cenk koray

erdemetal erdemetal
beşiktaş'ta bir dönem basın sözcülüğü de yapmış, asıl mesleği avukatlık olan, 80 ve 90'lı yıllarda türk televizyonlarında sık sık karşımıza çıkan müjdat gezen'in en büyük dostu rahmetli sunucu ...
şiirden anlamayan şair şiirden anlamayan şair
her hafta sonu trt1'de telekutu isimli bir program sunan, ve bu program ile birçok kişiye hediye dağıtan, yaptığı espri ve anlattığı fıkralarla evlerimize misafir olan, içimizi ısıtan, kaliteli ve seviyeli bir televizyoncu ve spor adamıydı. oğlu, bir kavgada dayak yemeyi hazmedemeyip sinirden cama kafa atınca şah damarı kesilmiş ve kan kaybından oracıkta vefat etmiştir. bu hadiseden sonra saçlarındaki beyazların hızla arttığını ve hatta belinin de büküldüğünü büyük bir üzüntü içinde müşahede ediyorduk ki zaten çok geçmeden kendisi de bir kalp krizi neticesinde vefat etmiştir. allah rahmet etsin.

yine de kendisininkine benzer formattaki programlardaki rezilliği ve kepazeliği görmüyor olması tek tesellimizdir.
tembel tembel
onu bunu bilmem de absürd mizah alanında bu ülkenin yetiştirdiği sayılı değerlerdendi. trt gibi bir kanalda (üstelik tek kanallı dönem trt'sinde), canlı yayında, rıza silahlıpoda'nın piyanosu eşliğinde tequila'yı seslendirmiş bir kişiden bahsediyoruz burada. hatırlamayanlar için, şarkı şöyle bir şeydir:
ironik giri yetmezliği ironik giri yetmezliği
facebook beşiktaş grubunda cenk koray fotoğrafı paylaşılmış. altına da yüzlerce yorum yapılmış. beyin nakli yapılmış elemanın biri de "cenk koray'a rahmet dilemeyin o bir ateistti" yazmış. o an facebooktan çıkasım, beşiktaş'ı bırakasım, anayasa referadumuna hayır veresim geldi. de get lan dürzü dedim içimden. sonra hay bin vuvuzela.

"içimizde böyleleri olduğu için bizi helak eder misin rabbim ?"
asprin asprin
beşiktaş harici bir takım şampiyon olduysa. şampiyon olan takım taraftarlarının, atatürk bulvarı üzerindeki, trt genel müdürlüğü binası önünde toplanıp. "cenk koray al al al " diyerek malum işareti yapmalarına sebep olan. koyu beşiktaşlı trt sipikeridir. nur içinde yatsın.
kiya kiya
henüz gencecik bir yaşta iken, ani bir kaza sonucu kollarında ölmüş olan oğluna yazdığı ve o anki duygularını dile getirdiği bir yazısını okumuştum. hakikaten çok duygulandığımı ve ağladığımı hatırlıyorum... söz konusu, fikirler değil de duygular olunca neyse ki hepimiz ortak bir yerlerde buluşabiliyoruz...

işte o yazı;

sizin hiç canlı canlı kolunuzu kestiler mi?
hiç elinizi uzattınız mı ocakta yanan ateşin üzerine?
demir tokmakları, başınıza başınıza
indirdiler mi iri yarı adamlar?
gözü dönmüş birileri kırdılar mı parmaklarınızı?
tel örgülere takıldı mı sırtınız yerlerde sürünürken?
birisi gelip kolunuzu kıvırdı mı arkaya,
zorlayarak ''çat'' diye kırıverdi mi?
çaresizlik denilen; çaresi bulunmayan tek gerçek,
sarıldı mı boğazınıza?
adamın biri gelip iki gözünüze
iki parmağını sokup, kör etti mi sizi?
büyük değirmen taşlarını getirip
koydular mı üzerinize, sırt üstü yatarken?
iyice bilenmiş bir bıçağı böğrünüze sokup
çevirdiler mi 360 derece?
ayağınız kayıp yola düştünüğünüzde,
bacağınızın üzerinden hiç kamyon geçti mi?
su diye size uzatılan bardağı kafanıza diktiğinizde
içinde asit olduğunu fark ettiniz mi?
demir bir çubuk boğazınızdan girip
boyununuzun arkasından çıktı mı hiç?
yolda sessiz sakin yürürken, aniden birisi gelip suratınızın
en ortalık yerine muhteşem bir yumruk savurdu mu?
balkondan düşen koca bir saksı,
tam kafanızın ortasına indi mi?
evinizin alev alev ateşler içinde yandığını seyrettiniz mi?
bir insanın sel suları içinde çırpına çırpına
can verdiğini gördünüz mü?
veya bütün bunları görmemiş,
yaşamamış bile olsanız, biraz düşününüz.
işte bunların hepsi bir anda, benim başıma geldi.
19 yıl babalık etmeye çalıştığım, allah'ın bana emaneti,
canım, gülüm, hayatım,her şeyim, bir tanem,
sebeb-i hayatım, evladım, oğlum nihad, 3 dakika içinde
yok olası kollarımın arasında ölüp gitti.
yapacak hiçbir şeyim yoktu.
kapının camı şahdamarını kesmişti.
fıskiye gibi kan fışkırıyordu. kan fışkırıyordu,
umutlarım, istikbalim, hayatım yerlere dökülüyordu.
bana yakın durması gereken ölüm, beni ölmeden öldürüyordu...
bugün senden ayrılalı tam 1 yıl oldu.
365 günün, bir tanesinde bile seni göremedim, elini tutamadım, yanağını öpemedim, bağrıma basıp sıkı sıkı sarılamadım.
evde tek başıma otururken, kapıda anahtar dönmedi
ve sen içeriye girmedin.
bir tek gece odanın ışığı yanmadı. ben kapını açıp,
''yatıyorum, sen yatmıyor musun?'' diye soramadım...
yaşamak canımı sıkmaya başladı.
gül, senin aradığına dair bir tek not vermedi tam 365 gündür.
bu kadar çabuk mu unuttun beni diye
düşünüyorum zaman zaman.
ama beni unutmayacağını, unutmadığını biliyorum,
ben de biliyorum, halan da biliyor, enişten de, ece de.
ama oradan bir bağlantı kurulması mümkün değil...
günler geçiyor arslanım. her geçen dakikayı beni sana
yaklaştırdığı için seviyorum. eskiden nasıl üzülürdüm
zaman geçiyor, birgün senden ayrılacağım diye.
ama şimdi her şey tersine döndü...
her şeye tahammül edebiliyor insan.
allah böyle bir sabır vermiş kullarına.
ama tahammülü mümkün olmayan bir tek şey var.
senin sevginden mahrum olmak. bunu hissedememek.
işte ölmeden bu öldürüyor insanı.