çocuk eğitimi

viola viola
ağaç yaşken eğilir gibi bir sözle de önemi seneler önce vurgulanan, şu dünyada gerçekleşen iyi kötü güzel çirkin -tecavüz, hırsızlık, kansere çare bulma, dayak, kabuslar- herşeyin nedenlerinden biri-sadece biri- olan unsur. çocuklar körpe yaratıklar. minicik elleri, çıta gibi ya da tombul bacakları, küçük kare kare dişleri olan sevimli küçük insanlar ama işte bazen de kötülüğün, patavatsızlığın, düşüncesizliğin, kıskançlığın, bencilliğin, çıkarcılığın alasını yapan hilkat garibeleri. böyle karmaşık duyguların hangilerinin ileride ağır basacağını belirleyen derya deniz çocuk eğitimi.
viola viola
öncelikle çocuk deyip geçmeyeceksin. hani biyolojide gördük: zigot; tüm genlerimizin tek bir hücrede toplandığı bir hal ve bu da zigotta gerçekleşebilecek herhangi bir mutasyonun büyüdüğümüzde tüm hücrelerimizde etkisinin görülmesinin nedeni. çocuk da aynen zigot gibidir.küçük bedenlerinde gerçekleşebilcek herhangi bir olay, kayıp, kazancın büyük bedenlerde sanıldığından daha çok etkisini hissedebileceğini söyleyebiliriz. çoğunlukla "çocuktur büyüyünce unutur." deriz. ne de olsa büyümesine yıllar vardır.halbuki gerçek bunun tam tersiyken hala daha böyle düşünürüz. çok spesifik bir örnek verecek olursak küçük kız çocuklarının saçlarının kısacık kesilmesi tahmin edebileceğinizden çok daha fazla yaralar açar o küçük kalbinde. ya da bir erkek çocuğunun annesinin yaşıtlarının yanında ona ne yapacağını söylemesi. bunlar elbetteki atlatılmayacak şeyler değil ama hayat zaten zorken böyle ayrıntılarda dahi omuzlarına ağırlık yüklemek fazla.
viola viola
aslında çok büyük yanlışlardan biri de bir çocuğun yaşıtlarıyla çok fazla zaman harcamasıdır. paylaşmayı öğrensin; toplum içinde yaşamayı öğrensin gibi gerekçelerle doğruymuş gibi gösterilmesine rağmen yanlıştır . dört yaşındaki bir çocuğun öğretmeni yine bir dört yaşındaki çocuk olur aslında. diyalog aynen şöyle gerçekleşmektedir:
-sevcan eğer oyuncağını vermezsen senle bir daha oynamam.
-ama salıncağında sallanayım hadi lütfen yoksa bir daha gelmem.
çocuğun aklına nasıl da her şeyin karşılıklı olduğu yerleşiveriyor. yedi yaşından sonraki eğitim zaten vermesi gerekeni veriyor. çocuk yuvaları ise belki de verdiğinden fazlasını alıyor.
viola viola
bir diğer büyük problem ise dayak, azarlama ve uyarılardır. bu konuda bir anımı anlatayım: orta okulda servisle gidiyorduk . otobüsün önüne bir çocuk atlayıverdi neyseki sokakta olduğumuz için yavaş gidiyorduk ve bir şey olmadı. bunun üzerine servis şöförümüz arabadan indi ve çocuğa kızarak bir tokat attı. otobüze geri döndüğünde ise öğrencilerle arasında bir tartışma yaşandı. çocuklar “böyle bir şeyi yapmaya hakkın yoktu” derken servis şöförü ise hiçbir şeyi aklında tutamaz ama yanağındaki acıyı unutmaz.” dedi. “yaptığı çok tehlikeliydi.” diye de ekledi. arkadaşlarım karşı çıkmaya devam ettiler. ben sessiz kalmıştım ama şimdi şöyle diyorum adam doğruyu yapmıştı. o durumda yapabileceği başka bir şey yoktu kötünün iyisini yapmıştı. demek istediğim çok nadir de olsa, en son yol da olsa benim gözümde böyle bir yol var. ama yine de en sağlıklısı şöyledir: ona en yakın zamanda tattığı acıyı hatırlatmak. çocuk bu sürekli düşer; damarını kopartmışlar gibi ağlar. diyelim ki prizle oynuyor. “selin’ciğim eğer onla oynamaya devam edersen hani geçen gün düşmüştün ya canın çok yanmıştı işte ondan daha fazla canın acır. eğer bırakırsan acımaz.” özünde muhatap olduğunuz kişinin yaşına, samimiyetinize, kendinize göre değişen cümle kalıplarıyla önlemeye çalışın
azarlama ise insan sabrının büyüklüğü ile ters orantılıdır. herkesin sinirleri yıpranır bu doğaldır ama her şeyin fazlası zarardır. sayısı arttıkça etkisi azalır. ondan yetişkin olmasını beklemeyin. şımarma demeyin mesela. çocuk bu şımaracak, gülecek, şebeklik yapacak, ilgi isteyecek. mikrop da kapacak. bazen sokak çocuğu gibi olacak. ondan sınırlarını aşan şeyler-olgun olması- beklemeyin. davranışlarını değiştirmek istiyorsanız önce bilincini değiştirin. ders çalışmasını istiyorsanız, ders çalışmakla kazanacağı şeyleri anlatın ona mesela. ona yararlı şeylerin güzelliklerini gösterin. yarardan anlamaz kesinlikle ama güzelden herkes anlar. kuru bir “yapma etme”yle geçiştirmeyin. ” git dişlerini fırçala” yerine “gel dişlerimizi fırçalayın” deyin.”odanı topla” yerine “gel toplayalım hemen” deyin. özür dilemesini bilin. bu küçüklük değildir. . konuşurken göz hizalarınıza dikkat edin; yukarı doğru bakmak zorunda kalmasın.
viola viola
bir diğer önemli nokta ise günümüzün getirdiği kolaylıkların bebek bakımındaki yansımalarıdır. öncelikle kangurulara değinmek istiyorum. o bence bir bebeğe düşecekmiş gibi bir his veriyor. sımsıkı sarıp sarmalayan kolların yerini ne tutabilir ki. annesinin sıcaklığını sırtında, omuzlarında başka nasıl hissedebilir? kimse üşenmesin taşısın bebeğini. bir diğer nokta da ıslak mendiller. bazı anneler hemen ıslak mendile sarılıyor, ağzını elini siliyor. öncelikle kendinizi bir düşünün. sabunla yıkamak kadar rahatlatıcı bir şey yokken çocuk nasıl rahat etsin? bir yerden sonra çocuk alışıyor ve geleceğin pasaklı, kirli, titizlikten haberi olmayan insanı oluyor. televizyonlara da değinmeden olmaz. eskiden hep iyiliği, yardımseverliği aşılayan çizgi filmler ağırlıktaydı gibime geliyor. şimdi ise kavga, yarış, savaş içerikli çizgi filmler ağırlıkta. eskiye oranla çocuklar için yapılan programların kalitesinde mutlak surette düşüş var. bu da bir gerçek.
stylebrisbane stylebrisbane
dışarı çıkıyoruz oğlumla, tırım tırım giydirmişim kendisini, nasıl hoş nasıl havalı görünüyor. tamam daha 4.5 yaşında ama çok özeniyorum onun giysilerine her anne gibi.

arabadan inmemizle birlikte atahan eşofman altını göğsünün altına kadar çekiyor. pantolonun beli göğsünün altında, paçalar da bir 5 parmak kısaldı haliyle...

ben: napıyorsun yavrum ya ?

atahan: oburiks'im ben.

ben: tamam da indir pantolonunu beline.

atahan: hayır!

ben: ya oğlum saçmalama böyle mi gezeceksin?

atahan: oburiks böyle geziyor.

ben: e çok kötü oldu böyle, gel ben düzelteyim.

atahan: hayır.

ben: çirkin oldu diyorum.

atahan: böyle gezicem, oburiks'im ben.

ben: off!

atahan: off deme ayıp!

ben: ne alakası var?

atahan: ayıp sözler kullanmıyoruz!

ben: ya "off"un nesi ayıp, çatlatma beni.

atahan: öyle sıkılma yapmıyoruz.

ben: aman iyi yürü.

yarım saat sonra:

ben: çocuğum rahat bırak şu pantolonunu, çekiştirip durma, ağzı burnu bir tarafa gitti.

atahan: sana ne, benim pantolonum.

ben: ne demek sana ne? ben senin annenim.

atahan: ben de senin oğlunum.

ben: ....

atahan: pantolon da benim.

ben: atahan, nedir bu pabuç kadar dil?

yanımızdaki bayan: aa hadi bakalım üzme anneni!

atahan: ...

ben: pardon?

bayan: yaramazlık mı yapıyor annesi?

ben: hayır!

bayan: yapıyorsa polis çağıralım, anneler üzülmez.

ben: ha aferin şimdi size!

bayan: ???

ben: şimdi bunca zaman özel yuvalara, özel pedagoglara harcanan paralar gitti; sayenizde polis travması, acaba polis bana ne yapar, onu sorgulayıp dursun sabaha kadar, pes yani, tebrik ederim.

bayan: nasıl, anlamadım?

ben: hanfendi! böyle şeyler söyleniyor mu artık çocuklara? o eskidendi. öyle polisle köpekle korkutmuyoruz artık çocukları, daha özgüvenli büyüyorlar.

bayan: o yüzden pabuç kadar dil...

ben: ya da sizin kafadakiler zamanında çok yanlış yaptığı için bizim jenerasyon komple norotik!

bayan: hasta mısın kızım sen?

ben: sen ne karışıyorsun ki başkasının çocuğuna. ben o izni verdim mi ?

bayan: iyi tamam ne halin varsa gör.

ben: ben şimdi polis çağırayım mı, çocuk düşmanı seni!

bayan: aaaaa!!!

ben: nasıl? iyi olmuyormuş di mi?

atahan: anne polis napar?

ben: al işte gördün mü?

bayan: aman iyi be, deli mi ne?

ben: deli ha, 3'e kadar sayıyorum, yörüngemden derhal çık, yoksa görürsün deliyi!

bayan: hasta valla!

ben: biiiiir

bayan: ....

ben: bana bak sıpa sen de indir şu eşofmanın belini, ikiii....

kaynak: çatlatan diyaloglar 1, mehtap erel
heidi heidi
bir dönem yapmasını istediğinizin tam tersini dersiniz
- yumurtayı yiyemezsin, sakın kalkışma yersen ağzından çıkartırım...
sonra alışınca sökmez taktik değiştirin
- üç yumurta mı, bir yumurta mı yiyeceksin ? bir mi? iki yeseydin bari, tamam bir olsun madem...
bi vakit sonra, rolleri değişin, o anne ya da baba olsun bakalım
- anneeee bana yumurta verseneee, anne sen ne güzel yiyosun vs...
ve nihayet 5 yaşlarına yakın artık kendinizi aşmış bulursunuz, tiyatrocu edasıyla bir anda ağzınızdan dökülüverir cümleler, velediniz ağzını açıp senaryoya kaptırır kendini
- ve ansızın bir sessizlik oldu, şaşkınlık içinde annesine bakan kız gözlerini kısarak tabaktaki yumurtaya baktı, ne kadar da sevimsiz görünmekteydi, oysa bir yumurtanın tabağına gelene dek ki serüveninden bihaberdi, küçük kız gözlerini kapattı, açtığında bir çiftlik evinde kümes kapısının önünde buldu kendini, avucunda sıcacık bir yumurta vs..

sonuç; eğitim haluk yavuzer hatmekle olmaz, duruma göre ebeveyn olup sürekli kendinizi geliştirmezseniz bağırtkan bir maymun olursunuz, gerçi bu yola girdiyseniz her türlü maymun olursunuz ya neyse...bi başınıza kukumav kuşu olmaktan her türlü daha iyidir, vakti geldiyse tabii...
kiya kiya
çin asıllı amerikalı yazar emily cua'nın ''aslan annenin savaş şarkısıı'' adlı bir kitabı var. 48 yaşındaki emily, kitabında kendi hayatı ve çocuk eğitimi hakkında bilgiler veriyor. emily'nin 18 ve 15 yaşlarında 2 kızı var. annelerine göre küçük kız biraz yaramaz ve tembel. sinirlendiğinde bağırıp, öfkesini piyano tuşlarından (tuşları kemirerek) çıkartıyor. tüm bunların sebebi ise annesinin zoruyla çinlilerin hepsi gibi lider olmaya can atmaması. çünkü çinliler ailede çocukların terbiyesi konusunda ilk günlerden çocuklara lider olma arzusunu aşılıyorlar. bunun içinse çok çalışmak lazım. okumak, bilgi toplamak vs... bu nedenle 3 yaşındaki çocuk piyano arkasında bezdiren çalışmaları tekrarlamaktan vazgeçemiyor. eğer direnç gösterirse mutlaka cezalandırılıyor. eğer lazımsa dışarıda ayaz bile olsa çinli anne çocuğunu ceza olarak kapının önüne koyabiliyor. çinli annelerin çocuklarına sürekli tekrarladıkları bir söz var: ''annenin sözüne bakmayan çocuklar evde kalamaz! ya iyi çocuk olursun ya da kapının önüne koyulursun!''

çinlilerin terbiye yöntemleri gerçektende bizimki ile taban tabana zıt. bizde çocuklar ne kadar yaramaz olursa olsun kapı önüne koyulmaz. çinlilerde çocuk ve anne arasında adeta savaş var ve bu savaşı hep anneler kazanıyor. yazar yazıyor: ''söz dinlemek çin terbiye sisteminin temelidir'' avrupa'daki çocuk terbiyesi çinli ailelere hiç yaramıyor. çünkü sevgi üzerine kurulu terbiyenin çocukları aptal yaptığına inanılıyor. çinliler çocuklarını sonuca göre çalışma talebiyle terbiye ediyor. yani, bayram dolayısıyla çocuk annesinin resmini çizse ve resim başarılı olmasa çinli anne resmi geri verip ''sen daha iyisini yaparsın'' diyebiliyor. bizdeki anneler çocuğun kalbini kırmamak için kötü bile olsa resmi övüp, onu nerdeyse yıllarca saklarlar. çünkü bizim çocuklarımız nadiren annesine kendi elleriyle hediye hazırlar.

eğer çinli çocuk saatler süren çalışmaları reddederse anne onu oyuncaklarını yakmakla tehdit ediyor. bizim gibi o kadar para verip aldık deyip durmuyor hatta oyuncaklarını çocuğun gözü önünde yakıyor. çin'in tüm eğitim öğretim sistemi sonuca odaklı. 12 yıl okuyorlar. birinci sınıfa gelince ilk test sınavından geçiyorlar. çinliler çocuklarını ilk günlerden galip olmaya hazırlıyor. psikologlara göre çinliler birey gibi yüksekliğe değil, enine gelişmeye can atıyorlar. yani, avrupalı terzi işinde olgunlaştığında daha yüksek yerlere ulaşmaya can atıyor. çinli ise terzilik maharetinin gelişimi üzerinde çalışıyor ki daha sonra onu gelecek nesillere aktarabilsin.

böyle anlaşılıyor ki, çinliler iyi uzman yetiştirdiğinde, biz mutlu ve geleceği düşünmeyen arsız adamlar büyütüyoruz. çinlinin iyi mesleği olursa bizim birçok dostlarımız oluyor. bunlardan farklı olarak biz çin malı giyinerek mutlu olabiliyoruz. bu mantıkla ele alırsak biz çinlilerden emekçiliği onlarsa bizden arsızlığı öğrenmeli. çünkü söylenene göre çinlilerin kalbi çok zayıf oluyor, kalpten ölenler çinliler arasında çok fazla. belki de kalpleri de çin malıdır, kim bilir...
dertler deryasındaki kayık dertler deryasındaki kayık
afedersiniz güzel bi örnek vereceğim;
hıyar tarlasında çiftçi suyu çok verip de yapraklarına değmesin diye uğraşır.
nedeni;
su yapraklara değdiği zaman acı olur.
bunun için çiftçi belki de akşama kadar 40 sefer takip eder.

ama çocuk eğitimine bile bu kadar ehemmiyet verilmiyor.
hıyar yarın yenip tüketilir.
ama çocuklar geleceğimizi inşa edecekler.
bunu gözardı etmeyelim..