breaking and entering

1 /
anosias anosias
fragmanlarında jude law, juliette binoche ve hızlı koşuşturma sahneleri görünce insan da görme isteği yaratan tüm filmi izleyince de fragmandaki kadar hareketli olmadığı anlanan bir film. film sadece bir konuyu işlememiş. bir yandan ingiltere'deki göçmen sorunu işlenirken ( ki aslında bu göçmenler sadece ingiltere'de değil, dünyanın birçok ülkesinde sorun olarak algılanmakta ve hor görülmektedir), bir yandan bosna hersekteki sırp-müslüman çekişmesine/savaşına göndermeler yapılmış, bir yandan otistik bir çocuğun ve ailesinin yaşadığı zorluklar gösterilmiş, bir yandan da klasik film temalarından aşk ve aldatma üzerinde durulmuş.

filmden dikkatimi çeken bir nokta. genel kanı erkeklerin eşlerinden büyük olması gerektiğidir. hatta kendinden küçük erkeklerle ilişkiye giren hatunlara bazı sıfatlar yapıştırılmaktadır. bir diğer kanı da erkeklerin karılarını daha genç ve güzel birileriyle aldatmasıdır. ama bu film ilginç ya. jude law 1972li, 10 yıldır birlikte yaşadığı robin wright penn1966lı, onu aldattığı kadın juliette binoche 1964lü.
bloodine bloodine
oyuncuların performanslarına diyecek yok, güzel bir pazar akşamı için iyi bir ev filmi olabilir..

--spoiler--

"am * sorry"

işte senaryonun yarısını okudunuz. ayrıca filmler mutlu sonla bitmemeli, masal gibi oluyor.

--spoiler--
alassea alassea
jude law, 10 yıldır birlikte yaşadığı sevgilisi ve sevgilisinin sorunlu kızı ile yoğun iş temposu arasında sıkışmış bir karakterdir. evdeki sorunlardan kaçmak için daha işkolik hale gelmektedir. londra'nın kötü bir semtindeki ofislerine üstüste hırsız girmesi ve hırsızı kendi başına bulmak isteği sonucunda hayatı beklenmedik bir yöne girer.. hırsızın annesi juliette binoche ile tanışır.. kafası her yönden karışır falan filan..
bazı sözler ve sahneler etkileyici, hikaye güzel anlatılmış, vs. diyebiliriz ama yine de birşeyler eksik gibi.. hani izlerken hoşunuza giden ama salondan çıkınca kafanıza takılmayan, sizde iz bırakmayan filmlerden.
jane jones jane jones
postmodern düşünceye göre, özgürlük ve eşitlik için, birini içerde diğerini dışarda bırakan normların yıkılması gerektiğinden, açığa vurulan her düşünce şüphecilikle, yapılan her eylem tarafsızlıkla besleniyor. bu normları yıkmaya çalışan günümüz insanı kaygan bir zemin üzerinde yürümeye çalıştığından, doğru ve yanlış, iyi ve kötü duruma göre, kişiye göre, zamana göre değişken kavramlar haline geldi. filmde hırsızlık yapanı anlamaya çalışan günümüz insanı, bir ülkenin kuşatılıp halkının öldürülmesi ve sürülmesine de aynı mesafede yaklaşıyor. asla onaylanmayacağı bariz olan durumların bile değişik açılardan bakıldığında başka yorumlara açık olduğu kabulü gün geçtikçe yaygınlaştığından, belki de yüzyıllardır süregelen bu düzen günümüzde en vahim halini almıştır.filmin sonunda, mutlu son için gerekli olan herşey olduğu halde, izleyicinin arınarak rahatlayamayıp, aksine bir eksiklik ve boşluk duygusu yaşamasının nedeni, postmodern insanın bu noktada çuvallamasındandır.
hplovecraft hplovecraft
oyuncularını gördüğüm zaman oldukça umutlandığım ama indirip izledikten sonra aynı derecede hayal kırıklığına uğradığım film. bosnadaki savaştan kaçıp başka bir ülkeye yerleşen anne ve oğlunun geçirdiği zor günler , çocuğun hırsızlık yapmaya başlaması gibi klişe konular üzerinden giden film birden zengin bir mimarın , ki çocuk bu mimarın ofisini defalarca kez soyuyor , ailesiyle yaşadığı sorunlarla bağdaştırılıyor ve birleşiyor.

----spoiler----

boşnak kadının * oğlunu kurtarmak için , zengin mimarla * ve fotoğraflarını çektirmesi , fotoğraflar çekilirken sahip olduğu vicdan azabının ve çaresizliğin mimikleriyle mükemmel verilmesi filmin biricik ipe sapa gelir yanı.

----spoliler-----
smooth smooth
kısacık hikayesini okuduğumda ve de afişini gördüğümde pek birşey beklemediğim, ne yalan söyleyeyim, jude law hoştur mantığıyla yaklaştığım bir film idi..
ama gel gör ki ummadık taş yine baş yardı.

öncelikle ingiliz aksanını çok sevdiğimi belirterek filmin son derece öznel yorumuna başlamış oluyorum ki bu filmde benim için vurucu olan diğer unsur juliette binoche tarafından kusursuzca sergilenen balkan aksanıdır.
balkanlarda ne kadar evde hissetmenize karşı iletişimde ingilizceyi kullanmış ve öğrendiğiniz o kusursuz amerikan seslerini kafanızdan silip balkan ingilizcesiyle dönmüşseniz geriye, bu filmde o beyninize işleyen dili duyuyorsunuz..

bu kadar birinci mevki duygusallık katılmış bir film olmasının haricinde, filmin teması diye tek bir konunu gösterilemiyor olması, başından bir soruna çözüm bulup da "bu film de böyle biter" dedirtmeyen bir örgüye sahip.

filmde asıl dikkat edilmesi gereken karakter rahat tavırlı dedektif olmalı aslında, insanlarla konuştuklarını yazsanız, filmin kitabını yazarsınız. sanki şifrelenmiş..
marcy kaplan marcy kaplan
kuzey londra, bosna, isveç üçlemesi arasında dönüp duran son derece post-modern hikayeler. göçmenlik, ilişkilerdeki eşitliğin belirsizliği, mimarlardan birinin temizlikçi göçmen kıza gönül vermesi, büroyu soyan gencin veda sahnesinde ayağına kadar gidilerek elinin sıkılması gibi ince mesajları olan, insan ilişkilerinde savrulmuşluğu, bir sürü yalana bulanmayı sadece bir defa ama doğru anda "doğruyu" söyleyerek düzeltmeyi anlatıyor bu film. yumurtalar kırılmadan omlet yapılmıyor yani bu filmde de.
hürrem hürrem
filmin en güzel repliği juliette binoche'un jude law'a duygusal hırsızlıktan bahsedip ardından da "sen biri bana en son ne zaman dokundu biliyor musun" demesiydi.
1 /