doğru

1 /
iao iao
doğru bir tahterevallideki denge noktasıdır. "iyi" ve "kötü" arasında durur. göreceli olan herkesin kendi "doğrusu" değil kendi "iyiliği" ya da "kötülüğü"dür. doğrunun böyle bir özelliği yoktur, çünkü siyah ya da beyaz değil tam anlamıyla hislerden ve subjektiflikten arınmış bir gri'dir.

benim de hakkında seth girimde ucundan değindiğim bir nokta da eski mısır tanrılarından seth'in yani "kötülüğün" "iyilik" ile duran dengede çok önemli bir sembol olmasıdır.

bir sürü firavun ve kraliçe iyi tarafta duran bir çok tanrının adını kullanmıştır. amonhotep, thothmes, ramses, merenptah, kleopatra ve tek tanrıya tapan, adını onunla yücelten eski iv. amonhotep yeni akhenaton gibi.

ama kanımca bu isimler içinde bence en cesaretli ve önemli seçim ii.ramses'in babası i.seti tarafından yapılmıştır. ondan önceki eski krallık ve orta krallık krallarına baktığımızda daha önce böyle bir şeyin olmadığını görüyoruz.

seti'nin bu seçimi de amon rahipleri tarafından yadırganmıştır. neticede asırlardır kötülük timsali olarak bakılan bu tanrı bir anda bir firavunun ismi içinde durmaktadır. ve en önemlisi isimlerin özellikle de kral isimlerinin bir kişinin hayatı açısından çok önemli olduğu eski mısır'da bu seçim gerçekten "korkutucu" görünmektedir.

seth'e tapınma biçimleri genelde kurban sunarak ya da daha "karanlık" ayinlerle desteklenir hatta eski mısır'da kara büyünün en önemli gücü olarak kabul edilirdi. ancak seti bu düşünceyi hatta daha doğrusu bu sığ düşünceyi değiştirmeyi başarmıştır. ne kadar kurgu da olsa ramses'in hayatını anlatan seride bunun örneklerini görebiliyoruz.

bir yönetici ya da en önemlisi "doğru" olmak iyiyi ya da kötüyü yapmak değildir. "doğru"yu yapmaktır. ve doğrunun içinde iyilikle gelen merhamet olmaz. burada merhametsizlik sert ve olumsuz görünse de aslında doğru olandır. çünkü merhamet subjektif düşünceyi yaratır ve karar alırken "doğruyu" görmeyi engeller. ve çoğunlukla iyi insanlar bunu yapamaz ve karşı taraf hata yapsa da genelde hatalarını gözardı ederek çözüm yerine teselli yaratırlar. kısır döngü de burada başlar.

aynı şey "kötülük" için de geçerlidir. bir insana sadece kişisel ya da dışsal sebeplerle acı çektirmek sığ bir kötülüktür. ama doğru yolunda yapılacak dışarıdan "kötü" görünen bir davranış aslında kötü değildir. daha büyük bir kademe için yapılmış sadece "doğru" bir harekettir.

seti'ye geri dönersek, kendisi bu gerçeğin farkındaydı. ve dengeyi yaratmanın doğruya ulaşmanın ön koşulu olduğunu biliyordu. bu yüzden de sadece iyiliği de değil kötülüğü de kendi bünyesi içinde bulundurması gerektiğini biliyordu.

burada iyilik ve kötülüğün daha önce de değindiğim gibi zahiri kavramlar olduğunu tekrar vurgulamak istiyorum. kişi eğer dengede durmak istiyorsa öbür yöne de bakmalıdır. öbür türlü sadece sığ bir hayal oluşur.

gerçek bir lider, ya da gerçekten güç sahibi olmak isteyen kişi hem "iyi" bir insan hem de "kötü" bir insan gibi düşünmeyi becermelidir. iki bakış açısının sonunda zaten arada bir nokta kesişecektir. işte doğrunun ortaya çıktığı nokta burasıdır.

öfke, ihtiras, nefret gibi negatif duygular hep kötülüğün timsali olmuş ve iyi insanlarca bastırılmıştır. ama bu bastırma yalnızca kendini kandırmadır. çünkü öz iki ayrı değişkenin karışımıdır. ve bu karışım illa dengede olmak zorunda da değildir. ki olmadığını da çoğu insanda görüyoruz.

negatif duygular bastırılmak için değildir. ya da tüm güçle kullanıp zarar vermek için. nasıl iyilik aşırı boyutlara ulaştığında zarar verici oluyorsa aşırı kötülük de o ölçüde hatta daha da fazla zarar vericidir.

ama şu noktaya dönersek bu "negatif" duyguları doğruya ulaşmak ve doğru şeyler için kullanmayı denersek ne olur?

bu sorunun cevabı zordur çünkü bunu gerçekten layıkıyla yapmak için tamamen duygulardan arınmış bir bakış açısı gerekir.

eğer kişi bu noktaya ulaşmışsa o zaman kötü denen kavramları doğruya döndürürerek yıkım yerine inşa yapabilir. ya da çarpık bir inşa yerine o an olması gereken "doğru" yıkımı yaratır.

basit bir örnek verelim. kangren olmuş bir ilişkiyi alalım. ilişkide sevgi hala vardır ve tüm acısına rağmen bitmesi istenmemektedir ve öbür tarafa da ayrılarak acı çektirmek istenmemektedir. o yüzden kangrenli bacakla yaşamaya devam ederken kişi karşısındakine iyi bir şey yaptığını sanır.

aslında bu tamamen yanlıştır. kangren büyüdükçe bu oyun daha da yapaylaşacak ve karşı tarafa da kişiye de daha çok acı verecektir. nitekim sonunda oynayan kişi büyük bir patlamayla kendini de kişiyi de mahveder. ve arada olan da elbette "iyi" düşüncelere olur.

oysa kangren fark edildiği anda bu iş bitirilse durum daha farklı olacaktır. ve evet, belki karşı taraf o an büyük bir yıkıma uğrayacak ve "kötülük" yapılmış olacaktır ama aslında bir insanı hayalle kandırmak ona yapılmış en büyük kötülüktür. bozuk inşa yerine yıkım o an aslında "doğru" olan davranıştır.

zaten bu ani yıkımı yapmama sebebi en başta "sevgi" iken madalyonu çevirirsek alışkanlık ve bunu kaybetme korkusudur. kişi bencilliğiyle ve bir yandan da karşı tarafa duyduğu merhametiyle iyilik yaptığını sanarak ilişkisini sürdürür. oysa bu kandırmaca yerine o anlık yıkımı yaratıp, "kötü" bir şekilde kangren bacağı kesmek doğru olandır.

subjektif bakarak şunu da söylemek istiyorum. kanımca sadece iyi ya da kötü bakmak sığ bir bakış açısıyken aynı zamanda çok kolay bir yoldur. kötü kavramları doğru için döndürmek ya da aynı şekilde iyiliği çok daha maharet isteyen ve asıl güç gerektiren konudur.

iyi duygular kadar kötülük duyguların bastırılması da o derece zordur. nitekim bunu başarmak aslında terazideki denge noktasına yani doğru noktasına giden yolda bir adım atmaktır.

tasavvuf açısından bakarsak en'el hak kavramı ile karşılaşırız. yani her şeyin toplamının tanrı olduğu ve her şeyin de onun bir parçası olduğu. buna bakarsak şeytan ve diğer tüm kötü figürler de aslında onun bir parçasıdır. tıpkı yin yang gibi o da aslında iyi ya da kötü değil, "doğrudur" ve dengededir.

bu yüzden kötü taraf yok edilmemelidir, dengeye çekilmeli ve ehlileştirilmelidir. dünyayı şöyle düşünelim, mesela herkes bir skalada dizilmiş olsun. en siyahından en beyazına giden arada ton ton giden kocaman bir skala.

ortada gri durur. solunda giderek koyulaşan ve siyaha giden renkler dururken sağında giderek açılıp beyaza dönen renkler vardır. yani sağ taraf "iyi"dir sol taraf "kötü".

bir ütopya yaratalım ve büyük bir savaş olsun. sağ tarafın sol tarafı yok ettiğini düşünelim. yani kötü taraf yok oldu, iyiler kazandı. gerçekten ondan sonra her şey cennetvari bir iyiliğe mi kavuşacak?

bunun cevabı "hayır" olur. çünkü skalaya baktığımızda griden başlayıp beyaza giden bir yol görürüz. bu durumda gene en griler bir anda siyahlar kadar uç bir noktada olur. yani gene "kötü" taraf yenideni oluşur. bu deneyi tam aksi olarak da yaparsak bu sefer sağ kalan griler sağ kalan en siyahlara göre "iyi" kalacaktır ve elbette çatışma kaçınılmazdır.

insanın doğasında ikili yaratılmanın getirdiği bir denge aynı zamanda dengesizlik bulunur. kaosu da çatışmayı da yaratan budur. az önceki örneğimizde de koşullar ne olursa olsun çatışmanın kaçınılmazlığını görürüz.

ama ya skala tamamen gri olsaydı? bu daha da imkansız elbette. ama o zaman skalayı nereden bölersek bölelim hep aynı şey ile karşılaşacaktık. ve bunun sonucu da gelişimin durmasıdır. daha doğrusu evrenin, zamanın ya da yaşamsal her türlü kavramın "sonu"dur. ki bunun imkansızlığını görüyoruz.

gene de şöyle düşünmek yanlış olur. o zaman dengeye ulaşmak kötü çünkü herkes ulaşırsa herşey biter. bu kesinlikle yanlıştır çünkü herkesin denge noktasında durduğu bir andan sonra gene dengesizlik başlayacaktır. bunun başlamaması için duyguların yok edilmesi ya da tamamen ehlileştirilmesi gerekir. ama şunu söylemek gerekir ki eğer ortada bir skala varsa ki daima olacaktır gri olan iki taraftan da daha geniş bir açısında baktığı için hem doğru yerde duracak hem de avantajlı olacaktır.

duyguların yok edilmesi konusuna dönmek istiyorum. elbette bize yaşam gücü veren şeyler duygulardır. ama bunları hayatımızın odağı yerine bir parçası yapmadığımız sürece zaten nihai dengeye ulaşmak imkansızdır. bunu yapmak da elbette isteğe bağlıdır çünkü bir çok insan için de duygularla yaşamak hatta savaşmak dibe vurup tekrar doğmak gücün ta kendisidir.

ama şunu tüm pesimist bakışımla söyleyebilirim. gerçek denge noktası çok az kişi için mümkündür. ama "doğru" olan en azından bu noktada ilerleme çabasıdır. bunun için de yukarıda uzun uzun anlattığım gibi iki taraflı bir bakış açısına ulaşmak gerekir. bastırılmanın cezası sonunda bir patlamadır. ya da hiçliktir. ve hiçlik yerine hep'e ulaşmak için de iki tarafı da özümsemek gerekir.

william blake'in dediği gibi "karşıtlık gerçek dostluktur."
emel emel
önermelerde, önermeye verilen iki mantıksal değerden biri. genel alışkanlıklara göre tercih edilen doğru değerler görünsede teorik olarak doğru ile yanlış arasında bir ayrım görünmüyor. bu doğru yanlış olayına kimi 0-1 diyor, kimi açık-kapalı diyor. ön yargılardan kurtulmak için bu gözle de bakmakta fayda olabilir.
neyse konuya gelirsem. olayın seyri şöyle oluyor. alışkanlıklardan dolayı ilk bir iki şeye doğrudur diyoruz (`aksiyom). sonra bunların sonuçlarını araştırıyoruz (`önermeleri sonra bakıyoruz neler doğru çıkmışteorem)
aydeliselman aydeliselman
bir meltem ahıska şiiri,

uzun boynuzlu trenler
karanlığı elleriyle yerler
dumanları inanç
dumanları hınç doludur
utanırlar çıplak kollarından
üşüyen iri gözleri
çığlıklarla kör olmuş
uzun boynuzlu trenler
zamansızlığa kurulmuş
saatlerin içinden geçerler
ne anne demeyi bilirler
ne özlemle yanmayı
ama hep doğruyu söylerler
aygız aygız
bundan herkesin var, yani herkesin kendi doğrusu var. bazıları o kadar garip bir biçimde inanıyorlar ki o doğrularına, savunduklarını önlerine yüzde yüz doğrularla koysan da kabul etmiyorlar sonra. çoğu dogmatik, doğuştan. kalıtımsal hastalık gibi yayılmış çok hücreleri organizmalarda. ah canım cicim dogmatikler biraz da septik olsanız ya... işte o an sizi bağrıma basıp gözlerinizden öpesim gelir.
1 /