celal kadri kınoğlu

1 /
posof posof
daha önce bursa devlet tiyatrosunda görev almış olan, bursalı bir kaynaktan edinilen bir bilgiye göre bir dönem bursadaki genç kızların sevgilisi olan tiyatrocu.
granzyme granzyme
gaziantep'li tiyatro oyuncusu... çok büyük adamdır, gaziantep ağzını çok iyi kullanır.. gaziantep genç iş adamları derneği'ne konuk olmuştu. yapılan söyleşi ekte haydi bakalım...

ben tiyatroyu sanat gibi sanat olduğu için oynuyorum…
12 mart 2004
celal kadri kınoğlu’nun konuşmacı olarak katıldığı “türk tiyatrosu ve medya” konulu sohbet toplantısı, dernek merkezinde, 12 mart 2004 tarihinde gerçekleştirildi. gaziantep’i çok yakından tanıyan ve tiyatronun duayenlerinden birisi olan kınoğlu’na gaziantep’i, türk tiyatrosunu ve medyanın bugün geldiği noktaları sorduk. aldığımız cevaplar gaziantep adına sevindiriciydi. fakat türk tiyatrosu ve medya için aynı şeyleri söylemek oldukça güç. işte, celal kadri kınoğlu’nun gaziantep, türk tiyatrosu ve medya için söyledikleri…


ben ilkokul, ortaokul ve liseyi gaziantep’te okudum. ilkokulu mehmetçik ilkokulunda, ortaokulu gazi ortaokulu’nda, liseyi de gaziantep lisesi’nde okudum. 1981 istanbul’a gittim ve itü makine mühendisliği bölümünde eğitimime devam ettim. daha sonra ikinci üniversiteye gittim, konservatuar okudum ve tiyatroya geçtim. 1990’da ise devlet tiyatroları’na girdim, daha
sonra master yaptım ve 3 yıl diyarbakır’da çalıştım. bu arada annemleri
görmek için antep’e gelip gidiyordum

şu andaki gaziantep ile o dönem ki antep arasında müthiş bir fark var. benim kafamdaki o antep gitmiş, modern ve bambaşka bir kent ortaya çıkmış. mesela karagöz dolmuş durağı, o cevizli’nin olduğu yer, kavaklık ile başkarakol bölgesinin olduğu yer ise aynen kalmış. ben de zaten turneye geldiğim zaman sabah hemen fotoğraf makinemi alarak böyle her yerin resmini çektim. gaziantep lisesi’ne de girdim ve kendi sınıfıma çıkıp bir resim çektirdim, biraz duygulandım.

türkiye’de tiyatro, tüm büyük sanatlar gibi, mesela klasik müzik gibi, caz gibi, bale gibi, opera gibi, tiyatro bence önemini kaybediyor. yani biz çok büyük bir samimiyetle, hayır bunlar çok güzel, çok faydalı sanatlar desek de toplumun bunlara karşı ilgisi de azalmakta. yani bugün kimse bethowen dinlemiyor, shekaspare okumuyor, kimse evinde plak veya cd’den yabancı müzik dinlemiyorsa biz gerçekten başkalarının hayalini zorla yaşıyor veya insanları zorla yaşatıyor gibi oluyoruz. ulu önder atatürk’ün kurmaya çalıştığı sanatlar gibi, her değer gibi bence bu bütün yüksek sanatlar önemini değil ama değerini kaybediyor. yani kıymet bilinemiyor, çünkü onların kıymetini bilmek için, onları oluşturan şeyleri tanımış olmak gerekiyor. bizim insanımız bu anlamda aktörlüğü, bu anlamda şiirin gücünü, bu anlamda operayı, baleyi, caz müziğini, klasik müziği dinlemiyor ve tanımıyor. bu nedenle diğer sanatlara olduğu gibi, tiyatroya da olan ilgi her geçen gün azalıyor.



tabii, televizyon bağımlılığının bunda çok büyük etkisi var. türk insanının televizyon bağımlılığı, belki yaşadığımız hayatı iyici görünmez hale getiriyor. yani kimsenin kimseyle konuşacağı bir şey olmadığı ortaya çıkıyor, her evde artık birkaç tane televizyon var.. herkes artık bir narkoz olarak, bir çoğu beş para etmez televizyon dizileri ile tv programlarını, beğenerek izliyor. haber olarak sunulan şey, daha sonra magazin, olarak, yorum olarak…sunulabiliyor. sonuçta; çok reklam alan her şey gibi o şeyler de son derece seviyesiz şekilde halkın önüne sunuluyor. ama maalesef halkımız da tv’lerin karşısına geçip bunları, yok şarkı yarışmasıymış, yok güzellik yarışmasıymış, bunlara inanılmaz ilgi gösteriyor.

şimdi ortada cahil ve arsız bir çocuk var. eğitimsiz, bir an önce sahip olmak isteyen, ondan bıkan, başka şeye sahip olmak isteyen ve kurduğu o ilişkiyi ancak ona etiket olarak tatminkarlık veren, plakasını adına göre alan, fiyata ve fors gibi.. biz buradayken bir moda vardı, bunu diyarbakır’da da gördük.. birisinin plakası 34 ise o kendini çok iyi hissediyordu, plakası 21 veya 27 olan ise kendini çok kötü hissediyordu, öbürü istanbul’u görmüş gibi.. işte bitmek tükenmeyen bilmeyen bu aşağılık kompleksinin yarattığı her tür yarışın altında son derece traji komik olaylar yaşanıyor. şimdi ben hayatımda gördüğüm en parlak insan grubuyla bir aradayım. ve bu gaziantep’in benim de anlayamadığım bir özelliğiydi. yani konusu ne olursa olsun buradaki insanlar parlak ve ışıltılıydı. yetenekli ve çalışkandı. yani istanbul’daki yahudiler gibi.. her halde bu parıltıların çoğu ticarete kaymıştır.

benim yıllarımda moda olan şey doktorluktu.. yani yüzde 80’i doktor oldu arkadaşlarımın. benim babam da doktordu. hatta babam beni ameliyatlara götürürdü, falan… ben istemedim doktor olmayı. ben, istanbul teknik üniversitesi makine mühendisliğini tercih ettim. işte bizdeki olgunlaşmada geç oluyor. bugün 17-18 yaşında olan şey bugün 40’larda falan geliyormuş yani.. kendini bilme yaşı.. bildiğinde de kendini kayıp bir gençlik olarak, kararlı olarak ele geçiriyor zaten. şunlar, şunlar olacaktı olmadı ama, en nihayetinde son okuyacağı o şeye son anda karar verdi. tırnak içerisinde söylüyorum “özgürlüğüne sahipse”.. sanki beyninin içerisinde bitmeyen bir yeşil çam filmi dönüyor. ahlak olarak iyi adam ve kötü adam olarak, hayatının kayması olarak, ona tuzak kurulacağı biçiminde dünya ile yabancı düşmanlığı üzerine ilişki kuruyor. türkiye’de siyasetteki temas da aşağı yukarı böyle.. işte; yok yunanlılar, yok rumlar, yok kürtler, şunlar bunlar.. yani düşman icat etmek ihtiyacı.. yani gündem oluşturmak, yani televizyondaki haberleri izlerken, size haber aktarma değil, olay aktarma derdindeler.. bir aktör ve oyuncu olarak bunu çok iyi anlıyorum.. yani bir haberde o adam, çok büyük bir saldırı olabilir derken, ‘keşke bu haber daha büyük ve dramatik olsa” der gibiye getiriyor. kaç kişi öldü belli değil, belki de 170’ler, haber alamadık, belki de 300’ler derken orada garip bir hazı paylaşıyor sunucu.. yani olağanüstü bir şeyi yaşama arzusu..

şimdi taşranın en büyük sıkıntısını giderecek tek çare herhalde televizyon oluyor. mesela uçaktan indik, otele gelene kadar bir çok semt gördüm. gaziantep’e girerken kötü semtler, beton yığınları… ama onları arasında görkemli kahvehaneler. o kahvehanelerin içerisinde insanlar kafalarını kaldırmış tv izliyorlar. çok acıklı bir durum.. birbirleriyle konuşacakları şeyler de sanki bitmiş.. zaten kendi hayatları bitmiş insanların.. yani 30’larda, 40’larda biten hayatlarını, çocuklarından dolayı halka dönüştürmeye çalışan bir toplum.. işte ben bale yapamadım, tenis oynayamadım, opera görmedim, çocuğum da göremeyecek.. işte bunlar çok acılı şeylerin karikatürleri.. şimdi şunu rahatlıkla söyleyebilirim, burada bir tiyatro kursu olabilir, bale kursu olabilir, bir okul olabilir.. fakat bazı şeylerin amatörü olmaz.. amatör cerrahi olmaz.. o çocuklar orada bale yaparmış gibi dururlar.. zaten bu mış gibi sorular ulusal sorunlarımızdan biri. yani gerçek olarak onu yapmanız için ona hayatınızı vermeniz gerekiyor..ev kadını örneğin evine hayatını verir.. yemeği de hayatını verebildiği için veya reçeli de hayatını verebildiği için yapmaktadır. mış gibi yaparsa zaten onu tutturamaz.. mış gibiyle bale falan hiç yapılmaz.. tiyatro da yapılmaz, amatör cerrahi de yapılmaz, hasta ölür. işi bilen bir aile belki çocuğuna geniş bir yelpaze açacak, onu sanata yönlendirecektir.
ama yapacağı sanat o çocuğa uygun değilse çok acı bir olay ortaya çıkacaktır. konservatuarlar, ağlayan ortopedik özürlü çocuklarla dolu.


ben annelere de şunu söylüyorum.. çocuklarını konservatuara getiriyorlar, televizyonlara getiriyorlar, yavrum şöhret olsun diye.. yani bu çok büyük bir acıdır, gerçekten büyük acıdır. bazen çekim yaptığımız yerde 2 aylık bebek istiyoruz, bakıyoruz ki ajanslar bebeklerle dolu.. bazen biz o çekimleri sabaha karşı 03.00’de yapıyoruz. ve o anne ve baba elindeki bebeğiyle, bilmem hangi filmde çocuğum görüldü diye hava basacak ya, o talihsiz yavruyu saatlerce kucağında taşıyor… ve bu benim hayretle izlediğim ve çok öfkelendiğim bir şey.. bu çağdaş toplum olma özelliğimizi zorluyor.. yani, yeni icat bence meslek olarak bu. meşhur olma mesleğini yaşamak istiyor..ahlaki etik olarak bu olay çok yanlış.. yani bir emek harcamadan bir şeye sahip olma fikri esasen benim bildiğim kadarıyla özal’dan sonra popüler olmuş bir fikir.. televizyonların neden olduğu özentiler, özel radyolar bu meşhur olmayı çok kışkırttılar.. türkçe’nin bozulması bile özel radyolarla başlayan bir süreç.. o dağıtımdan özel televizyonlar çok çok güzel yararlandılar, toplumun bozulmasına neden oldular. zaten onların kuruluşlarındaki amaç da budur.. ama bu özel televizyonların içerisinde cnn türk ve ntv gibi kültür sanata ağırlık veren kanalların sayısı üçü bulmaz.


ben tiyatroyu sanat gibi sanat olduğu için oynuyorum.. ve bütün yeteneklerini ortaya koyarak icra etmeye çalışıyorum. ama oyunun konusu vatanseverlik olabilir, fransız ihtilali olabilir, kadın harekatı olabilir ama, o konu değil. o konunun ne derece sanatsal olarak iyi yazıldığıdır. türk tiyatrosunun da sorunu bu.. türk tiyatrosunun en önemli sorunu iyi yazar çıkartamaması.. yıllardır bunu konuşuyoruz ve iyi yazarımız yok. başkalarının hayatını yaşamaya çalışan bir ulusun gözyaşlarını görüyorum yani.. o anlamda türkiye’nin çarpık batılılaşmasının getirdiği, onlarda var biz de niye yok mesajı.. orada çok güzel araba var, ama sen onu yapamazsın yani. biz sanatı yapamıyoruz, yazarımız yazamıyor, çünkü gerçek karakterler tanımıyor.. gerçek karakterler olmayınca gerçek drama da ortaya çıkmıyor, oyun da olmuyor. gerçek insan lazım..

(bkz: gaziantep genç iş adamları derneği)
iraz iraz
onca işinin arasında bide beni sınavlara hazırlamayı kabul eden kocaman yürekli,kocaman bir adam..''hocam''demekten herzaman gurur duyacağım tiyatro oyuncusu..idolum
juliette juliette
baba olmuştur kendisi.

bir bakışıyla insanın ruh halini çözebilen, daha sonra bunları lafını hiç esirgemeden söyleyen adam gibi bir adamdır. zekası insanı ürkütecek cinstendir. asla yalan söylemezsiniz, söylersenizde, yalnız kaldığınızda çok pis rezil eder, yerin dibine girersiniz..

ayrıca, devlet tiyatrosunun kadrosuna girmek istediğimi söyleyince '' iyi göndeririz seni van a orda 7 sene asiye nasıl kurtulur u oynarsın'' diyerek beni düşüncelere salmış, bir cümlesinden bin şey öğrendiğim canım hocamdır..
juliette juliette
sakin adam. çok sakin.

karşısında '' hocam, bir günüm kaldı, n'apıcam. onu böyle mi yapsam, şunu şöyle mi yapsam '' diyen, heyecandan doğru dürüst cümle bile kuramayan öğrencisine ; '' e tamam işte, az kalmış ne güzel, onu öyle, bunu böyle, şunu da şöyle yap '' diyen adam.

zekasından ürktüğüm tek insandır ayrıca.
1 /