ben nasıl cesaret etmişim buna denilen şeyler

1 /
eyes on you eyes on you
2013 yazında uzun süredir görüşmediğim lise arkadaşımla buluşmuştuk. uzun süredir görüşmüyoruz ya, anlatacak çok şey birikmişti. bu böyle olmaz, çay gerek dedik. sakin bir yer olsun dedim, altınoluk'ta, manzarası güzel, sakin bir kafeye geçtik.

vakit akşamüstü, çaylarımız geldi. muhabbet koyu, uzadıkça uzuyor. akşam oldu, kafeye bizden başka bir kız gurubu daha geldi.

arkadaşım başından geçenleri anlatırken ilk kez göz göze geldim onunla. iki oldu, üç oldu, artık arkadaşımı da dinleyemiyordum. bir ara dönecek gibi oldu kime bakıyorsun sen gibisinden, devam et dedim. o sırada ayağa kalktı, tuvalete doğru yöneldi. arkadaşıma ben bir tuvalete gideyim dedim, ben de kalktım masadan. tuvaletlerin koridoru ortak ve içeriden gözükmüyor. içeri girdim, saçımı başımı düzelttim ve koridorda çıkmasını beklemeye başladım. çok sürmedi içeriden çıkması, tam içeridekilerin görüş alanına girecekken pardon bakar mısınız dedim. irkildi, beklemiyordu. tabi buyrun dedi kibar bir ses tonuyla. gördüğüm en güzel gözlerdi, saçmalamamak için çabalıyordum. 10 dakikanız var mı, bir şeyler içelim mi gibisinden bir şeyler saçmaladım o an heyecanla, ağzımdan nasıl çıktığını bile hatırlamıyorum, ki hayatta yapmam dediğim bir şeydi bu. hayır teşekkür ederim teklifiniz için dedi ve koridorun sonuna doğru yürümeye başladı. artık içeridekilerin görüş açısına girecekti, ben çok geç oldu diye düşünürken bir anlık cesaret ve delilikle kolundan tutuverdim. ama ısrar ediyorum dedim gözlerine bakarak. arkadaşları da uzaktan meraklı gözlerle bizi izliyordu ama ne konuştuğumuzu duyamayacak kadar uzaktaydılar. o sırada ışıklar söndü, müzik girdi ve yanan mumlarıyla bir pasta göründü uzaktan. doğum günüymüş meğer. yaşanan olaylar zinciri ve arkadaşlarına açıklama yapmamak için sanırım, peki, sadece 10 dakika ama fikrim değişmeyecek dedi. içeri geçtik, ben arkadaşımın yanına uğrayıp ceketimi aldım, dedim gel, caprazımızdaki masaya geçiriyoruz, ve ekledim, soru sorma. arkadaşım ve diğer masadakiler şaşkın gözlerle bize bakıyordu. kimse ne olduğunu anlayamamıştı. sessizliği o bozdu, yazlıktan arkadaşlarım dedi.

daha sonra oradakiler ile tanıştık. herkes hediyesini verdi falan, biz de bir şey yok tabi. sonra pastalar yendi falan. yanında oturuyordum, bi' ara kulağıma eğilip 10 dakika doldu dedi. numaranı ver, söz gideceğim, 10 dakika bir insanı tanımak için çok az bir süre dedim sessizce. ve telefonumu uzattım. numarasını yazdı ve bana geri verdi. sonra konuşuruz dedi, sonra konuştuk.

mesajlastık iki-üç gün boyunca. bir gün akşam yemeğe çağırdım, çok yağmur yağıyor dedi. gelir seni alırım dedim. ehliyeti daha o sene almıştım. arabayı almaya korkarken babamın yanına gittim, anahtarları versene dedim, şaşırmıştı. hayırdır bu yağmurda nereye dedi, hava alacağım biraz dedim. çıkardı verdi, dikkat et diye de ekledi. evlerine yakın bir yerden onu aldım. hala o günkü hali aklımda, koyu yeşil kıyafeti ile çıkageldi. ona kapıyı açtım. radyoyu açıp duruma uygun bir kanal buldum.

çok inatçısın demişti, sana öyle dedim. hayır bence bu senin kişiliğin dedi. sana karşı öyleyim demek istedim diye ekledim. sustu. o akşam biraz daha yakınlaştık. yazın bitmesine yakın sevgili olduk.

akçay'da banklarda oturuyoruz bir gün, günbatımını izliyoruz birlikte. bana hayallerinden bahsediyordu. bir araba alırız, dünyayı gezeriz diyordu. bense hep arabayı hangi parayla alırız, oraya nasıl vize alırız, benzin de çok pahalı diye içimden geçiriyordum. çok karamsarsın ben senin gibi bir adamla yapamam demişti. hava kararıyordu, sen niye değilsin diye sormuştum. sonra yaz gibi geçip gitti. her giden gibi bir şeyler bırakarak. şimdi öğrendim ki doktor olmuş, insanları tedavi ediyormuş babası gibi. tedavi edilecek onca mutsuzluk varken... yanına gitsem benim ilacımı da bulur mu acaba?
3
failimeful failimeful
yıl 1998.adıyaman'da atatürk barajı kıyısındaki bir köyde görev yapıyorum.köyde üç dört balıkçı var.bir akşam arkadaşlarla kayık gezisine çıkalım dedik.kayığa binip baraj gölünde turlayacağız. karşı kıyı urfa. kayıkla açıldık.5-6 metrelik bir kayık.saat gece on civarı.derinlik söylenene göre iki minare boyu.bizler doğru dürüst yüzme bilmiyoruz.biz aptallar kayığın iki ucuna geçip ayağa kalkarak kayığı devirmeye çalıştık.

şimdi mi?yemez!!!
tekatar tekatar
14 yaşında yani 8. sınıfa giderken o zamanlar bizim için değerli olan babamın 0 olarak aldığı ve daha 1 yaşına bile girmemiş arabamızı kaçırıp arkadaşlarımı toplayıp gezmemiz başka bir arkadaşın ticari taksi olarak kullandıkları arabalarıyla birlikte yarışır gibi yan yana hızlanmalarımız vs. ulan harbiden şaşıyorum. kardeşime bakıyorum şu anda 14 yaşında burnundaki sümükle oynuyor...
zeus amca zeus amca
ben genellikle cesaret ettiğim şeylere şaşmam. hayatı monoton yaşamaktansa hesaplayıp uç noktalarda şeyler yapabilirim. bir tanesi var ki cidden deli işi ama ben yine sonucu hesaplamıştım.

yazın evin dekorasyonunu değiştirmeye çalışıyorum. üst kattaki üçlü koltuğu alt kata taşımaya karar verdim. doğal olarak merdivenlerden indireceğim. tek başıma yaşadığım için de tek başıma indirmem gerekiyor. üçlü koltuğu getirdim merdivenin ucuna. dedim ki basamak basamak atlatır indiririm. sonra yatırır indiririm. ama bu düşünce sırasında şu olasılık da aklıma geldi ki şayet dengeyi tutturamayıp kaçırırsan sıçtın diye kendime söylendim.

ilk basamağı indirdim. kolaymış dedim kendi kendime. bunun da güveniyle ikinci basamağı indirirken olan oldu ve koltuk geri yattı. ben koltukla birlikte ilerlerken ki çok hızlı oldu merdivenin üst kısmına çarparak koltukla o bölümün arasında kaldım. sonra yer çekimi malum aşağıya kaydım. bu sefer koltuk kafamı sıkıştırdı. yine yer çekimi üstün geldi ve kafam kurtuldu. koltuk da merdiven korkuluklarına takıldı.

ben smacıma ulaşmıştım ama sırtımdaki morluklar 1 hafta geçmemişti.

hayatım cesaret ettiğim tonla olayla doludur ve hiçbirisinden de pişman değilim. bu örnek her ne kadar denenmemesi gereken bir örnek olsa da bir şeyi yapmayıp pişman olmaktansa yapıp yaptım demeyi her zaman tercih ettim. ben cesaret konusunda hayatımı ortaya koyabilsem de siz bunu denemeyin. herkes benim kadar şanslı olamıyor.
minka minka
evet anlatacağım şey o kadar saçma ki.
bundan 6 yıl önce üniversite 1. sınıftayım henüz, istanbul'a daha doğrusu kadıköy'e yeni gelmiş, yurduma yerleşmiş bu güzel semti keşfetmeye çalışıyorum.
18 yaşımda ailemden ilk defa uzakta kalmışım. her şey çok yeni çok taze. hayatı yeni keşfettiğimi söyleyebilirim.
kadıköy boğadan rıhtıma doğru inerken bir anketör önümü kesiyor, 5 dakikanızı alabilir miyim diyerek. geldiğim şehirde yolda çevirip anket yapma diye bir olay yok. ayaküstü soru cevaplayıp giderim diye düşünüyorum. kabul ediyorum ben de. neyse bu yol üzerinde bir iki pasaj , çarşı gibi şeyler var. o güne kadar hiç girmemişim içlerine. buyrun anketi burda yapacağız diyor yol kalabalık bende giriyorum pasaja. aşağı inelim anketimiz aşağıda diyor.
işte nasıl cesaret etmişim kısmı burada başlıyor.
tanımadığım bir şehir, tanımadığım bir insan bilmediğim bir yerde yerin altına iniyoruz. o an nedense aşağı gelemem diyerek dönsem korkak gözücekeceğim diye düşünüp hayır diyemiyorun. neyse saçma bi yere geliyoruz. saçma bir odadayız. adam gidiyor beyaz küçük hap gibi bir şey getiriyor. bu şekeri dener misiniz yeni ürünümüz diye. işte böbrek kaptırma eşiği bence bu nokta ama kabul edip o beyaz şeyi de ağza atıyorum. saçma şekerli bir tat. hakkında sorular soruyor. anketi tamamlıyoruz. sağ salim yurduma dönüyorum.
ichfragemich ichfragemich
bu soruya en ilginç samimi cevapları bipolar kimseler verir, diğerleri için çok zor garip anlamsız olabilen bicok şeylere cesaret edebilir onlar..çünkü beyinlerinin kimyalari insan olmanın uç sınırlarına gitmeye çok meyillidir.
1
skipper skipper
ilkokulda kabin açık işeyen bir çocuğu ensesinden tutup işeye işeye kabinden dışarı çekmem.

ortaokulda iken bir çocuğu önce dövüp, sonra dikenli bir ağacın üstüne atıp, boncuklu tabancamın tüm mermilerini üstüne saydırmam olmuştur. o çocuk beni ne zaman görse, azrail görmüş gibi kaçmıştır.

lisede olanlar daha fenadır aslında. kanınız donabilir. üniversite olaysız geçti çok şükür.

dönüp geçmişime bakıyorum ve gördüğüm şey inanılmaz derecede psikopatlıklarım olduğudur.
lorquet lorquet
daha 19 yaşında uzun saçlı küpeli züppe bir tiplemeyken herhangi bir ideolojik sebebin kıyısından köşesinden geçmeyen bir şekilde arkadaşlarımın hakkını savunacağım diye aşama aşama mafyanın perdenin arkasındaki adamının masasına oturtulmuştum. bunu geniş bir arada yazmalıyım ama muhabbetin sonunda "çocukların cahilliğine ver, büyük adamsın" derken buldum kendimi. adam masaya vurdu ve "ben 14 yaşımdayken kerhane sokağını diz çöktürdüm." diye bir dengi gibi bana kükredi. hiçbir şey alamayıp yoluma devam edeceğimi söyledi. olaylar bir iki gün daha çözülemedi ama oraya bir züppe olarak girmiş olsam da yoluma racon eşiğini atlamış şekilde devam ettiğim için mutluyum. daha sonra işime çok yaradı.
diken diken
askerde babacan bi yüzbaşı vardı. askerle bol bol sohbet ederdi. ona "biz neden en güzel ve verimli çağlarımızı size çay kahve servisi yapmak için harcıyoruz?" diye sormuştum. cevap olarak ise; "sen bana bi çay kap gel de ben sana uzun uzun anlatayım neden olduğunu" demişti. kulakları çınlasın ne güzel vermişti ayarı.
2
1 /