blasphemy

curufin curufin
fazıl say'ın işlediği gayriresmi suç. halk arasında halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılama diye bilinir. batıda bundan dolayı insanların cezalandırıldığı zamanlardan dark ages* diye bahsedilir.
dumrul dumrul
kavramın ortaya çıkışı hristiyanların paganları yok etme çabasına dayanıyor. hristiyanlar yok etmek, cezalandırmak, bastırmak istedikleri herkesi blaspheme olarak etiketleyip öldürebiliyorlardı. ortada gerçek anlamda blaspheme yoktu. bu arada çoğu zaman yakarak öldürmekten bahsediyoruz tabii. çünkü amaç bir kişiyi yok etmek değil, geride kalan herkese korku salmaktı.

oyunu değiştiren şey aydınlanma döneminde ateizmin çok yaygın olmasa da derinden gelişmeye başlaması oldu. blasphemy bu dönemde bir gerçeklik olarak ortaya çıktı ve hristiyanların yüz yıllar boyunca ördüğü korku duvarları yıkıldıkça kilise de kaçınılmaz olarak geriledi. şimdi hangi videodaydı onu bulmakla uğraşamayacağım ama emrah sefa gürkan aydınlanmayı ortaya çıkaran asıl unsurun "yüksek kültür" değil desacralization (kutsallıktan arındırma) olduğunu gayet iyi şekilde açıklıyordu. krallarla, beylerle, tanrılarla alay eden bir dip akıntısı kiliseyi yıkmıştır.

bizde yaygın olan tutum "aman dinciyi kızdırmayalım"dır. bunun sebebi de toplumsal olarak genlerimize kazınmış olan "aman tadımız kaçmasın ali rıza bey" kafasıdır. bizimkiler kendi kendilerine şöyle bir hesap yaparlar. blasphemy kendiliğinden çözülecek olan din sorununun çözülmesini engeller çünkü insanlar duygularına daha çok sarılıp birleşirler filan. oysa hangi din olduğundan bağımsız olarak dinlerin bu kadar kalabalık topluluklar üzerinde etkili olabilmesinin çok basit bir sebebi vardır. insanlar daha bebekliklerinden başlayarak belli bir inancın mutlak gerçeği yansıttığına şartlandırılırlar. din, dokunduğunda seni yakacak bir şey olduğu için onu sorgulayamazsın. zaten sorgulama süreci bir kez başladığında bir insanın belli bir din içinde kalması neredeyse imkansıza yakındır.

blasphemy burada işlev kazanır. dokunuyorsun ama hiçbir şey olmuyor. dinin temel mantığına baktığınızda buna bir açıklama elbette getirilebilir. tanrı insanları sınıyor ve cezalandıracaklarını zaten öldükten sonra sonsuza kadar yakarak cezalandıracak. ama din dediğimiz şey organik değil ki. inşa edilmiş bir yapı. bebekliğinden itibaren bir insan yığınına bunu empoze edebilmen için her şeyin somut olması gerekir. çünkü çocuğun soyutlama becerisi henüz gelişmemiştir. allah baba yukardadır mesela. ilkel bilinç ya da çocuk aklını çelecek olan şey somut "suç"un somut şekilde ceza görmesidir. çocuk cehennemden anlamaz. çünkü ölüm - yaşam kavramları bile oturmamıştır. çocuğun bütün olayı cıs olup olmamak.... allah çarpar, allah taşa çevirir, maymuna dönersin vs... sen en baştan buna şartlandırıldığın için zaten sorgulama süreçlerinden deli gibi kaçınırsın. bebeklikten itibaren şartlandırıldığın tutumların ileride bilinçli şekilde değiştirilebilmesi çok zordur. aptal ya da cahil olduklarını falan söylemiyorum. şartlandırılmışlık böyle bir şey. her şeyi apaçık gördüğün halde mevzuya uyanamıyorsun. orada taşları yerinden oynatacak dış uyaranlara - tetikleyicilere ihtiyaç duyuluyor. bunun istisnası yok. ben sen o fark etmiyor.

blasphemy başkalarına sallanan bir sopa olmaktan çıkıp somut bir gerçekliğe dönüştüğü zaman ilkel bilinç durduğu yerde hoplamaya başlar. aşırı çaresizdir. çünkü müslüman hristiyana küfretse hristiyan da müslümanın kutsalına saydırıp kendisini iyi hissedebilecek. pekii kendisininki gibi bir "kutsal"ı olmayana ne yapacak? ateizm burada "game changer" bir faktör olarak ortaya çıkıyor. belki farkında değilsiniz ama 300 yıl öncesine kadar açıktan tanrının yokluğu fikrini dillendirebilen filozoflar bile neredeyse yok gibiydi. sadece 100 yıl önce avrupa bile aşırı muhafazakar bir kıtaydı.

başlangıçta blaspheme'leri vurup kırdılar ama uyguladıkları şiddet de bir boka yaramadı. hatta kilise otoritesinin çözülme sürecini hızlandırdı. çünkü denklem çok basit: senin "tanrı"nın çok gücüne gidecek bir şeyler yapılıyor ama tanrıdan bir cevap gelmiyor. e babacım hani kızınca tufan gönderen, yıldırımlarla çarpan, insanları toplu halde taşa çeviren bir tanrı vardı? ne oldu o tufanlar mufanlar aga? blasphemy, ilkel bilince en azından şunu net gösterdi. tanrı belki eskiden tufanlar gönderiyordu ama artık göndermiyor. ne değişmiş olabilir? tanrı fikir değiştirir mi? burada "tanrı"nın "ne"liğine dair bir soru ortaya çıkar. ikincisi inanan kişinin "ne"liğine dair başka bir sorudur.

sözde "kutsal"ına küfür edildiği zaman bunu tanrıya havale edip teskin olan bir kişi ona gerçekten inanıyordur. herkes kendi kendisini bu şekilde testten geçirebilir. sen kendin inanıyor musun yoksa şartlandırılmış bir kurban mısın? inanıyorsan bu inancını sınayabilme cesareti gösterebileceğin de var sayılmalıdır. boktan yapılan osurukla yıkılır. senin değerlerin boktan yapılmamışsa, ne kadar sorgularsan sorgula varacağın yer inancının doğrulanması olabilmelidir değil mi?

sonuçta sen ebedi cehennem diye bir şeye gerçekten inanıyor olsan ortada bir mesele yoktur. ama bunların herkesten daha yüksek sesle bağırmasının sebebi aslında davullar çalarak gece gündüz ilan etmek zorunda hissettikleri o dillere destan "inanç"larından emin olamamalarıdır. yani ortada gerçek anlamda bir "iman" yoktur. bütün toplumun zincir halinde birbirine tekrarlayıp durduğu tüm o şeyler bir balondan ibarettir. "ağbi biz inanıyoruz diğ mi? yağni çok inanıyoruz. aşırı inanıyoruz. toplumun yüzde 99'u inanıyor. 1,5 milyarın inandığı şey yanlış olabilir mi ki hiç?" herkes birbirini doldururken gerçekliğe karşı en ufak bir sadakatleri yoktur. yüzde 99 koca bir yalan. 1,5 milyar insan yanılamıyorsa 2,5 milyar hristiyan niye yanılmış olsun? 1 milyar ateist niye yanılmış olsun? 900 milyon hindu niye yanılmış olsun? kaldı ki 1,5 milyar dediğin de temelde hep aynı şeye inanmıyor. onca mezhebin varlık nedeni ne? müslümanların on binlerce ayrı tarikata ve cemaate bölünmesinin arkasında ne yatıyor?

bu hristiyanlar gerçekten inanıyorlar mıydı bu dine? ceza yetkisi tanrıdaysa, din onunsa sen hangi sıfatla onun cezasına güvenmiyorsun da karşındaki kişiyi kendin cezalandırmaya kalkışıyorsun? koşa koşa krala gidiyorsun, kilisenin yargısına gidiyorsun... yani ne demeye inciniyorsun birader? senin tanrın zaten her şeyin hesabını sorabilecek güce sahip değil mi? onun "adalet"ine güveniyorsan senin içine oturan nedir? seni yerinde hoplatan nedir?

işte blasphemy burada en temeldeki taşı oynatmak gibi bir işlev üstlenir. inanç çetelerinin buna karşı yapabilecekleri hiçbir şey yoktur. ya endoktrinasyon faaliyetlerini durdurup daha "olgun" bir dinsel paradigma kuracaksın ya da senin otoritenin altını oyan kendi tutumlarını koruyacaksın. ilkini yaparsan insanlara din aşılama işi için en az 17 - 18 yaşlarına kadar beklemen lazım. çünkü insan bu yaştan önce fikri ya da dini bir tercih yapacak durumda değildir. zihinsel olarak henüz çok hamdır. soyutlama becerisi adım adım gelişmektedir. pekii dini zihinsel olgunluğa erişmekte olan birine anlattığında karşındaki insan senin zırvalarını niye yutsun ki? nasıl şartlandıracaksın sen bunu?

neyse, yüz yıllar içinde kilisenin altını oyan, hristiyanlığı kültürel bir renk seviyesine indiren bu süreci anlamış olmalıyız. şimdi somut durumlara geçelim.

sövme dediğimiz şeyin bir tanecik amacı vardır. muhatabı hoplatmak. konforunu bozmak. ideal sövüş budur. hani lafı sokarsın 3 gün uyuyamaz ya... "ulan ben de şunu diyeydim" diye kıvranır, rüyalarında seni patakladığını filan görür. yani siz bir şahsı başbaşayken tokatlasanız, iki güne onu unutur ama güzel bir sövgü, "hassas" bünyelerin içine tokattan daha sağlam oturur.

burada bazı tipler için işi çıkmaza sokan bir nokta daha vardır. senin açıkta duran ve dileyen herkesin dilediği zaman bastırabileceği cılk bir yaran var. pekii karşıdakinin böyle bir yarası yoksa ne bok yiyeceksin? bu mallar o kadar salak tipler ki buradaki dezavantajlı pozisyonlarını asla göremiyorlar.

misal birisi bana "seni skerim" diyor olsun. "ulan adam beni skecekmiş" diye paniğe mi kapılacağım? soyutlama becerisi sıfır olan ilkel bir tip olsam dahi ben şöyle düşünürüm. "lan bunun beni skebilme kapasitesi varsa zaten yapabileceğim bir şey yoktur. böyle bir kapasitesi olmayan bir kişiden de çekinmeme gerek yok. skebiliyorsa buyursun gelsin." e soyutlama kapasitem olduğuna göre burada reel bir skiş sokuş olayı olmadığını görürüm. derim ki burada amaç benim sinirlerimi yıpratmak. bu sik kafalı benim zihinsel ya da fiziksel konforumu bozma kapasitesine sahip mi? pekii ben onunkini bozabilir miyim?

anlaması zor değil. tam bu noktada tekrar blasphemy'ye dönüyoruz. bu anlattığım temel mantık hedefi müthiş pratik şekilde daraltır. küfür, rasyonel insanı incitmez. asgari ölçüde rasyonel olan bünye blasphemy'den zaten etkilenmez. edilen laflar ya da yapılan davranışlar doğrudan hedefini bulur. milim şaşma ihtimali yoktur. sonra hikaye başa döner. beni fiziken cezalandırmaya kalkıştığında senin acizliğini daha çok kişi görmüş olur ve ben kazanırım. beni görmezden gelebilecek olgunluğa eriştiğinde davranışım hedefine zaten ulaşmış olur ve ben kazanırım. kendini ske ske öfkeni içine atacak olursan ben kazanırım.

bu, o kadar şaşmaz bir süreçtir ki ne yaptığımı açık açık aptala anlatır gibi anlattığımda da ilkel bilinç bir karşı taktik geliştiremez. bunun bu kadar net ve şaşmaz olmasının sebebi de dinsel paradigmanın kofluğudur.

biz kendimize güveniyoruz ve herhangi bir şeyin kurcalanmasından zerre gocunmuyoruz. pekii siz her şeye gücü yeten ilahınıza neden hiç güvenmiyorsunuz?