bin hüzünlü haz

1 /
marihubaba marihubaba
slogan cümlesi 'benim bulmaya çalıştığım alaattin suçtan arınmışlığından tedirgin olacak kadar suçsuz bir kişidir'dir ki bu cümle olmasa bile kendini bir nefeste okutturup ben nesi için okudum bunu dedirtecek kadar afallatan bir kitap.
mabel mabel
" beni en çok suçtan arınmışlığım tedirgin ediyor.

uzunca bir süredir,ruhumun derinliklerinde bütün şiddetiyle

hissediyorum bunu.

kimi zaman,şöyle adamakıllı kirlenip de kim olduğumu anlayayım diye

kendimi pervasızca şu şehrin alkol kokulu karanlığına vuruyor,

hangi köşede bir üçkağıtçı bulur,hangi sokakta bir serseri görür

ya da nerede bir ayyaşa rastlarsam hemen arkadaş oluyor,

sonra onlarla birlikte hayatın el değmemiş noktalarında doğru

yürüyüp kimilerinin çirkinlik adını verdiği birtakım şeylerin içinde yüzüyor,

renk renk ışıklarla süslü çamur deryalarına batıp çıkıyor,

postu batakhanelerin başköşelerine serip yıllarca kalıyor

ve bütün bunlar olup biterken,

dünyada insanoğlunun işleyebileceği ne kadar suç varsa

hepsini kocaman bir mıknatıs gibi varlığımda toplamak istiyorum ama,

bunu bir türlü başaramıyorum. "
nastasya filippovna nastasya filippovna
postmodern edebiyat'ın dilimizdeki en yetkin örneklerinden biri olan hasan ali toptaş romanı. alaaddin imgesi roman boyunca bizi yalnız bırakmaz. başka metinlere olan göndermeler, anlatıya derinlik katar. kitapta, istanbul'un fethinin anlatıldığı yedinci bölüm enfestir.

bin hüzünlü haz'ı arada bir kitaplığımdan çıkarır, ikinci sayfada üstadın ismimi de ekleyerek attığı imzasına bakar ve romanın altını çizdiğim satırlarına göz gezdiririm:

"...ne oldum olası benimle ömürlerini paylaşan dostlarıma bütün gerçekler gibi gerçekdışı gözüken gerçeklerimin derinliğinden, ne ruhumda dev yaralar açan günlük hayatın küçük küçük cinayetlerinden, ne korkularımdan, ne hayallerimden, ne de şehir denen o cehennemin içinde alaaddin'i aramakla geçen günlerimden... aslında, şimdi siz çok uzaklarda, bozkırdaki o mahşeri kalabalığın yanı başında beklerken, ben burada, içinde bulunduğum bu sınırsızlığa boşluk demenin yersiz olacağını düşünüyorum. içi, hemen hemen her şeyle doldurulabilirdi çünkü onun. bu yüzden, anlam dediğimiz şeyin bir anlamda geçmişin ta kendisi olduğunu bir an için unutup, bütün zamanlara yayılan bu uçsuz bucaksız sınırsızlığa, nice anlam varsa hepsinin buluştuğu ve hepsinin aynı anda ve hep birlikte insana bir türlü anlamsızlık gibi göründüğü göz kamaştırıcı bir sonsuzluktu, desem herhalde daha doğru olur."
aziz magnolia aziz magnolia
hasan ali toptaş'ın en uzun şiiridir.

kafayı dağıtan ve kafayı hırpalan, gerçeküstü cümleler eşliğinde beni oradan alıp oralara götürüp götürüp getiren bir kitaptır bu kitap. iki defa okumak için belki uzun bir süreç gerektirdiği, ama kesinlikle ikinci bir defa okunmayı hak eden, isteyen bir kitap. bir imge patlamasına sahiplik yapan bir kitap bu kitap, ve bence hasan ali toptaş bu kitapta bir şövalye gibi atını oradan oraya koşturuyor. atı güçlü belli ki, kendisi de cesur; bundan kesinlikle eminim.
lethe lethe
"bin hüzünlü haz, beni en çok üzen kitabım oldu. bir yayınevinden, ‘sen bunun etini, yağını, suyunu, tuzunu, baharatını o kadar çok koymuşsun ki, bir oturuşta yenmiyor’ dediler. bir oturuşta tüketiliverecek yapıtlar istiyorlardı. dehşete kapıldım. iyi yapıt, zaten edebiyat dışıdır. yani edebiyatın o ana dek oluşagelmiş kurallarının dışına fırlamış bir yapıttır. daha sonra edebiyata dönüşecektir." h.a.toptaş
mar adentro mar adentro
bin hüzünlü haz'ın ana izleği arayıştır. ancak, doğudaki ve batıdaki var olma arayışının bireye indirgenmiş durumlarının da ötesindedir buradaki kimlik arayışının öyküsü. insanın başkalarına, topluma ve evrene yüzünü dönerek sürdürdüğü, empatik bir "ben" arayışı. kitaptan; beklerken, soluğumu biriktirmek, her türlü olabilirliğe karşı sesimi ayarlamak, ya da kelimelerimin en güzelleriyle en çirkinlerini, en yumuşaklarıyla en sertlerini, en ateşlileriyle en soğuklarını tek tek gözden geçirmek, birbirleriyle karşılaştırmbk, tozlarını almak, ve anlamlarının ağırlığını yeniden tartmak için birtakım hazırlıklar yapıyordum hatta...
bismillahirahmanirahimof bismillahirahmanirahimof
''dağlara da dönüştü zaman.dahası, dağlar daha varıp koyu yeşil uğultuları, doruklarındaki karları ve aşılmazlıklarıyla birlikte ufka oturmadan, boynu bükük nehirlere, dar soluklu göllere, uzak uzak kasabalara, köylere, şehirlere ve bunları birbirine bağlayan, yüzleri karmakarışık nal izleriyle dolu, henüz egzoz dumanı görmemiş incecik yollara dönüştü. sonra bunların arasında gezinen çeşitli kokulara, renklere ve seslere de. sazlıklara da sonra, sürekli bir şeyler fısıldayan çalılıklara, onları sessiz sedasız dinleyen kayalıklara, bulutlara, bulutların yere düşen gölgelerine ve hafif hafif esen rüzgarlara da… bir bakıma, zaman zaman üstünde oldu böylece. zaman zaman altında oldu. zaman zaman yanında. zaman zaman önünde. zaman zaman sonunda. zaman zaman peşinde. zaman zaman içinde.''

hasan ali toptaş'ın ustalık eseri.
bismillahirahmanirahimof bismillahirahmanirahimof
''istiyordum ki, adamakıllı kaybolayım ormanda... bazen bana bir aslanın kükreyişi, bir kertenkelenin renkten renge akışı, bir ceylanın başını çevirip bakışı, ya da çilleri birbirine karışmış kocaman bir keklik sürüsünün aniden havalanışı gibi gözüken zamanların içinde, hiç gözükmeyen, ama hiç mi hiç gözükmeyen bir zaman olayım sözgelimi.''


(bkz: hasan ali toptaş)
kosmos kosmos
kitaptan öte tatlara sahip şey. kitaplarda muhteşem cümlelerin altını çizmedim mi eksik hissederim. bu kitapta bütün cümlelerin altını çizmem gerekti. hüzünsüz haz aldım her kelimeden. sonra sarılıp uyuduk.

"...ve ben bu konunun içinde sizinle birlikte aklımı, hayallerimi ve geleceğimi kaybetmeye hazır olsam bile, henüz alaaddin'in yokluğunu kaybetmeyi göze alamıyorum."
m3l3k m3l3k
aramaya inanan hasan ali toptaş romanıdır.

"anlaşılan, insanoğlunun kendi yarattığı şeyi bile elinde tutamayacak kadar zayıf ve çaresiz bir yaratık olduğunu bilmiyormuşum daha. hatta ben, kendi dışımda kalan birçok şeyi bilmediğim gibi ne yazık ki insanın aradığını hiç bir zaman, hiçbir yerde bulamayacağını da bilmiyormuşum. bulamazmış oysa... ona benzer bir takım şeylerle karşılaşabilirmiş belki, çoğu kez bunlardan bazılarını aradığı şeyin ta kendisi sanabilir, hatta onlara bir an için sımsıkı, hiç kopmamacasına sarılabilir ve işte böylece, insanın algılama zayıflığından doğan tatlı bir yalanın içinde bir süre de olsa oyuncağına kavuşmuş bir çocuk gibi avunabilirmiş ama, nedense aranan asıl şey hep insanın içinde kalırmış."
1 /