dalgaların sesi

nazende nazende
deniz kenarında oturan biri olarak,en iyi bildiğim şey diyebilirim,en çok duyduğum...dalga sesi sakinleştiricidir.kıyıya her vuruşta başka bir şey anlatır dalga insana.her vuruşta başka ezgi...en sadık sevgilidir deniz,en yakın dost...duymak istediklerinizi söyler,hayallerinize göre hareket eder...hayat koşuşturmasında bir mola verin ve deniz kenarına gidin.bir kaç dakika yeterli huzur bulmak için...
simon del desierto simon del desierto
adımla ilgili şarkıyı nereden biliyordu anlayamadım. ama biliyordu. söylediğine göre ahçıymış. ahçılığı askerlikte yapmış gibi geldi bana. askerliğini yeni bitirmiş olmalı diye düşündüm. saçları henüz uzamamıştı, kepçe kulaklı bir görünüşü vardı. kuzeyli olup olmadığını sordum, mavi gözleriyle tebessüm etti; ama karşılık vermedi. kesinlikle kuzeyliye benziyordu. teni soluktu ve vücudunda -misal elmacık kemiklerinin altında, dirseğinin üstündeki iki kas arasında ya dadizlerinin arkasında- çukurlar ve çizikler vardı. elinizi birden birbirine yakın iki kayanın arasındaki derin bir havuza sokmuşsunuz gibi. her yanı boğum boğumdu.

onu ilk kez toulon'da, rıhtımdaki sokakların birinin ortasında yürürken gördüm. kendisini herkesin görmesini istermiş gibi yürüyordu. oyuncuların ya da sermestlerin yaptıkları gibi. sırıtıyordu. kısa saçlarının üstünde geriye doğru attığı bir bere vardı. omuzlarına kayışla asılı ve dizlerine kadar gelen tahta levha taşıyordu. bu levhaların ön ve arka yüzlerinde bir balık lokantasının yemek listesi yazılıydı. çoğu yemeklerin 50 franktan az olduğu ucuz bir lokanta. ön levhanın altında da çeşitlerin listesi vardı: tahiti usulü amerikan usulü, marsilya usulü, bonne femme, hint usulü, kraliçe mathilde, lucifer... bayağı komik bir listeydi. roehelaise, douceur des isles, balıkçı usulü, macar usulü... demek macarlar da macar usulüne göre pişiriyorlarmış midyeyi! benim zavallı annem gibi çeklerin de bir usulü olmalı! bizim ulusal yemeğimiz çatal bıçaktır, diye dalga geçmişti bir gün. bayılırdım annemin gülüşüne. tıpkı kış olduğu için yaprakları dökülmüş bir ağacın hâlâ canlı olduğunu keşfetmek gibi bir şeydi bu. onun çatal bıçak latifesini hiçbir vakit anlayamadım. poulette soslu réunion usulü, italyan usulü, yunan usulü... bayılıyordum annemin gülüşüne. şimdi ben de gülüyordum.
beni gördü. yemek listesine güldüğümü gördü ve reverans verdi. ama levhanın alt ucu ayağına değdiği için fazla eğilemiyordu.
limandaki yatlarla motorbotların bağlandığı iskele babalarından birinin üstünde oturuyordum. ilk konuşan midyeci oldu:

biz dörtte kapanıyoruz. hâlâ burada olacak mısın?
hayır, dedim.
tatilde misin?
çalışıyorum.
şapkasını çıkarıp biraz daha geriye attı.
ne iş yapıyorsun?
kiralık araba servisi. hertz.
bunun ilk işim olduğunu söylemedim. başını sallayıp omuzundaki kayışı düzeltti.
acıtıyor da. bir ahçılık işi buluncaya kadar yapıyorum bunu.
yok canım.
şu yatla bir yolculuk etmek ister misin? laisse dire adlı bir yatı gösterdi.
macarlar midyeyi nasıl pişiriyorlar? diye sordum.
şu yatla bir yolculuk etmek ister misin?
sırtındaki yemek listesi kadar aptaldı.
geç kalıyorum, dedim ve oradan uzaklaştım.

hertz'deki işimden gece 10'da çıktım, baktım midyeci tren istasyonundaki gazetecinin orada bekliyor.
ne kadar zamandır burada bekliyorsun? diye sormadan edemedim.
dörtte kapıyoruz dedim ya.
ve orada öyle durdu. başka bir şey söylemedi. öyle durup gülümsedi. ben de durdum. başında şapkası yoktu, sırtında o tahta levhaları da taşımıyordu. üzerinde palmiyeli bir tişört, belinde de çivilerle süslü deri bir kemer vardı. yavaşça elindeki naylon torbayı kaldırdı ve içinden sıcaklığı koruyan bir paket çıkardı.
sana midye getirdim, macar usulü.
sonra yerim.
adın ne?
söyledim. işte o vakit malum şarkıyı terennüm etti.
ana caddeden denize doğru yürüdük. naylon torbayı o taşıyordu. kaldırım kalabalıktı. dükkânların vitrinleri hâlâ ışık içindeydi. beş dakika hiç konuşmadı.
bütün gün sırtında o yemek listesiyle mi dolaşıyorsun? diye sordum.
bu vitrinlerin ışıklarını sabah üçbuçukta söndürüyorlar, dedi.
yürümeye devam ettik. ben vitrindeki bir mantoya bakmak için durdum.
bu cam kurşun geçirmez, dedi.
mantolara, elbiselere, ayakkabılara, çantalara, taytlara, eşarplara bakmaya bayılırım. en çok da ayakkabılara meraklıyımdır. ama kuyumcuların önünde hiç durmam. kuyumculardan nefret ederim. o ise bir kuyumcunun önünde durdu. beklemedim kendisini.
hey, dedi, hoşuna giden bir şey vardır belki burda!
eee?
istemen yeter.
nefret ederim kuyumculardan, dedim.
ben de, dedi.
kepçe kulakları arasındaki yüzünde ürkek bir gülümseme belirdi. denize doğru yürümeye devam ettik. kumsalda , üst üste konmuş plaj iskemlelerinin yanında midyeleri yedim. bu midyelere paprikayla pişirildikleri için macar usulü deniyordu.
ben yer iken o da lastik ayakkabılarının bağlarını çözdü. sanki aynı anda iki işi birden yapamazmış gibi her şeyi ağır ağır yapıyordu. önce sol ayakkabısını, sonra sağı.
ben yüzeceğim, dedi, sen yüzmek istemiyor musun?
ben işten yeni çıktım. yanımda bir şey yok.
burda bizi kimse göremez, dedi ve palmiyeli tişörtünü çıkardı. teni o kadar soluktu ki, kaburga kemiklerinin çizgilerini görebiliyordum.
ayağa kalkıp ayakkabılarımı çıkardım, onu orada bırakarak yalınayak dalgacıkların kumlara ve çakıl taşlarına çarptığı denizin kıyısına yürüdüm. yıldızları görecek kadar karanlık, onun soyunmuş olduğunu görecek kadar da aydınlıktı. takla atarak denize doğru gitti. önce ne yapıyor diye şaşırdım, sonra güldüm. çünkü utangaçlıktan böyle yaptığını anlamıştım. kamışını göstermeden denize ulaşmanın bir yoluydu bu. bunu nasıl anladığımı bilmiyorum, ona da sormadım. ama anlamıştım.
ben gülerken o da karanlık denize doğru koştu. işte o vakit çekip gitmeliydim. o epeyce açıldı. artık onu göremiyordum.
bir adamı karanlıkta, denizde bırakıp gitmeyi hiç denediniz mi? o kadar basit bir iş değildir bu.
daha evvel oturduğumuz yere döndüm. elbiseleri kumların üzerinde katlanmış duruyordu. kıtada askerlere öğrettikleri gibi değil. bunlar karanlıkta gerektiğinde bulunacak biçimde katlanmıştı. acele döndüğünüzde hemen toplanabilecek biçimde. bir penye tişört. bir kot pantolon. sol tekinin tabanı delik bir çift 44 numara lastik pabuç. bir don. tokasında el motifi olan bir kemer. oturup denize baktım.
yirmi dakika geçmiş olmalı. dalgaların sesi radyoda duyduğunuz alkış seslerine benziyor. ama daha düzenli ve kimse johnny diye bağırmıyor! derken, bizimki ıslak ıslak gelip arkamda durdu. üzerinden sular damlarken bir kolunun altında iki plaj iskemlesi, öbüründe ise bir şemsiye vardı. güldüm.
ben de ona uydum - benim ahçıya. sesini çıkarmadan bildiğini okuyan bir hâli vardı; hiç değişmeyecekti.
seviştikten sonra, dalgaları duyuyor musun? dedim.
karşılık vermedi. sadece şışş, şışş, deyip durdu.