlar özellikle seksi giyiniyorlar çünkü seksi bulunmak, arzulanmak istiyorlar. sonra da neden mutsuzum? ortaya koyduğuna gelenle beraber olduğun için olmasın?

ya arkadaşlar dünyaca ünlü kadın çıkıp biseksüelim diye açıklama yaptı. üzgünüm ama senin cinsel tercihlerin kimseyi ilgilendirmiyor ve sadece ünlüsün diye bunu çıkıp açıklama hakkın yok. bu kişi zaten dünya güzeli kız çocuğunu " öyle istiyor" diye erkek gibi gezdirdi.

kız büyüyünce kız gibi giyinmeye başladı. demek ki sen baskı yapıyordun. zaten normal değilsin, o çocuklar sende olmamalı. devlet sana nasıl izin veriyor? açıkça ağır hastasın.

evet arkadaşlar, özgürlüğün çok yanlış anlaşılarak dünyayı kokuşturduğu daha iyi anlaşılıyor umarım.
güse güse
sabah yaşadığım biri.

yolda yürüyorum. balık tutan biri bana doğru gelip bir şey söyledi. kulağımda kulaklık var. kapadım sesi. adam diyor ki: kapşonunu aç. (hava soğuk diye kapşon takıyordum.)

anladım ki deli, yoluma devam ettim.

bir şey soracak olsa, kapşondan bağımsız sorar.

arkamdan bağırıyor: açsana kapşonunu ya! açsan ne olur ya!

arkadaşlar erkek dövmüşlüğüm var. (haketmişti) bu dövdüğüm erkek dedi ki: seni şikayet edeceğim.

dedim ki: git kime şikayet edersen et, bu dünyada sana kimse inanmaz.
bu kadın beni dövdü dersen, yalancı çıkarsın.

erkekler, sadece cinsel organları farklı diye kendilerini bir şey sanıyorlar. kadınlarda da korkup susma var. bunu psikolojik olarak kabul etmişler.

almanlar 3-4 yaşında kız çocuklarını uzakdoğu dövüş sanatları kurslarına götürmeye başlıyorlar.

bakın karate, judo, tekvando…kendinizi savunmayı bilmek çok hayati. böyle bir dünyada kadın için daha hayati.

tabii ki teke tek adil bir ortamdan bahsediyorum. yoksa tek kişiye bir grup saldırırsa pek tabii şansı az. her kadından kill bill'deki gelin performansı beklenemez.

şimdi bu sabah bana kapşonunu aç diye bağıran, ben erkek olsam bunu yapamazdı.
ben ters ters bakmasaydım ve sözle kızmasaydım bana karşı daha ileri de gidebilirdi. ben kendimi savunabilirim, peki ya savunamayan ne olacak?

tüm kadınlara ve kız çocukları olan kadınlara/erkeklere sesleniyorum. kendinizi savunmayı öğrenin. güçlenin. çocuklarınıza öğretin.

sadece pilates ve yoga yaparak güçlü olamazsınız. çıtkırıldım hanım evladı gibi yaşayarak güç geliştirmezsiniz.

fiziksel güç, zihinsel gücü de arttırır. ayrıca kendinize güveniniz de doğru orantılı artar. hayatta daha başarılı olursunuz.

kas kütlenizi arttırın. kas kütlesi fazla bir kadın karşısındakini şöyle bir itse bile yeter.

yapısal olarak erkeklerin daha fazla kas kütlesinin olması, sizin mevcut kaslarınızı geliştirerek daha güçlü olmanıza engel değil. vücut geliştirin demiyorum bakın. kadın gibi görünerek güçlü olabilirsiniz.

bir alman kadın tanıdım. asansör bozulsa koca puseti kucaklar indirirdi. minibüs lastiklerini taşırdı.

kadınlarda bir de "ben yapamam, erkek yapsın" modu var.
bir erkeğin yapabildiği her şeyi yapabilirsiniz.

güçlü olmak korkusuz olmanızı sağlar. korku, bağışıklığı ve frekansınızı düşürür.

bir erkek size bağırıyorsa siz daha çok bağırın. kendinizi savunun. zaten bunu beklemedikleri için yaptığınızda şok oluyorlar. kendilerine de bu yüzden güveniyorlar. babası annesini döven ve annesi hiç karşılık vermeyen sadece ağlayan bir çocuk, büyüdüğünde her kadının böyle olduğunu düşünüyor.

güçlenin. kendinizi savunmayı öğrenin.
güse güse
2021 yılında bir profesör tarafından hazırlanan yenek menüsünde, sabah öğününde çocuklara süt verilmesi.

arkadaşlar, okulun yemek menüsüyle ilgili rahatsızlığımı daha önce yazmıştım. başka velilerden şikayet olmuş ve bir revizyon oldu. şimdi daha iyi.
ancak ilk menüde sabah meyve suyu ve süt varken, artık sadece süt var.

meyveleri içerdikleri lifler sebebiyle oldukları gibi yememiz gerektiğini, meyve sularının doğal bile olsa fazla şeker muhteviyatı sebebiyle çok zararlı olduğunu artık bilmeyen kalmadı.

süt ve yoğurt, laktik asit salınımına sebep olur ve bu da uyku getirir. bu sebeple uykunuz gelsin istiyorsanız süt ve yoğurt yiyebilirsiniz. uzun yolda araba kullanırken ayran içmemelisiniz. (türkiye cumhuriyeti devlet lisesi biyoloji dersi bilgisi)

sabah öğününde çocuğa süt vererek ondan zihin açıklığı beklemek oldukça garip.

ayrıca inek sütü proteinini çocukların ve bazı yetişkinlerin sindiremediği bilimsel olarak kanıtlandı.
bunu daha önce yazdım.

benim çocuğum her akşam uyumadan önce büyük bir bardak süt içiyor. ama bu süt keçi sütü.

şimdi ben bunu okula söylesem, profesöre yaptırdık diyecekler. profesöre söylesem, bana işimi mi öğretiyorsun diyecek.
ama ben, ünvan aldıktan sonra araştırmayı bırakmış sadece gövdesini götürüp getiren bir sürü profesör tanıyorum. evet, bazı profesörler işini bilmiyor. çünkü bir öğretmende olması gereken en temel özellik olan merak ve buna bağlı araştırma yetisine sahip değiller.

velileri organize edeyim, bir sürü insan söylesin desem…insanlarda "bunun söylediği doğru mu yanlış mı?" diye düşünmek değil, "bunu bu nasıl biliyor da ben bilmiyorum?" güdüsüyle tersini savunma eğilimi var.

söylediğiniz şey harika da olsa, kendi dedikleri olsun istiyorlar. çünkü hayattaki tek başarısı dediğini yaptırmak. başka bir şey yok. bunlara he he, sen en iyisin, çok iyi biliyorsun, senin dediğin olsun diyip uzaklaşıyorum.

çünkü mantıkla karşı koyamıyorsunuz. sadece ve sadece size kişisel olarak duyduğu çekememezlik yüzünden, allah tektir deseniz ona bile hayır çoktur diyecek kıvamda. atatürk cumhuriyeti kurdu deseniz, ona bile itiraz edecek…çünkü sizi çekemiyor.

almanya'da anaokulunda bağışıklık güçlendirici bitki/meyve çayları hazırlar ve yazın soğuk, kışın ılık olarak çocuklara içirirlerdi. (pandemi öncesi de böyleydi.)

ne yapıyorum? çocuğa öğretiyorum.
bu sütü içerken sor. inek sütü mü? öyleyse içme. eğer çok canın çekmediyse hiç içme.
her gün birlikte listeye bakıp ertesi günün yemeklerine karar veriyoruz.

allah yar ve yardımcımız olsun. amin.
güse güse
okullarda eğitim öğretim devam ederken, musiki cemiyetlerinde kanun derslerinin iptal edilmiş olması.

çocukluğumdan beri kanun çalmayı öğrenmek istedim. kanun icrası dinlemeyi çok severim. bütün gün kanun çalsınlar, bir an bile yeter kafam şişti demem. bu çalgının sesi kesinlikle sinir sistemine iyi geliyor. doktor olsam ruh sağlığı sorunu yaşayanları düzenli kanun dinleterek ve düzenli spor yaptırarak iyileştiririm. ( türk sanat müziğine özgü çalgıların hepsi şifalı. ney, tambur, kemençe…insanın gönül telini titretiyor bunlar.)

kanun, piyanonun atasıdır.

çocuğum da kanun çalsın istiyorum.

eğer piyano zeka puanını artırıyorsa, kanun kat kar artırır.

ama gelin görün ki, kanun dersleri pandemi nedeniyle iptal edilmiş.

mantıklı bir açıklama olsa gam yemeyeceğim de artık herkesin dilinde bir pandemi. ne kadar meraklıymışsınız arkadaş!

pandemi bitsin diye siz istemiyorsunuz. işinize geldi bu virüs. tembelliğinize kılıf buldunuz.
21 /