carl gustav jung

1 /
etipuf etipuf
(bkz: kolektif bilinçaltı)
(bkz: arketipler)
başı sıkışınca metafiziğe sığınan ancak freudun öğrencileri arasında kendi ekolünü en başarılı şekilde tanımlamış eleman. freud her şeyi çocukluğumuza falan dönerek çetrefilli yollarla açıklamaya çalışırken jung dış dünyanın etkilerini inkar etmemiş ve toplumun bilinçaltımıza işlediği sembol ve şemaları teorisinde bulundurmuştur.
kazaramistik kazaramistik
analitik psikolojinin kurucusu 26 temuuz 1875 doğumlu, isviçreli psikiyatr. ayrıca din, edebiyat ve güzel sanatlar alanlarındaki çalışmaları da bulunur.

çocukluğu sürekli mutsuz olan annesi ve babasının tartışmalarına şahit olmakla başlar. annesinin hastalanması, daima yanında olan hizmetçi kızın sonrada üvey annesi olması ileride kadınlar hakkında 'güvenilmez' görüşünü oluşturur. yalnız ama düşgücü zengin bir çocuktu; çevresni bol bol gözlemleyerek insan davranışlarını anlamlandırmaya çalışır.

her çocuk gibi jung da okula gitmeye başlar. o dönemlerde okuldan kaçmak için bayılma yöntemini geliştirir ve bu şekilde uzun zaman evde yatıp, düşünme seanslarını gerçekleştirir. fakat babasının bir gün " elimde ne varsa tükendi. çalışamayacak durumda olursa ne yapar bu çocuk" deyişini duyunca zıpkın gibi ayağa kalkıp,derslerine çalışmaya başlar.

babasının filoloji uzmanı bir din adamı olması sebebiyle kendisini din alanında yetiştirmesine rağmen bu düşünme seanslarında oluşan tanrıyı sorgulaması onu felsefeye yönlendirir fakat 1895-1900 yılları arasında basel üniversitesinde tıp okur. fakülteyi bitirip burghölzli akıl hastanesinde görev yapmaya başlayınca, "hastaların uyarım sözcükleri olarak adlandırdığı 100 sözcüğün okunması sırasında verdikleri tuhaf yanıtları inceliyerek bunların hastalar açısından kabul görmeyen ahlak dışı, çoğu zaman da cinsel içeriklerinden dolayı bilince çıkarılmayan, duygusal yüklü çağrıiım kümelerinden kaynaklandığı sonucuna varır." bu araştırmaları onu psikiyatri alanında oldukça iyi bir üne kavuşturur.

1907 mart ında, viyana da bir öğleden sonra freud la tanışır ve hiç durmadan on üç saat konuşurlar. büyük ihtimalle jung daki dine eğilimi sezen freud ona cinsellik kuramından hiçbir zaman vazgeçmemesi için söz ister. nedenini ise "doğaüstü güçlere karşı" olarak verir.

ama kısa süre sonra yolları freud ile ayrılır. freud un gördüğü rüyalrı tam olarak yorumlayamadığını düşünür.

1912 yılında freud un düşüncelerine karşı savlar içeren wandlungen und symbole der libido (libido simgelerinin dönüşümü) yayımlar. daha sonra da psychologische typen (psikolojik tipler) kitabında ise içe dönüklük ve dışa dönüklük kavramlarını geliştirdı ve insanlarda; düşünme, hissetme, duyu ve sezgi den oluşan dört temel zihinsel işlevleri belirleyerek kişiye göre bir ya da birkaçının baskın olabileceğini öne sürer.


daha sonra 1918 de almanya nın avrupa da özel bir yeri olduğunu savunup, nazizme destek vermekle suçlanır.


çocuklukla ilgilenen freud un aksine jung, geçmiş yaşantıların yanı sıra kişinin o an içinde bulunduğu durmu. toplumuun etkilerini ve geleceğe yönelik düşüncelerini de vurguladı. (bkz: mahalle baskısı)

freud ile yolları ayrıldıktan sonra uzun süren bir kararsızlık döneminden sonra, düş analizlerini kendi yapmak için uğraşacaktır. hatta bunun için ayrıntılı notlar tutup, mitlerden faydalanır. o yıllarda psychologie und religion ve psychologie und alchemie adlı yapıtlarını çıkarır.

o dönemlerde yakın çevresine bir takım garip olaylar yaşadığını iddia eder. mesela evde otururken zil çalar, kapıyı açtıklarında kimsenin olmadıklarını görürlen. fakayt jung kapı açıldığı an odaya ruhların dolduğunu, eline kalemi aldığı anda ise hepsinin evi terk ettiğini iddia eder. (hmmm)o dönem ayağı kırılıp, üstüne bir de kalp krizi geçirir ve böyle hasta bir şekilde yatarken doktorunu uykusunda kos kralı olarak görür ve bunu kendisinin değil doktorunun öleceğie yorar. ve bu gerçekten olur ve dotoru bir kaç gün sonra ani bir rahatsızlıkla ölür. tüm bu içindeki huzursuzlukları, kıpranışları, heyecanları, arzuları 6 haziran 1961 de boligen deki evinden sonsuzluğa bırakır. evet.
mabel mabel
" iç ses hakkındaki düşüncemiz iki uç arasında gidip gelir:

ya tam bir saçmalık olduğunu düşünürüz,

ya da tanrının sesi.

ikisinin arasında bir şey olabileceği kimsenin aklına gelmez.

'ben' nasıl tek yönlüyse,'öteki' de kendince öyle olsa gerektir.

bu ikisinin çatışmasından gerçeklik ve anlam çıkabilir

ama bunun için 'ben' in ötekine adil davranıp,

onunda bir kişiliği olduğunu teslim ve kabul etmeye razı olması gerekir."
faaip de oiad faaip de oiad
* mars gezegenine ulaşmak, kendi kendine ulaşmaktan daha kolaydır.
* diğerinin sevmediğimiz özellikleri, kendi kendimizi bulmaya yardım edebilir.
* duygusuz karanlığı aydınlatamayız ve bitkinliği harekete çeviremeyiz.
* düşünmek zor bir sanattır onun için çoğunluk tek karar verir.
* artık elinde mitolojinin anahtarı var. ruhun tüm kapılarını açmakta özgürsün.
* çocukken kendimi yalnız hissederdim; hala da öyle hissediyorum çünkü bazı şeyleri biliyorum ve bunları hiç bilmedikleri ya da bilmek istemedikleri anlaşılan insanlara bazı ip uçları vermeye çalışıyorum.
* yalnızlık, insanın çevresinde insan olmaması demek değildir. insan kendisinin önemsediği şeyleri başkalarına ulaştıramadığı ya da başkalarının olanaksız bulduğu bazı görüşlere sahip olduğu zaman kendisini yalnız hisseder.
* bilinmeyen bir şeyi hissetmek ve bir gize sahip olmak önemlidir. böyle bir şeyi yaşamamış bir insan, önemli bir şeyi yaşamamış olur.
* tümüyle emin olduğum hiçbir şey yok. tümüyle inandığım bir şey de gerçekten yok. tek bildiğim, doğduğum ve var olduğum.
* doğduğumuz dünya çok acımasız, ama aynı zamanda ilahi bir güzelliği var. anlamlı oluşununmu, yoksa anlamsızlığının mı ağır bastığına karar vermek, insanın yapısına bağlı.
* günümüzde, bizi tehdit eden tehlikenin doğadan gelmediğini, insan ve kitle ruhundan kaynaklandığını apaçık görüyoruz. tehlike insanın ruhundan kopmuş olmasında.
* tanrı adem ile havva'yı, düşünmek istemediklerini düşünmek zorunda bırakacak biçimde yaratmıştır.
* yaşamım bilinç dışının kendini gerçekleştirdiği öykülerden biridir.





kaynak : carl gustav jung - vikisöz bilimsel ruh incelemesinin (psikoloji), geleceğin bilimi olduğuna inanıyorum. psikoloji doğa bilimlerinin en genci ve henüz emekleme evresinde bugü... wikiquote
saki saki
carl gustav jung ii , 26 temmuz 1875’de, konstans gölü’nün isviçre sahillerinde yer alan keswill’in küçük bir kasabasında doğmuş ve doğumundan altı ay sonra ren nehrinin şelalelerinin olduğu yerin yamacındaki laufen sarayı’na ait bir rahip evine taşınmışlardır. jung’un babası çevrisinde saygı gören bir kilise papazıdır. aslında jung ‘un neredeyse ailesinin tüm bireyleri tutucu birer hristiyandır. kendisiyle aynı ismi taşıyan,(1794-1864) basel üniversitesi rektörlüğüne layık görülmüş oldukça hatırı sayılır bir fizikçidir ve serbest masonlar isviçre locası’nın baş idarecisi konumundadır.
jung’un annesi, emile, ise samuel preiswerk (1799-1871) en küçük kızıdır. samuel gariplikleriye meşhur bir ilahiyatçı aynı zamanda şiddetli bir siyonizm taraftarıdır jung, daha üç yaşındayken ağır bir egzama hastalığına yakalandı. annesinin sonradan carl’a anlattğına göre hastalığı annesi birkaç ay basel ‘de bir sinir hastanesindeyken yakalanmıştı. bu süre zarfında ona annesi gelene kadar ona büyük teyzesi bakmıştır.bu carl’da kadınlara karşı bir güvensizlik doğurmuştur. nitekim otobiyografisi olan “anılar, düşler, düşünceler” kitabında bu durumdan şöyle bahsetmiştir; “ annemin yokluğunu çok zor kaldırabildim. o günden sonra da “sevgi” sözcüğünü hep kuşkuyla karşıladım uzun bir süre de kadın sözcüğü bana doğal saydığım “güvenilmezi” çağrıştırdı buna karşın “baba” sözcüğü “güveniliri” ve güçsüzlüğü buarada da değinildiği şekilde jung büyüdükçe babasına karşı güvenini kaybeder.

jung ‘un babası kibar ve hoşgörü sahibi birisidir.buna karşın oğlu onu zayıf ve duygusal olgunluğa erişememiş biri olarak değerlendirmektedir.anlaşılan paul jung,papazlığa yeni başladığı sıralarda inancını yitirmiştir . jung ilerleyen yıllarda, dini açıdan tüm öğretileri öğrenip zirvelere çıktığında babasına dini inançlar tahkik edici sorular soracak babası ise hep sadece inan demekle yetinecek ve jung uygulayamadığı bir şeye bağlanmaktan vazgeçecektir.

jung, 12 yaşına geldiğinde ise hayatının gidişatını değiştiren bir olay yaşanır. bunu kendi sözleriyle “ on iki yaşında oldum yıl kaderim değişti… ansızın çocuklardan bana biri omuz atınca kendimi yerde buldum. başım kaldırım kenarına öylesine hızlı çarptı ki nerdeyse bilincimi yitirdim ve yarım saat kadar kendimi toparlayamadım. başımı çarptığım anda zihnimden şimşek hızıyla, artık okula gitmem gerekmeyecek. düşüncesi geçmişti” gerçekten de gerekmedi. jung bu süreden sonra ne zaman okula gitmesi için zorlansa bayılıyordu. o zamana kadar zaten diğer insanlardan ayrı tutuyordu kendini artık tamamen özgürleştirmişti kendini, fildişi kulesine kapanıp kendini geliştirecekti.bu süre altı ay sürdü ve zaten hem anne hem baba tarafından çok derin bir entellektüel mirasa sahip jung kendini daha fazla geliştirdi. bu altı ayın sonunda yeniden okula döndü jung’un bayılma numarası öğrenilmişti, ona çarpan çocuğa kızamıyordu bile.

jung bir gün okul yolu olan yaşadığı hüningen’den basel’e giderken bir an da çok yoğun bir bulutun içinden çıkmış gibi bir duyguya kapıldı ve o anda kendini bulduğunu anladı. “arkamda sanki sisten bir duvar vardı ve o duvarın arkasında ki gerçek ben değildim. ancak o anda , kendim olabilmiştim. o andan önce de vardım ama olaylar rasgele başıma geliyordu…demek ki içimde bir “yetki” vardı. bu deneyim ilerde bilinç ,kişisel bilinçdışı, kollektif bilinçdışı ve kollaktif bilinçdışının bilince çıkarılmayacak bölümünün bir pramit şeklinde aşağıdan yukarıya oluşturacağı “psişe” yi tanımlamakta çok işine yarayacaktı.

jung üniversite yıllarına kadar çok değişik türde yazarları incelemiş ve bazılarından etkilenmiştir. benzer zihinlerle iletişim kurmaktan iletişim kurmaktan yoksun olarak, edebiyat, felsefe, ve dinler tarihine yönelmiştir.

kuşkusuz dinler tarihine ilgi duymasında babasının ve ailesinin etkisi çok büyüktür. bir gün bir ilmihal karıştırırken tanrı,isa ve kutsal ruh ‘un bulunduğu bir bölüme gelmişti ki orası ilgisini çekti ve sıranın oraya gelmesini bekledi çünkü üçlü olan bir bütünden söz ediliyordu. sıra geldiğinde ise babası “burayı atlıyoruz çünkü bundan hiçbir şey anlamıyorum” deyip deyip geçiştirdi. bu jung da sorgulama azmini daha fazla artırdı. schopenhauer’i bir hazine bulmuş gibi inceledi. karanlık dünya tablosuna tümüyle katılmasına rağmen önerdiği çözüme katılmıyordu; “ ‘irade’ sözcüğüyle aslında tanrı’ya aslında yaratan’a gönderme yaptığına kuşkum yoktu ama o’nun kör olduğunu söylüyordu.”bundan önce ki dönemde pisagor, herakleitos,empedokles ,platon ve sokrates gibi antik yunan düşünürlerini incelemişti zaten. maister eckhart’ta bir yaşam soluğu bulabilmişti

jung, 19 yaşına geldiğinde basel üniversitesinde tıp eğitimi almaya başladı. aslında arkeoloji okumak istiyordu fakat ailesi tıpa yönlendirdi ve 6 yıl sonra mezun olarak 10 aralık 1900’de zürih’te ki burghölzli akıl hastanesi’nde asistan olarak göreve başladı.

üniversitede ki yılları sırasında nietzsche bin böyle buyurdu zerdüşt’ü ve goethe’nin faust adlı kitabının arasında ki benzerliği fark etti ve bu onu çok etkiledi. 12 yaşında okul yolunda yürürken hissettiği kendini bulma halini. 1 no’lu halle 2 no’lu hal diye ayırmıştı. no 1 başkalarının onu etkileyen yaşantısı, no 2 ise kendini temsil ediyordu. bu durumu “zerdüşt, nietzsche’nin faust’u 2 no’lu kişiliğiydi” diye açıklayacaktı.

jung, akıl hastanesi’nde ki görevi sırasında şizofreninin isim babası eugen bleuler ile çalışma fırsatı buldu. bleuer jung’u çok sevmiş ve onu kendine vekil seçmiş onu ayakta tedavi gren hastalar bölümünün başına getirmiştir.bunun yanında zürih üniversitesi psikiyatri ve psikoterapi bölümüne öğretim görevlisi olarak atanmasını sağlamıştır. ilerde hayatında önemli yer tutacak sigmund freud’la tanışması da bu sayede olacaktır.

freud’la jung, jung’un çağrışım üzerine çalışmalar adlı kitabını freud’a göndermesiyle başlayan mektuplaşma süreci sonucunda 1906 yılında viyana’da bir araya gelmişler ve yaklaşık 5 yıl sürecek yoğun bir dostluk ve çalışma sürecine girmişlerdir. jung’la freud’un ilişkisi dostluktan öte baba oğul ilişkisi şeklinde ilerlemiştir. “gerçekte freud’un bir oğla olan ihtiyacı jung’un baba özleminden aşağı kalmamıştır fakat freud’un istediği tarz bir oğul kayıtsız şartsız otoritesine boyun eğebilecek ve prensipteki kurallarını, doktrinlerini değiştirmeden sürdürebilecek kişidir” jung ilerleyen yıllarda derin ayrılığa düştüğü freud’dan ayrılacak ve kendi ekolünü yaratcaktır. doğu ülkelerini gezecek ve kitaplarını büyük oranda hayatının son yılarlıda yayınlayacaktır. jung 1961 yılında 85 yaşındayken vefat eder.

2-) kişilik teorilerine katkısı

jung’un teorisinin şekillenmesi ve olgunlaşması ve aynı zamanda destek bulması freud’la tanışmasından sonraya rastlar. jung, freud’da eksik olan psikiyatrik deneyime ve akıl hastalarıyla uzun süreli çalışma tecrübesine sahiptir. bu nedenle jung, sözcük çağrışım deneyleri biliçaltı komplekslerin varlığını ve gücünü ortaya koyan güçlü ampirik delille sağlamakla kalmamış, şizofreni hastalarıyla yaptığı çalışmalar psikanalatik kavramları freud’un yaklaşım alanının ötesine taşımıştır.zamanla bu iki adamın arasında ki ayrılık derinleşir jung’a göre freud öncelikle beşeri motivasyonu tamamen seksüel bir güdü olarak görmekte ve buna dayandırmaktadır. ikinci olarak ise bilinçdışı akıl tamamiyle kişisel ve bireye özgü bir kavramdır.tabi ki bu jung’un ilerde ortaya atacağı arketipler teziyle uyuşmamaktadır. jung, her bireyin sonradan yaşamına ve benliğine göre şekillenen temelini insanlığın tamamına has dinamik psişik bir alt tabakanın mevcut olduğuna hükmetmiştir.jung, libodoyu freud’un tanımının çok ötesine taşımıştır.jung’a göre libido; eski imgelerin ortaya çıktığı edebi mitlerde ve evrensel sembollerle kristalize olmuş bir formda ortaya çıkmaktadır. bu durum freud‘un oidipus kompleksiyle ilgili söylediklerine terse düşer. jung çocuğun annesine bağlılığını annenin cinsel bir obje olmasına değil , annenin sevgi ve şefkat temin edici olmasına verir. ayrıca jung oidipus kompleksinin evrensel olmadığını söyler. bunda freud’a gelen incelemelerinin avrupa aile yapısına dayanmasının da etkisi vardır.

jung bu börüş ayrılıklarından sonra zürih üniversitesin’nde ki görevinden ayrılır ve freud’la tamamen farklı bir yola sapar.jung’a göre hayatın amacı , insanın kişisel potansiyelinin bilincine varark , kendi açısından kusursuz bir insan olabilmektir. jung, bireyleşmeyi savunur ve kişinin özgüvenini yitirmemesi için kendi yollundan gitmesi gerekmektedir. hayatının tüm evrelerinde de böyle yapmıştır. jung’un bu kendiyle yüzleşmesi ve no 2’ye geçişidir.

jung’un psikolojisini ve düşünce alt yapısını etkileyen en önemli olaylardan biri de jung’un freud’dan ayrıldıktan sonra düştüğü boşluk sonucu girdiği yaratıcı hastalık evresidir. jung rüyalar görür sürekli ve ilerde mesleğinde rüya yorumlamayı sık kullanacaktır. bu rüyalar ona bilinçdışının imgeleriyle yüzleşme fırsatı vermiştir.

jung ana konusu bireşleşme ve içteki “kendi” nin ortaya çıkmasıdır. jung bireyleşmenin kişilik gelişimi artırdığını ve kişin bu sayede hayat boyu bir kişisel gelişim sürecinde olduğunu söylemiştir. o, kişilik gelişiminin çocukluk ve gençlik çağının ötesinde yaşlılık dönemini de kapsadığını ileri süren xx. yy’daki az sayıda psikiyatristen biridir ve jung bunu “bireyleşme” olarak adlandırmıştır.
jung’a göre bilinçdışı; canlı gizemli bir varlık, uyanık veya uykulu geçen her anın daimi refakatçisidir. temelinde jung’un diğer gelişim teorilerine göre farkı ; yaşlılık döneminde bile insanların tüm tüm kişisel gelişim potansiyelinin gerçekleştirmeyi sürüdürmesidir.

arketipler ve kolektif bilinçdışı

jung’un psikolojiye sağladığı en önemli katkı freud’dan da ayrılmasına sebep olankolektif bilinçdışına ait ortaya attığı hipotezidir. jung’a göre arketipler herkeste görülen “özdeş psişik yapılardır”. bunlar topyekün insanlığın en eski mirasını oluşturular. jung, freud’un gelişimin önceden yapılanmamış bir kişilikte ortaya çıktığı fikrine karşı çıkmış kşisel deneyimin rolü kendilikteki arketipik potansiyeli harekete geçirmek, mevcut olanı ortaya çıkarmak olarak değerlendirmiştir.

jung’un arketip hipotezini reddedenlerin dünyanın çeşitli yerlerinden derlenen mitlerdeki benzer temaların varlığını beşeri göçlere ve kültürel etkileşime bağlamaları jung’u o güne dek bu tip mitlerle karşılaşmamış eğitimsi hastaların rüyalarını inlemesine sebep olmuştur. bu tip rüyalar gören kişilerde kendiliğinden aynı temaların oluştuğuna dikkat çekmiştir. “ bu tarz bir bilgiye sahip olmaları hiçbir şekilde şekilde sözkonusu olmayan arasında tipik mitolojik temalara rastlandı” şeklinde açıklamıştır durumu. “biz tüm geleneklerden bağımsız olarak özümüzde varolan canlandırışlara sahibiz. dolayasıyla ‘ümit-üreten’ yapısal unsurlar bilinçdışı ruhumuzda var olmalıdır”
psikoid arketip unus mundus

jung arketiplerin hem ruhi hem de bedeni bir yapıya sahip olduklarını söyler. jung bunu tüm psikofiziksel olayların önkoşullu olarak görmüştür. “arketipler bilinçli aklın gizli esaslarıdır veya diğer bir benzetmeyle bunları ruhun yalnızca dar anlamda toprağa değil genel olarak tüm dünyaya saldığı köklerdir.”

jung’un kuramına göre arketipik yapılar yalnızca tüm canlıların varolma ve hayatta kalmalarının temel kuralı değildir. bunlar aynı zamanda inorganik maddedlerin davranışlarını denetleyen yapılalrla devamlılık arzeder. bu açıdan bir arketip salt bir psişik olarak düşünülmemeli fakat “genel olarak maddeye bir geçiş köprüsü olarak mütaala edilmelidirjung arketiplerin salt fiziksel yönünü psikoid arketip olarak tanımlamıştır. unus mundus ise üm amprik varlığın sonsuz zemini olana ünier dnya için kullanılır. oarketipleri unus mundus’un arabuucular olarak tasavvur etmiş , bunları fiziksel dünyadaki madde ve enerjiye ait temel prensipleri düzenlemek ve beraberinde ruha ait fikir ve imgeleri organize etmek gibi işlevlerden sorumlu tutmuştur

jung’un bir başka kuramı da “anlamlı tesadüf “ kavramını ortaya atmasıyla çıkar.bunu şöye açıklar; “bu eşyada benzer anlama sahip, nedensellik taşımayan iki yada daha fazla olayın aynı zaman rasgelmesidir bunun anlaşılabilir kılmak için kişinin uzakta ölen bir akrabanın rüyada öldüğünü görmesi sırasında , gerçekten de akrabanın ölmüş olasını gösterir. jung, sezgisel olarak bunun tüm fenomenin kökeninde yatan tesadüfi olmayan arketipik bir düzene işaret ettiği kanısındadır. o aynı zamanda bu fenomeni fiziksel ve ruhsal olaylarla ilişkilendirilen anlamlı tesadüfün sorumlusu olarak görmüştür.

yaşam evreleri

jung, insanların gelişirken doğal evrelerden geçtiğini iddia etmiştir ve kişi zihninde benlik, persona, gölge, anima ve animus gibi bölümler barındırır.

kendilik

jung’a göre kendilik kişilerin benlikleri üstünde diğer yaşamlarla beraber bir bütünsellik oluşturan ve o yaşam içinde kişiye özgü ayrıntıların gerçekleşmesidir. jung’un görüşüne göre kendilik sadece toplumsal çevreye değil, tanrıya, ve ruhun yaşamına kişisel bir katılım aracıdır.

benlik

benlik, kendiliğin yani diğer insanlarla varlığını hissettirerek uyum içnde yaşayan düzenin yöneticisidir. “çünkü gerçekte bilinç kendi kendisini yaratmaz fakat bilinmeyen derinliklerden fışkırır. çocuklukta yavaş yavaş uyanır ve tüm bir yaşam boyu her sabah bilinçdışı bir halin, derin uykusundan ayılır. benlik sanki başlangıçtan beri var olan bilinçdışı rahimden her gün dünyaya geliveren bir bebek gibidir.

persona

persona, kişiliklerin toplumda kabul görmek, onay alabilmek için takındıkları maskedir. kişi toplumun yapısına göre kendi şekillendirir. bu sosyal bir arketip veya uyum arketipi olarakta adlandırılır. fakat kişinin özü değildir yapmacık unsurlar barındırır. “ biraz abartılı bir ifadeyle; persona kişinin gerçekte olmadığı halde kendisinin ve diğerlerinin o zannettiği şeydir denebilir” diye tanımlamıştır jung personayı.

gölge

toplum içerisinde kabul görmek için takındığımız personalar kişilikte var olan fakat toplum tarafından istemeyeceği düşüncesiyle zihnin derinliklerine itilen davranış formları orada birleşir ve bir yapı oluşturur. bu yapı personaya zıt ve her zaman varlığını hisettiren br özelliktedir. gölgeler genelde rüyalarda ortaya çıkar ve jung bunu bir tedavi aracı olarak görür.

anima ve animus

jung’a göre her insan kendi içinde karşı cinse ait bir arketip barındırır. jung karşı cinse ait arketipi kadınlarda animus, erkeklerde de anima olarak adlandırmıştır. “anima ve animus aşık olma süresnde nedenle bilinçdışında yer tutarsa ,bu psikodinamik süreçte, olduğu gibi yansıtılma olasılıkları da o denli artar.

jung, bunun dışında ruhunda dinmiklerini incelemiş ve çeşitli tedavi yöntemleri uygulamıştır. tedavilerde rüyaları incelemiş ve her kişinin rüyalarında kendine has semboller barındırdığını söylemiştir. nazism ve yahudi karşıtlığını arketiplere, persona ve gölgeye dayandırmış ve aynı zamanda kendi kuramını da olaylarla güçlendirmiştir.

not: yazı üzerinde tadilat (edit) yapacağım.

(bkz: memories dreams reflactions)
ne içersen iç su iç ne içersen iç su iç
''insanın en büyük günahı bilinçsizliktir, ama insana yol gösterip örnek olması gerekenler bile bilinçsizliğe hürmet ve rağbet ediyorlar.''

''...insanın bilinçsizliğini sona erdirmenin yolunun ve araçlarının tüm ciddiyetle araştırılmasının en büyük uygarlık görevi sayılacağı bir dönem ne zaman gelecek?

tüm dışsal değişim ve gelişmelerin insanın içsel doğasına ulaşamadığı, son kertede her şeyin, bilim ve teknolojiyi elinde bulunduran insanın sorumluluğunun bilincinde olup olmadığına bağlı olduğu ne zaman kavranacak?''

carl g. jung
dört arketip s.120
metis
berdusch berdusch
duyulduğunda saçma olarak nitelendirilen şeylerin aslında bilinçde şok etkisi yarattığını ve bilincin buna bir duvar oluşturduğunu söyleyen,bakıldığında mitolojilerin gerçeklik payları ve simgeleri ile insanı buluşturmak isteyen,izleri alevilere kadar dayanan kollektif bilinçaltı kavramını bilinenleri bilimselleştirmede uzman ayrıca tasavvuftaki rüyada ilham alma gibi geleneklerden haberi olmadan rüyanın analizini tanrı ve bilinçüstünden gelen ilhamlara dayandıran,kısaca aydınlanmış bir kişidir.
puxa vida puxa vida
"jung yaşamının geç dönemlerinde albert einstein'ın da etkisi ile sinkronisite düşüncesinin ardından gitti. einstein 1909-10 ile 1912-13 arasında zürih'te profesörlük yapıyordu. jung, 'profesör einstein bir çok vesile ile akşam yemeklerinde konuğum oldu. bunlar einstein'in görecelik kuramını geliştirdiği ilk günlerdi. zamanın, uzamın göreli olabileceğini, bu ikisinin ruhsal koşullara bağlı olduğunu düşünmeye ilk kez onun sayesinde düşünmeye başladım. otuz yıldan fazla zaman geçti, bu uyarı fizikçi profesör w. pauli ile ilişkime, ruhsal sinkronisite savıma yol açtı.' diye anlatır."
serbest dervis serbest dervis
geçen yüzyılın en önemli psikiyatristlerinden. freud'u "o bir doktordu ve insanlara da sadece öyle baktı. ruhun ne olduğunu anlamazdı" gibisinden tokatlaması çok hoşuma gider.
1 /