birisi

bayannihayet bayannihayet
nahit ulvi akgün'ün bir şiiri:
bir şey var aramızda
senin bakışından belli
benim yanan yüzümden
dalıyoruz arada bir
ikimizde aynı şeyi düşünüyoruz belki
gülüşerek başlıyoruz söze..
bir şey var aramızda
senin gözlerinde ışıldıyor
benim yanan yüzümde..
jemand jemand
es gibt etwas zwischen uns,
(bir şey var aramızda)
es ist an deinem blick;
(senin bakışından belli)
an meinem gesicht,
das schamrot wird.
(bemim yanan yüzümden)
wir sind in der traeume manchmal
(dalıyoruz arada bir)
und denken daran gleich mit vielleicht,
(ikimizde aynı şeyi düşünüyoruz belki)
beginnen lachend zu sprechen..
(gülüşerek başlıyoruz söze)


es gibt etwas zwischen uns
(bir şey var aramızda)
wann wir finden,
verlieren gern es..
(onu buldukça kaybediyoruz isteyerek)
aber vergeblich,selbst wenn wir verbergen.
(fakat ne kadar saklasak nafile)
es gibt etwas zwischen uns;
(bir şey var aramızda)
glaenzt an deiner augen,
(senin gözlerinde ışıldıyor)
das ich sagen kann..
(benim dilimin ucunda)

alman kızlara selam olsun..

(bkz: çevirmenlerden özür dilemek)

(bkz: alman kızlarına selam olsun)

(bkz: türk kızlarının köküne kıran mı girdi)
sycrone one sycrone one
tamamı aşağıdaki şekilde olan nahit ulvi akgün şiiri. şair öyle güzel bir yerde bırakmış ki şiiri, sanki biraz daha uzatsaydı tüm büyüsü bozulurdu. tadında, harika, anlamlı bir aşk şiiri. severim.

bir şey var aramızda
senin bakışından belli
benim yanan yüzümden
dalıveriyoruz arada bir
ikimiz de aynı şeyi düşünüyoruz belki
gülüşerek başlıyoruz söze

bir şey var aramızda
onu buldukça kaybediyoruz isteyerek
fakat ne kadar saklasak nafile
bir şey var aramızda
senin gözlerinde ışıldıyor
benim dilimin ucunda
apeiron apeiron
nahit ulvi akgün'ün en bilinen şiiridir.ayrıca; çekirdek adlı grubun yorumuyla güzel bir şarkı haline gelen şiir.
bir şey var aramızda
senin bakışından belli
benim yanan yüzümden
dalıveriyoruz arada bir
ikimiz de aynı şeyi düşünüyoruz belki
gülüşerek başlıyoruz söze

bir şey var aramızda
onu buldukça kaybediyoruz isteyerek
fakat ne kadar saklasak nafile
bir şey var aramızda
senin gözlerinde ışıldıyor
benim dilimin ucunda
bir şey var aramızda
bir şey var.
artemis oh miss artemis oh miss
annemin heyecanlı heyecanlı teyzeme birsey anlatırken benim kulak misafiri olup
- aa kimmiş o anne
- birisi
diye cevap verip benim o şahsı tanımak istememem için verdiği cevap.
neşesiyeter neşesiyeter
duraktayım...
ama beklediğim otobüs değil; "biri"si.
tıpkı dün gibi, bir önceki gün gibi.
izmir'in serin sabahında eski ceketime sarılmış, ağaçların arasındaki dar yoldan gelmesini bekliyor ve dün akşam olanları tekrar gözlerimin önüne getiriyorum. en başından başlayarak...
hava sıcak olmasına rağmen yağmur yağıyor.gökyüzünden düşen küçük ve seyrek damlalar ne beni ne de arkadaşımı rahatsız ediyor basketbol oynarken. sahayı aydınlatan tek ışık, yolun hemen kenarındaki sokak lambası. bazen potadan seken topumn hangi yöne sektiğini bile çözemiyoruz. yağmur ve yetersiz ışığa rağmen kendimizi kaptırmış maç yaparken, bir anda tentenin hemen altında o'nu gördüm. kollarını kavuşturmuş bana doğru bakıyordu. fark ettiğimi anlayınca;

+yaklaşık 10 dakikadır sizi bekliyorum... dedi.

***ses tonu oldukça rahatsız ediciydi. azarlıyordu sanki. anlam veremediğim bir tavrı vardı. kendimi bir anda uzun süreli bir ilişkinin tam ortasında bulmuştum ve bu da bizim son kavgalarımızdan birsi gibiydi. hemen her sabah yaşanan uzun bakışmalar ve ufak tebessümler yok olmuştu ve galiba bu ilişkinin sonuna doğru hızla ilerliyorduk....***

-'kusura bakma, dalmışım. yoksa...'

***son kelime tüm ipleri onun eline vermişti...***

+'yoksa ne?'

***gülümsüyordu.***

-'biraz daha izin verirsen bitireceğiz maçı...'
arkamı döndüm.
+'bekliyorum bakalım...'

***bir kez daha sitem ediyordu.***

bu kısa konuşmadan sonra yaklaşık 5 dakika daha oynadık. ulaş sürekli 'olm bitirelim maçı, bak ayıp oluyor kıza' diye uyarıyordu beni. bense oldukça şaşkın, hem bitirmek istiyor hem de pot kırıp saçmalayacağımdan koktuğum için ne ayaptığımın farkında olmadan bir o yana bir bu yana koşturup duruyordum seken topum peşinden. ulaş sonunda dayanamayıp 'abi yeter. ben bittim.' diyerek karşı potanın yolunu tuttu. yapacak pek bir şey kalmamıştı artık...yanına gittim;
-tekrar özür dilerim.

bunu söylerken anlımdan düşen damlaları hissedebiliyordum. yorgundum ama küçük detaylar da daha çok dikkatimi çekmeye başlamıştı artık. elindeki rengarenk anahtarlık, sarı lacivert bilekliği, evin içinde giyildiği her halinden belli ayakkabıları, göz bebeklerinin büyüklüğü...

+önemli değil. sıkılmadım zaten. bayağı eğleniyordunuz oynarken.
-evet. düzenli olarak geliyoruz.
+biliyorum.

***ne kadar dirensem de tebessüm etmekten alıkoyamadım kendimi. bu jesti çok hoşuma gitmişti.

+şimdi terlisin bayağı. boynundan, omuzundan, kollarından, bir adım geri giderek iyice süzdü, ve hatta tüm vücudundan duman çıkıyor. üstelik ıslaksın. yarın sabah durağa biraz daha erken gelirsen, konuşmak istediğim bir şey var...?

o da en az benim kadar dikkatliydi. bir yandan baştan aşağı inceliyor bir yandan da sol eliyle koluna dokunuyordu. mimiklerini bile kaçırmak istemiordum. lafı fazla uzatmadan 'peki.' demekle yetindim; son bir kez daha bakarak koşar adımlarla ulaş'ın yanına gittim.

eve girdiğimde zamanın nasıl geçtiğini anlamadım bile. elimde kağıt ve kalemle yatağıma uzanmış, isim ararken buldum kendimi. o söylemeden önce ismini ben bulmalıydım.
önce büyük harflerle ayça yazdım kağım tam ortasına. karaladım sonra. biraz üzerine pınar yazdım ama o da tam oturmamıştı üzerine. zeynep. sol alt köşeye yazdım. altını çizdim; bulmuştum sanki ama zaman geçtikçe önce daire içine aldım ve sonra vazgeçtim 'zeynep'ten de.
gamze...
derya...
elif..? elif kırılacak gibi oldu onunla bütünleştirince. oysa kız oldukça güçlü görünüyordu... vazgeçtim.
merve? daha nitelikli bir isim lazımdı bana.
öyle ki duyduğum anda dünyaca ünlü bir tatlıcının mutfağındaymışçasına burnuma hoş kokular gelmeli, damağımda bambaşka tatlar belirmeli, kısacası tün duyu organlarım alarm verilmişçesine harekete geçmeliydi.
sonuda kağıdı yastığın altına koyup uykuya daldım.

sabahleyin yaklaşık 45 dakikam banyoda geçti. üzerine yattığım saçım isyan bayrağını çekmiş, şekle girmemekte direniyordu. ancak suyun altında 15 dakika kadar kalınca pes etmek zorunda kaldı. banyoda elde ettiğim bu zafer, kesinlikle bugünün ilk ve tek zaferi olmayacaktı.
duraktayım.
bekliyorum ama bir türlü gelmiyor. servisinin saati de iyice yaklaştı. tam vazgeçmiştim ki 'o'nu karşı kaldırımda gördüm. kot pantolonunun üzerinde siyah bir badi ve onun üzerine de ince bir ceket giymiş. saçları dün akşamki gibi uzun boynundan omuzlarına düşüyor. yaklaştıkça heyecanlanıyorum. başım dönmeye başlıyor. gökyüzü renk değiştirmeye başlıyor; kırmızılı, sarılı bir hal alıyor sanki. burnuma ilk defa tecrübe ettiğim acayip bir koku geliyor ve ellerim de terliyor. şapşal şapşal gülümsediğime de eminim.
tam caddeyi yarılamışken , kendini bilmez bir şoför hızla geçiyor önümüzden. bu kısacık süreyi fırsat bilip üstümü başımı düzeltiyorum hızlıca.
iyica yaklaşıyor...
+'günaydın. yasemin ben..'
-'yasemin' diyorum.
gülümsüyor.
procrastination procrastination
izzet yıldızhan'ın en güzel şarkısıdır. emrah'in unutabilsem şarkısı gibidir aynı... aynı dönem, bol acılı, heyyt ulan falan filan... adam pek işe yaramaz ama şarkı damar.

buyrunuz efenim alkol ve damardan tüketiniz;


inanna salome inanna salome
annenin şiir ve hatıra defterinde(defterin özel adı bile var ve yıllar sonra ilk çocuğunun ismi olmuş) yıllar önce keşfedilen ve her daim pek sevilen nahit ulvi akgün şiiri.

''bir şey var aramızda
onu buldukça kaybediyoruz isteyerek

fakat ne kadar saklasak nafile
bir şey var aramızda
senin gözlerinde ışıldıyor
benim dilimin ucunda''
zagmuk zagmuk
özlem dedi birisi...
diğeri sustu suspus oldu saçlarna bir ürperti yayıldı yüzünde bitti. gözleri kısıldı dudakları büzüldü göz kapaklarına ağırlık çöktü. ağrıdı göz yaşı bezleri, topak topaktı dokunsan yeryüzüne damlalarını bırakacak bulutlar gibi...
kalktı ama kalkmakta o kadar zorlanıyordu ki vucudunun tüm ağırlığını hissederken eklemlerinde, onları hareket ettirecek gücü bulamadı kasları...
bir bardak çay koydu sigarasını yaktı... ikisini bir anda yudumlarcasına içti, derin soluklandı...çenesini esnetti boğazına bir şey takılmışçasına defalarca, kaşları düştü sonrasında.
bir yudum daha aldı çaylı dumandan yavaşça bıraktı dumanı burnundan genizini yakışını hissetmeye çalıştı, kafası bir hoş oluyordu. ancak bu şekilde uzaklaşabiliyordu anlık...
özlemden...
nede hoş idi sesi, ansızın esen rüzgarın pencereden çıkardığı ürperti misali...
yağmur yağıyordu dışarıda...
her bir damla bir haber verircesine...
kafasını koydu...
uyumuştu...
özlemden bahseden birisi aslında yoktu...