çocukluk

16 /
butterflyy butterflyy
en sevdiğim dönem..masumiyetin,saflığın,yaramazlıkların evresi..hiçbir dönemde bu kadar masumca olamayacaksınız çünkü..yeğenim 2 yaşında ve bence en güzel çağında..ve şimdiye kadar hiçbir şey onun elini tuttuğum ,onunla uyuduğum,ya da onun gülüşünü gördüğüm anlardaki kadar huzur vermedi bana ..sen hep çocuk kal küçüğüm ben anılarımızı yazarım (kalp kalp kalp)

dappia dappia
sokaklarda toz kir içinde taş top toprak su ile oynayarak geçirilen zamanlardır. şimdi dönüp baktığımda müthiş zamanlarmış. en büyük stresler eve çağrıldığında gitmek isteme ve arkadaş küskünleri ile oynanan oyunda istediğin takımda olamamakmış. evet acı verirdi ama şu an hatırlanan o oyunların çeşitliliği, o enerji neşe o bağrışmalar.
10 duvar, orta sıcan, yakar top, sek sek, lastik, saklambaç, manken, taş dizmece (böyle değildi, taşları dizerdik üst üste, iki takımdan devirenin diğer tarafı taşların hepsi tekrar dizilmeden top ile vurması gerekirdi), kulaktan kulağa, ebelemece, yağ satarım bal satarım, ip atlamaca, dansa davet, voleybol oynayıp da adını hatırladıklarımdan. bir de çamurdan masa sandalye ocak yapılır yapraklardan yemek pişirilirdi, bildiğin o yaptığımız ocakta ateş de yakardık. sonra mangala olarak geçen oyunu ( biz kuyu oyunu derdik) toprakta delikler açarak oynardık. sokakta kedi, bahçede tavuk, evde civciv, tavşan, balık, boş dairede kaz beslemişliğim vardır. kazlar için hep beraber toprak kazar solucan toplardık. annelerimizin eski makyaj malzemelerini bulup çatıda makyaj bile yapmışlığımız vardır. ayrıca çatı demişken, çatıya çıkıp, bildiğin kiremitler üzerinde de oturmuşumdur, ciddi deliymişiz. acıktığımızda dışarda olmamak fikri bizi birşeyler kaçırıyorum diye düşündürdüğünden olsa gerek, annelerden sandviç, salça ekmek isterdik ve hep beraber yerdik, o eski küçük ekmeklerden 1 ekmek yerdim ben o zamanlar. o tempoya anca tabi. sonra biraz büyüdük evlerde sohbetler geyikler, balkondan balkona bitmeyen sohbetler, çardak buluşmaları. kola cipsler. sigara denemeleri. sen ona aşıksın ben buna muhabetleri. sokağın bir ucundan diğerine file gerip voleybol oynamak da çok zevkliydi, baya büyüktük lise demiydik neydik o zaman. yüksek bir araba geldiğinde arabayı durdurup ipin bir ucunu çözerdik geçsin diye. şimdi herşey hızlı, aynı sokakta bunu yapsak geçen arabalar manyak mısınız der. çok güzelmiş be çocukluğum, çok eğlenmişim ne güzel yapmışım, ne güzel bir zamanda ne güzel bir grupla büyümüşüm.
en azından bence öyle en azından bence öyle
zamanın yüzde sekseni okulda geçmemesi gereken bir dönem. kaç yaşına geldim hala dikkat aralığım kısa ya benim. birisi bir olayı biraz uzatarak anlatsa hop ben başka şey düşünmeye başlıyorum. kaldı ki o yaşta içten gelen hayvani bir oyun oynama isteği var yani. laf olsun diye sekiz saat bizi o sıralarda oturttular ya. sırf saat doldurmak için uzatıla uzatıla verilen eğitime karşıyım. iki saatte vereceğini ver sonra bırak çocuk oyun oynasın. derdiniz neydi de her gün sayfalarca yazı yazdık biz? bütün ders orada oturup eve gidince oynayacağı oyunu hayal eden bir ben miydim yani? tamamen saçmalık.
bir de tüm bu saçmalığa rağmen öğretmenlerin ütopik beklentiler vardı. konuşana ceza yok kağıtla mesajlaşırsın kağıdı yakalarsa tüm sınıfa okur dalga geçer falan. uydurma şekillerden alfabe yapıp o şekilde mesajlaşmıştım keşke onu yakalasalardı. yok izin istersin tuvalete göndermez. üç kişi aynı sıraya oturtur. önceki sınıfa kızar sizin sınıfı cetvelden geçirir falan. 6 yaşında çocuğu sabah altıda kaldırıp zorla getirip sekiz saat zorla orada tutan sistemin amacı neydi cidden? ilkokul nefret edilmeyecek gibi değildi.
epoksietan epoksietan
kesinlikle bilgisayar başında abur cubur yiyerek geçirilen zaman dilimi olmamalı. çocuklar doğayı tanımalı, kitap okumaya alışmalı, dil öğrenmeli, spor yapmalı... hepsi için yeterince zaman var aslında. oyun oynamadan yaşıtlarıyla kaynaşmadan bir çocuk ne kadar sağlıklı bir çocukluk geçirebilir ki? tabi tedbirli olmakta fayda var heryer sapık pedofili manyak dolu çocuğun hareket alanı da belli bir yerden sonra kısıtlanmalı ebeveyn-çocuk ilişkisi güven üzerine kurulmalı. sağlıklı bir çocukluk ve ergenlik ileride sağlıklı bireylerin yetişmesi demek o yüzden çok önemli. sonra sizin üreme artıklarınızla toplum ya da daha doğru bir deyişle normal insanlar uğraşmak zorunda kalıyor.

not: bilgisayar başında çocukluk gecirenler sorunlu demek değil bu normal bir çocukluk gecirmeyen her birey ileride toplumun başına dert acabiliyor, üreyi üreyip bir kenara atmayın demek.
aurora borealis aurora borealis
bazen hiç olmadık bir anda hiç olmadık bir detay aklıma geliyor veya bir şeyin lafı geçiyor ve öyle net hatırlıyorum ki.

hani pozitif veya negatif olarak değil, çocukluğum süperdi şimdi kötü hayatım veya çocukken çok çektim şimdi rahatım gibi değil bu. hissettiğim şey ikisinden de farklı bir duygu.

sanırım o zamanlar kafamda ne mesele olursa olsun huzurlu hissedebiliyordum. buna olan bir özlem sanırım hissettiğim şey.

mesela annem bugün o zamanlar poşet fazla bulunmazdı, pazarda bişey alınca gazeteden yapılmış kese kağıdıyla verirlerdi dediği anda çocukluğuma ışınlanmış gibi oldum. o kesenin dibinde bir erik daha kaldı mı diye bakmak, annemin atma onu soba tutuştururuz demesi...

tam şimdikine benzer havalarda, yani yaz bitmiş hava serinlemiş, gerçi bir iki ay daha var ama, bahçedeki ağaçların yaprakları dökülürdü. tırmıkla o dökülen yaprakları toplamayı o kadar severdim ki. yaprakları toplarken kafam bomboş olurdu, hiçbir sıkıntıyı düşünmez hiçbir plan yapmaz, sadece yaprakları toplardım ve bundan büyük zevk alırdım. ne sınıfta aşık olduğum kızı, ne sene sonunda gireceğim sınavı, ne sağlığımı, ne ailemi, ne de o zaman olan herhangi bir problemi.. sanırım anı yaşamak denen şey bu, geçmişi veya geleceği hiç düşünmeden o anda ne yapıyorsan ondan tam bir haz almak ve ona yoğunlaşmak.

büyüdükçe bunu kaybettim sanırım. büyük dertler veya meselelerle uğraştığım için değil yanlış anlamayın, en az herkes kadar derdim vardır veya yoktur. en ufak bişeyi bile kafamda evirip çeviriyor, sürekli plan yapıyor, sürekli bişeylerin bitmek bilmez artılarını ve eksilerini tartıp bir yönde karar verebileceğimi sanıyorum.

bu sabah uyandığımda farklı bir bölümde yüksek lisans yapmaya ikna olmuş buldum kendimi. çok mantıklı ve doğru bir karar gibi geliyordu. sonra kahvaltı yapıp o bölümden bir hocaya bir mail yazmaya koyuldum. maili yazarken her şeyi tekrar baştan tarttım. tam atacağım sırada yine bir şüphe oluştu. yine bişeylerin artı ve eksilerini tartarken buldum kendimi. bu gün de böylece harcanıp gitti. bunu yapmanın bana bir yararı yok sanırım.

bu aralar okuduğum şimdinin gücü adlı bir kitap tam da bu meseleler üzerinde duruyor. herşeyi çok iyi açıklamış yazar, problemi çok iyi tanımlamış, ama çözüm nedir nasıl yapılmalı onu henüz kavrayamadım...

geleceği çok fazla planlıyoruz sanki binlerce yıl yaşayacak gibi. daha kötüsü ise, ben şuyum ben buyum, öyleyse böyle yapmalıyım diye kendimize sınırlar koymak, kendimizi bu sınırlarla yargılamak ve sıkıştırmak. halbuki ben şuyum dediğimiz hiçbir şey olmayabiliriz. bunlar sadece fazla düşünerek kendimize biçtiğimiz sahte bir benlik duygusu.
hödük hödük
hayatımızın hep en çok özlediğimiz, en çok aradığımız zamanı. kendimiz olmadığımız bir zaman değil de, kendimizin en saf hali.

bu özlem niye peki çocukluğa? acaba ilk mutluluklarımızı yaşadığımız zamanın çocukluğumuz olmasından mı? ilkler unutulmaz. yani etkisi vardır ama, bence tek başına çok basit. sadece bu değildir. acaba hayattan beklentilerimiz küçük bir çocuğunki kadar olduğundan mı? küçük şeylerle mutlu olmak. bence bu da doğru ama yeterli değil. tamam beklentimiz yükselmiş olabilir hayattan ama güzel şeyleri kolayca es geçtiğimizi düşünmüyorum, başka bir şey var.

aslında bana sorarsan sebebi çok açık. benim hiç öyle mutlu, huzurlu bir çocukluğum olmadı. aslında tam olarak çocuk bile olabildiğimi sanmıyorum. küçük birer yetişkin gibi muamele görürdük. ama mutluluk için, huzur için gerekli olan şey sadece o zaman elimizdeydi, ne yaşamış olursak olalım. neydi elimizde olan şey? bir çocuk gibi düşünmek.

saftık, düşüncelerimiz henüz kirlenmemişti. hani diyorlar ya "çocukken başkalarının hakkımızda ne düşündüğünü önensemezdik" diye. bu doğru değil, aslında bu çocukluktan kazandırılan bir alışkanlık bu, düşünürdük. ama bir insanın hakkımızda düşünebileceği şeylerin, bize yapabileceği kötülüklerin sınırı hakkında bir fikrimiz yoktu. çünkü henüz kimse hakkında kötü düşünmüş, kimseye kötülük yapmış değildik.

saftık, kişiliğimiz henüz zehirlenmemişti. hani diyorlar ya "çocukken egolarımızla hareket etmezdik" falan diye. bu da doğru değil, o hep var olan bir şey, elbette kendimizi önemserdik. ama bunun bize ve diğerlerine yaptırabileceklerinin sınırı hakkında bir fikrimiz yoktu. çünkü küçükken kendi mutlulukları pahasına bizden çalınan tek şey oyuncaklarımızdı. henüz aldatmamış ve aldatılmamış, kandırmamış ve kandırılmamış, menfaat uğruna kimseyi kullanmamış ve kimse tarafından kullanılmamıştık.

işte bunlar yüzünden, gerçekten mutlu ve huzurlu olduğumuz anılarımız çocukluğumuzdan. çünkü insanlara güvenebilirdik, en fazla oyuncağımızı alırlardı elimizden. istediğimizi yapabilirdik, en fazla yaramaz olduğumuzu düşünürlerdi.

hani çocukken güçsüzdük, güçsüz olmaya hakkımız vardı. korurlardı bizi. ağlayınca hemen gelir "bir yerin mi acıyor, biri mi vurdu" diye sorarlardı. ona da kalmadı hakkımız işte. çünkü ağladığımızda insanlar zayıf olduğumuzu düşünüp bizi kolayca alt edilecek bir rakip olarak görüyorlar. sevdiklerimiz artık sormuyor, "canın mı acıdı, biri canını mı yaktı?" diye. onlar da güçsüz olmandan şikayetçi oluyorlar. kimsenin ağlayan halini görmeye tahammülü yok. herkes mutlu, etrafına gülücükler saçan insanı görmek istiyor. bir an güçsüz olsan, o an yanında durmak istemiyor kimse.

işte bu yüzden, bugün çocuk gibi güvenebileceğimiz, yanında içimizden ne geliyorsa düşünmeden yapabileceğimiz, yanında güçsüz olabileceğimiz insanlar çok az olduğu için, mutluğumuz da azaldı. pek çok kişi farkında değil veya buna sahip değil. sahip olduğumuz servetin çok azına mahkum olduk. bu yüzden özlüyoruz ve onları anlatıyoruz hep. çünkü biliyoruz ki bir daha hiçbir zaman ne biz, ne insanlar kirlenmemiş, ne dünyamız o kadar saf olmayacak bir daha. arıyoruz, arayacağız hep. sonuçta yetineceğiz.
terminal tedirginliği terminal tedirginliği
hayat bir bina yapmak ise çocukluk da bu binanın temelleridir. öyle önemlidir ki çocukluktan sonra yaşayacağınız yılların hepsinin çocuklukla alakası vardır.

hiçbir zenginlik, hiçbir mevki, hiçbir statü çocukluğunuzu geri getiremez. o yüzden mutlu bir çocukluk geçirmek müthiş bir zenginliktir aslında.

mutlu bir çocukluk geçirdiğim için kendimi şanslı sayıyorum. ve nerede mutsuz bir çocuk görsem geleceğinin nasıl da elinden alındığını gördükçe üzülüyorum.
16 /