düğün

1 /
muslukbasi
terli ve kıllıydılar...

oldum olası düğünleri sevmemişimdir. çok mecbur kalmadıkça gitmem. gerek halaya katılma konusundaki erkeksi ısrarlar, gerekse "sen ne zaman evleneceksin? yaşlandın kimse de almaz seni, elini çabuk tut" diye başlayıp "halamın görümcesinin torunun kuzeni var, çok efendi kız, gel tanıştırayım sizi" şeklinde devam eden kadınsı arabuluculuklar tiksindirmiştir beni.

öncelikle şu halay konusuna değinmek istiyorum ki çıksın aradan. halay; genellikle kıllı ve terli erkeklerin gerçekleştirdiği, halk kültüründeki geçmişi eskiye dayanan bir toplu oyun biçimidir. roll-on kullanım oranının bu kadar düşük olduğu bir toplumda kapalı alanda bu kadar sıçramak bence doğru değil. (geçtiğimiz günlerde hakkımda bilgi içerikli giri yazmıyor, sadece komik hikaye yazıyor diyenler olmuştu bu bilgi içerikli kültürel tanım umarım onları tatmin etmiştir) bunu çok banal bulduğumuz ve halay çekmeyi beceremediğimiz için halamın oğluyla orduspor galatasaray maçının kritiğini yaptık.

koskoca düğün salonunda kesişecek kız bulamamak...

etrafıma bakındım. erkekleri tamamına yakınını tanıyordum. her gün gördüğüm adamların takım elbiseli halleri. kadınlarda durum biraz daha farklıydı. sanki hepsini gözüm bi yerlerden ısırıyordu ama çıkaramıyordum. geline baktım. aynı şey onun için de geçerliydi. fondöten, allık, ruj, başörtülü olanlarında ruj niyetine sürülen dudak koruyucu... bir şey olacağından değil ama insan o süre içinde kendine bir meşgale arıyor. bakıyor mu? bakmıyor mu? ikilemi yaşamak heyecan verici. ne yazık ki o kadar boyalının, süslünün içinde kesişecek bir kız göremedim. hava almak için dışarı çıktım ve...


siz de mi düğünden sıkıldınız...

hava almak için dışarı çıktım. bi sigara yaktım. çok güzel bir kız yanımda belirdi. beni başıyla selamladı. iyi akşamlar, dedim. teşekkür edip etrafı izlemeye başladı. bir şekilde kontak kurmam gerekiyordu ve ben bunun için şu cümleyi seçtim: siz de mi düğünden sıkıldınız? kız güldü. yüzüme baktı ve hayır, ben geri dönüyorum, dedi. sanki brooklynin güneyindeki bir partideyiz. sanki o an bağcılarda değiliz. sanki anılar düğün salonunun önünde değiliz de parti verilen evin küçük balkonundayız.

kız içeri girdikten bir süre sonra ben de salona döndüm. halamın oğlu takıyı taktık nasılsa gidelim abi, dedi. normalde bu teklifi ışık hızıyla kabul edecek olan ben, o kızı tekrar görebilmek umuduyla reddettim. insanlar biz gelip para takalım altın takalım diye yapmıyorlar bu organizasyonu, tıpkı düğün davetiyelerinde yazdığı gibi bu mutlu günlerinde bizleri de aralarında görmek için yapıyorlar bunu, dedim. çok maddeci olduğunu söyleyip yanından ayrıldım ve dışarıda karşılaştığım kızı aramaya başladım.

o kızı halay başında görmek...

bir süre etrafa bakınıp durdum. terli adamlar ve boyalı kadınlar görüyordum. ama düğünden sıkıldığını sandığım fakat sıkılmayan kızı bir türlü bulamıyordum. derken keskin bir zurna sesi ve ardından ne yakından, ne de uzaktan hoş gelemeyecek bir davul sesi duyuldu. oradaydı. kırmızı mendili elinde, halayın başındaydı.

hızlı adımlarla dışarı çıktım. otoparka doğru yürürken aklımda düğün tanımı: kıllı ve terli adamların halay çektiği, boyalı kadınların fink attığı, para takılım diye çağırıldığımız organizasyon.
kopukucurtma
geçen bir akraba düğününe gittim; oynayan kızlardan birine takılmışım öyle, kız bildiğin tatlı hani, şirin. halama döndüm, ne tatlı kızmış hala bu, kim? dedim. nasıl bir fitili ateşlediğimin farkında değilim ama, ne bileyim lan ben! tüm salonda sanki bir meksika dalgalanması yaşandı. oradan amcamın büyük kızının kulağına eğildi halam, fısıfısıısfıs, gülüşmeler. bana göz kırpmalar, lan ne oluyor demeye kalmadı; dıdımın dıdısı öteki masaya koştu, oradan diğeri diğer masadan taaa salonun öbür ucundaki masaya koştu. fısıldaşmalar falan, neyse bir saat sonra bitti düğün, eve gidilecek. en son araba kullanmak için direksyona geçtim. eve dönerken arkadan bir kağıt uzattı halam
''telefonu bu, feysi bu, şunlardanmış, temiz aileler, kız şunu okumuş, şurada şunu yemiş, burada şu umumi tuvalete gitmiş. o da seni gördü beğendi''
laaynn.
hala dedim sen?
sen?
istihbarat bu kadar çalışmıyor olm bu ülkede... nooluyo !
climbing up the walls
iki arabaya tıkışmış, 10 kişi edirne'den ankaraya gidiyorduk...müziği son ses açmıştı dayım mutluluktan.. yüzler gülüyordu.. kuzenimin nikahı vardı.. aynı zamanda düğün sadece gelinin tarafında olacağı için, ankara'da bir de erkek kınası yapmaya karar verdiler.. nikahtan önceki gece, kınadan önce, yemeğe davet edilmiştik..

her şey güzel başlamıştı.. çorbalar kondu, tam içmeye başlanacak, o arada müstakbel eniştemizin dayılarından biri geldi ve izninizle yemek duası edelim dedi.. bizimkiler için beklemedik bir durumdu, ki ben kendimi bildim bileli böyle bir geleneğimiz olmadı.. herkes birbirine bakıyordu.. sonuçta kimse buna alışık değildi.. dayım, ki kendisi eski solculardan, kendini balkona attı.. asıl olayı geren, müstakbel eniştenin dayısının "siz bilmezsiniz böyle şeyleri, sizin oralar inanmaz böyle şeylere demesi" olmuştu.. işte o an herkes kızmıştı, homurdanmaya başlamıştı.. teyzem, kuzenimin annesi, "niye bilmeyelim yahu?" dedi.. ses tonundan, kuzenimin üzüleceğini düşünerek, konuyu uzatmak istemediği anlaşılıyordu..

teyzem ve eşi, eniştem, yıllarca devlet dairelerinde memurluk yapmışlardı.. klasik bir atatürkçü düşünceye, klasik bir sosyal demokrat inanca sahiptiler.. oylarını da hep chp'ye vermişlerdi.. dedim ise her zaman ramiz dayı misali büyük laflar eder, bilgeliğini göstermeye çalışırdı.. 3 dönem chp'den belediye başkanlığı yapmasına rağmen, teyzemlerden farklı olarak hep daha ilerisine inandığını hissettirmişti bana... ki balkona çıkan dayımın baş harflerinden tkp çıkması, bunun bir rastlantı olmadığına beni de inandırdı... daha garibi, son bekar günlerini yaşayan kuzenimi de, yıllarca grup yorum şarkıları dinlerken, devrim kitapları okurken görmüştüm.. buna rağmen kimse "siz ne anlarsınız bu işlerden" lafını sindirememişti...

müstakbel eniştenin dayısı, böyle bir tepki alacağını beklemiyordu... dedem, öncelikle misilleme yaptığını düşünsem de, "izin verirseniz yemek duasını ben okuyayım" dedi ve başladı.. ondan beklemediğim şekilde uzunca bir dua etti.. sonradan öğrendiğimde, dayımın söylediğine göre, o bu konularda da çok bilgiliymiş.. sık sık kuranı okur, notlar çıkarırmış.. asıl beklenen kısım duanın ardından geldi.. dedem "izin verirseniz bu gençlere sözleyecek bir çift sözüm var." dedi ve başladı.. "gençler, şunu bilesiniz ki,80 yaşıma geldim.. her şeyi öğrenmek, üzerinde düşünmek ve fark etmek için bol bol zamanım oldu.. acıların en büyüklerini yaşadım, mutlulukların en güzelini gördüm.. ve gençler, şunu aklınızdan çıkarmayın ki, cennetin de cehennemin de bu dünyada olduğuna onlarca kez inandım.. umarım mutlulukların en güzeli sizin olur.." işte o an karşılıklı homurdanmalar başladı.. "ne dedi? cennet de cehennem de burada mıymış? olur mu öyle şey.. çok günah" dedi müstakbel eniştenin akrabalarından biri...

karşılık atışmalar gece boyunca devam etti.. dedem laikliği savunuyor.. dini temel alarak yaşamamamız, bilmediğimizden olmadığını anlatmaya çalışıyor... arada akpli milletvekillerinden "bizim milletvekili, halleder" diye bahseden dayı ise islamı bilip de temel almamanın mümkün olmadığından bahsediyordu..

vakit kınaya geldiğinde, bütün erkekler diğer odalara geçtiler... bir tek dedem, eniştem, dayım ve ben kalmıştık... damadın annesi gelip "hadi sizi de yan odaya alalım" deyince eniştem çok üzülmüştü... dedeme "tek kızımın kınası, nasıl izin vermezler yanında olmama" dedi. dedemse "edirnede bir daha yaparız" diyerek geçiştirdi.. kuzenim ise bu duruma çok üzülüyordu... içeri geçtik... kına türküsü söyleniyordu... bilmediğimiz bir türküydü... eniştem "bizim oralarda yüksek yüksek tepelere söylenirdi" dedi... gözlerinden yaşlar geliyordu.. işte o arada başroldeki dayı tekrar geldi, eniştemin omzuna elini koyarak "kadınlar içerde ağlar, sen ağlama" deyince herkes iyiden iyiye sinirlenmişti.. müstakbel damat bi ara yanıma gelip "bizimki biraz boşboğazdır" dese de, artık olaylar çığırından çıkacak gibiydi.. dedem ve eniştem evin dışına çıktılar.. dayım da bana bir kaş göz işareti yaptı.. biz de çıktık.. her şey basit görünse de, aslında o kadar garipti ki.. ben bile üzülüyor, korkuyor, bir an için nikaha kalmadan edirneye dönme kararı alabileceklerini düşünüyordum..

korktuğum gibi olmadı.. kına bitene kadar dışarıda bekledik.. teyzemler gelir gelmez ise hemen oradan ayrıldık.. misafirhaneye dönerken ,stresten olacak ki, dayım bana da iki bira almış... balkonda oturduk, birasını bile bitirmeden yatağına döndü.. yalnız kaldığımı düşünürken hiç adamakıllı oturup konuşmadığım teyzem çıkageldi.. yanıma oturdu.. ağlıyordu.. "bugün mutluluktan ağlıyor olmam lazımdı.. tek kızım, tek evladım 28 yaşına geldi... öyle şeyler düşünmüştüm ki onun adına... benim yaşamadıklarımı o yaşayacaktı.. düğünlerin en güzeli onunki olacaktı.. bir de şu gece yaşadıklarımıza bak.. eminim ki onlar da şimdi evladımız allahsızların kızıyla evlendi diye düşünüyordur" dedi...

aslında ana fikri kapmıştım.. aynı topraklar üzerinde yaşayan iki farklı aileydiler.. iki aile de kendini türk, iki aile de kendini müslüman olarak tanımlıyordu.. ama aslında o kadar farklıydılar ki...

iki arabaya tıkışmış, 10 kişi ankaradan edirneye dönüyorduk... müzik kapalıydı... yüzler asıktı...
zahidem gurbanımov
süslenip toplu fotoğraf falan çekilmek için tertip ediliyorsa çok gereksiz bi masrafın altına giriliyormuş gibi geliyor bana. en azından feysbuk gözlemlerime göre öyle. bunun daha ekonomik yolları da vardır, ne bileyim. fotoğraftır yani en nihayetinde. sırf yeni takım elbisesini "layklatmak" için için gidecek düğün arayan insan yarattı bu fotoğraf sevdası. dünya çok boktan, fuck the system.

bir de az önce düğün başlığını aratayım derken yanlışlıkla düğüm yazdım, aklım çıktı. elim manalı sürçtü resmen. neyse ki dürüm yazmadım. o zaman bilinçaltıma büyük küfür ederdim.

dürüm ayrıca, sanıyorum ki düğünden daha lezzetli bir şey. dürüm life, düğün hell.
bak hakkıcım
masada sessizce oturuyordu; içeri girip çıkan, gidip gelen, koşturup duran ve oynayıp durmayan insanları seyrediyordu. yemek servisi henüz başlamıştı, pek istemeyerek geldiği bu düğünde tek sevebildiği fasıl buydu sanki. ordövr tabağında birbirine karışmak için durup duran soğuk, acı tuzlu ve lezzetli yemekleri iştahla yemeye başladı, birbirlerine karışmasınlar diye nafile bir özen göstererek.

insanlara bakı. kokteyle katılmak üzere giyilmiş kıyafetlerle halay çekiyorlardı, düşündü, dışı avrupalı ama içi türk olanlardan bunlar da; dedi, gülümsedi. dışı avrupalı ama içi türk beyninin arka sahnesinde magazin kadınlarının başrolde oynadığı bir oyun sahneleniyordu şimdi, bu kadınlar bir avrupalı gibi giyinir, bir avrupalı gibi konuşur, bir avrupalı gibi yer, bir avrupalı gibi içer ve bir avrupalı gibi sıçarlardı; ama sorsan içleri türk'tü onların ve gurur duyarlardı avrupalılaşmamış tek türk varlıkları olan içleriyle; tabaklarının, çatallarının, evlerinin, arabalarının, iç çamaşırlarının, dış çamaşırlarının ve hatta seks çamaşırlarının bile itinayla avrupalılaştırılmış olmasına tezatla.

insanlara baktı, dışı avrupalı içi türk insanlara baktı, baktı ve baktı: komiktiler. mutlu değillerdi ve sadece mutluymuş gibi yapmakla yetinmiyorlardı bu insanlar, aynı zamanda mutluymuş gibiliklerini etrafa saça saça, göstere göstere, gerçekten mutlu olmaya çalışıyorlardı. kısır döngünün içinde halay çekiyor, zıplıyor, daha iyi dans edebildiklerini ve daha mutlu olabildiklerini birbirlerine ispatlamaya çalışmak dışında hiçbir şey yapmıyorlardı ve hatta bu hiçbir şey yapmayışlarının bilincinde bile değildiler.

insanlara baktı, gelinin ağabeyine baktı. ne düşünüyordu acaba? ya da düşünüyor muydu bir şey? bir insan deli gibi dans ederken, nasıl gözüktüğü dışında bir şey düşünebilir miydi? hadi bunları geçelim ve derinlere inelim, mutlu muydu hayatında ya da mutluluk nasıl bir şey bilir miydi ya da mutluluk kıstası neydi ya da hiç tatmış mıydı saç diplerinden ayak parmaklarına kadar yayılan güneş ışığı sıcaklığını ve bu sıcaklığa rağmen şahlanan titremeyi yoksa evlenip çoluk çocuğa karışma masalında mı bulabil-diğini zannet-mişti mutluluğu? eh, çokça parası, güzel de bir karısı vardı, bir de tosun gibi bir oğlu vardı. varoluşunu onaylayan ve daha da önemlisi etrafa da onaylatan şeyler bunlardı. ona sorulacak olursa mutlu olmamak için bir sebep yoktu da, geçinip gidiyorlardı işte.

insanlara baktı, gelinin ağabeyinin karısına baktı: yenge! insanın insana illa kendi ismi dışında bir isimle hitap etmesini zorunlu kılan şu akrabalık ilişkilerinden nasıl da tiksinirdi! yengeye baktı: gençti, güzeldi; zengin bir kocası ve tosun gibi de bir oğlu vardı. ev hanımıydı. "zengin bir ev hanımı olmak, güzel kadınlara göre bir iş" diye düşündü, yoksa nasıl kaçardı insan, onu her saniye kendi çirkinliğine hapsedecek aynalardan? peki ya bu kadın? bıkmaz mıydı hiç kendi güzelliğinden ve aynaların torpilinden? ne yapardı ki bir insan bütün gün evdeyse ve ev de evse hani, hani her şey ferah, her şey düzgün ve her şey temizse, hani duvarlarda tek bir çizik bile yoksa mesela ve evde senin dışında nefes alan tek bir eşya -eşya!- bile yoksa; onca süslü, püslü, güzel, alımlı, çekici, kadife, yumuşak, nefes almayan ve her biri akaşm eve gelcek iri yarı para babasının damak ve taşak zevkine uygun onca eşya arasında nasıl kaybetmezdi kendini?

insanlara baktı, deli gibi dans ediyorlardı. gelinle damadı ortalarına almışlar, tepinip dur-m-uyorlardı. gelinle damadı düşündü, mutlu olacaklar mıydı acaba? hani davetiyelerinde yazmışlardı ya "en mutlu günümüz"; diye, doğru muydu, gerçekten bir tek ve sadece bugün çok mutlu olup geriye kalan günlerde az mutlu mu olmuş ve olacaklardı? "dur, dur, dur, dur; en mutlu gün mü?! en mutlu gün mü?!"

durdu. "bu muydu yani? her şey -hayat- böyle miydi yani? böyle mi olacak benim de en mutlu günüm? yirmi dışı avrupalı içi türk'ün; yirmi güzelin, çirkinin ama türk'ün; yirmi türk'ün, yirmi küçük burjuva türk'ün, yirmi küçük brjuva ve türklüğüyle övünen türk'ün, yirmi akraba ve sırf akraba türk'ün etrafımda deli gibi dansettiği güne mi "en mutlu günüm" diyeceğim ben de? en değerli varlığıma, yahut varlığımın en değerli parçasına, aşkıma kıyacağım; ondan sonraki bütün günlerde sevdiğim adamla istediğim için değil de mecbur kaldığım için görüşmeye, öpüşmeye ve sevişmeye başlayacağım güne mi en mutlu günüm diyeceğim? bu muydu yani? evli değilken ve severken görüşemediğim adamla evliyken ve belki de artık sevmezken görüşmek zorunda kalacağım için mi mutlu olacağım?"

gözlerini yumdu, kendi düğününde -en mutlu gününde!- idi şimdi. "maşallah peri kızı gibi olmuş-lar arı vızıtısı gibi bir sağ kulağına bir sol kulağına çalııp duruyordu yüreğine korkular salarak, damadın sırtını pataklayanlar -yo, hayır, o kadar da uzun boylu değildi, hiç değilse düşünde izin veremezdi böyle bir şeye- ama başka bir şey daha vardı: herkes! düğün gecesinde ve o geceyi takip eden bütün gecelerde, sevdiği veya artık sevmediği adamın kollarındaki öpmeleri, okşamaları, inlemeleri; artık, tanıdığı herkesin ve hatta -;artık- tanıyamadığı yedi göbekten sülalesinin bile bilincinde olacaktı, olacak iş değil! hele annesinin, hele de ilk kez aybaşı gördüğünde "adettendir" diyerek tokadı basan annesinin -apandisinin patladığını sanmıştı oysa-, hele ki babasının, hele hele en ufacık bir mahremiyet boşluğunda tepesine azrail gibi dikilen babasının bilincinde olacaktı: ikiyüzlülük!

silkindi, gözlerini ovuşturdu; sinirleri gerilmişti iyice. şalını üstüne geçirdi, çantasını alıp dışarı çıktı biraz hava almalıydı.

hava serindi. ense saç diplerinden göğüs uçlarına yayılan bir titremeyle hissettiği soğukta ouracak bir yer aradı, neyse ki az ötede bir bank vardı. uykuyla harmanlanmış soğuk, sigarayla iyi giderdi. oturdu, bir sigara yaktı. gözleri parmaklarına ilişti birden. uzunca bir süre sonra ilk kez kırmızı oje ; ve hatta oje- sürmüştü. saçları uzunca bir süredir ilk defa fönlü, uzunca bir süredir ilk defa kıyafetleri şık şıkırdımdı. garipti, sanki sadece sinirlenip dışarı çıkan ve sigara içen oydu da, geriye kalanı başka biriydi, hatta başka bir şeydi, büsbütün bir heykeldi, balmumundan yapılmış eğri büğrü bir puttu.

üşüdü. sigarasını söndürüp içeri girdi tekrardan. insanlara baktı, deli gibi dans ediyorlardı.

ve tanımına tezatla; düğün, aslında bir cenaze yeriydi sanki.
zihnindeki
dünyanın en saçma geleneği.

nikah tamam bak, bu özel anı sevdiklerinle elbette paylaş. çok mu mutlusun bu haltı yediğin için, ille de dağıtmam göbek atmam, hanımefendi çizgimden kaymam lazım mı diyorsun? git arkadaşlarınla sevdiklerinle bir yerde iç eğlen dağıt, ona da tamam.

ama düğün nedir ya? yok masadaki mumlar çok küçükmüş, yok gelin çiçeğinin renkleri kurdelesinin rengiyle uyumsuzmuș, yok efendim kız tarafı sahneye erkek tarafından niye daha yakın oturmuş, damadın kız kardeşi niye gelininkine benzer saç modeli yapmış ne münasebetmiș, orkestra neden görümcenin istediği parçayı çalmamıș, damadın hala oğlu gelinin kuzenine merhaba dememiş, onun boku olmuş bunun püsürü olmamıș.

manyak mıyız ya biz?
düğün denen şey insanlığa, özellikle de türklere atılmış en büyük kazıklardan biridir.

her 10 çiftten 12'si düğünden önceki hafta ayrılmayı düşünüyor. yapmayın etmeyin arkadaşlar ya, ben ettim siz etmeyin. yapmayın düğün, düğün içimizde.
usako
kızı "hem beraber yaşamak da aynı şey, geleneklere kölelik niye?" dedikten sonra kızının ağzıyla burnunun yerini değiştirmeyen modern ebeveynleri ve onların kızlarını bir kenara koyacak olursak düğün hayalleri kuran hanım kızlarımızın gözardı edilemeyecek kadar büyük bir çoğunluğunun hayalinde sade bir gelinlik, soft bir makyaj, müthiş giyinmiş harika davetliler (mümkünse 50 kişi falan-onların da 30'u arkadaş zaten), müthiş bir orkestra, harika müzikler, tatlı tatlı dans eden insanlar, harika bir kır, kumsal, saray/konak/kasr bahçesi falan vardır.

e insan onca amerikan filminde göre göre özeniyo abi, yapçak bişey yok.

amma ve lakin, "düğünden nefret ediyorum. sade bi kokteyl düzenlerim düzenlersem...", "benim düğünüm kumda olcak, herkes de çıplak ayakla gezicek", "benim nedimelerim, kocişimin de sağdıçları olucak" diyen arkadaşlara kötü bi haberim var: o hayat ettiğiniz elitist düğün, tüm çabalarınız sonucunda özkoçlar düğün salonu'nda yapılmadıysa bile saat daha 9 olmadan insanların çılgınca halay çekmelerinin ve ortestranın bir yerden sonra "bu fasulye yedi buçuk lira"ya bağlamalarının önüne geçemeyeceğiniz bir karmaşadan ibaret olacak.

öncelikle,

gelinlik konusunda çoğu zaman insanlar o kadar çok kafa bulandırır ve laf eder ki kız illallah eder. iyi gelinlik diken yer sayısı koskoca ülkemde bir elin parmağını geçmediği için ve onlar da dudak uçuklatacak fiyatlara gelinlik diktiklerinden gelin kızımız güzellik bakımından çuval giyse yakışacak derecede harikulade değilse gelinlik genellikle fiyaskodur. duvağı istediğin gibi olmaz, istediğin duvak saçında durmaz, gelinliğin içinde rahat hareket edemiyorsundur, beli oturmaz, göğsü potluk yapar, dekoltesi fazla gelir, kıskanç damat veya kayınvalide tarafından hunharca "örtülsün" diye katledilir falan filan...

kuaföre gidilir, gelin istediği saçı makyajı gösterir yine bin tane karışan çıkar. "ay o makyaj ne öyle çarşıya mı çıkıyorsun" diyenler, "azıcık mavi far sür de gözü ortaya çıksın" diye makyöz kesilenler... sonuç itibariyle genellikle saç ve makyaj çok profesyonel bir kuaför tarafından yapılmıyorsa damadın gelini ilk gördüğünde "oha bu kim lan" demesiyle sonuçlanabilecek şekilde yapılır.

kızlarımız her ne kadar müthiş giyinmiş ve tatlı tatlı dans eden acayip elit davetliler arzulasa da o düğüne, falancanın halasının dünürünün kızının da gelebileceği unutulmamalıdır. düğüne kotla ve ejder desenli gömlekle giden hala ya da teyze oğulları ve/veya onların arkadaşları, tayt-tunik yapan teyzeler, artık "belki burada birini bulurum" düşüncesi midir nedir dudak uçuklatacak renklerde ve enteresan yerlerden dekolteleriyle ortalarda salınan kızlar, yaşına başına uygun giyinmemiş anne-kayınvalide ikilisi ve ortada suratında porselen makyajla dolaşan 5 yaşındaki küçük kızlar... oooy yazarken gözlerim doldu yemin ediyorum.

tabii bu renk cümbüşünün ve insan çeşitliliğinin tatlı tatlı dans etmesini beklemiyorsunuz herhalde? orkestra niyetine haftanın iki günü sahil cafe'de canlı müzik yapan yağlı saçlı genç yerine eric clapton yoksa her şeye hazırlıklı olun derim; taraflar nereliyse o yöreye ait enteresan halk oyunları, olmazsa olmaz halay (tek ayak, üç ayak, kasap, damat...), angaranın bağları, bu fasulye yedi buçuk lira, crazy dance kayseri falan gırla gidecek. hele hele düğünü alkollü yaptıysanız, misal bir kayınpederin içinden adnan şenses çıktığını görüp şoka girebilirsiniz.

kır, kumsal, çırağan sarayı, esma sultan yalısı gibi yerlerde düğün yapmayı herkes ister. ama işin dramatik tarafı bu pek kimseye nasip olmaz. düğün zaten çok masraflı bir şey. bi de bunun yemekli mi olacak yemeksiz mi geyiği var, alkollü mü alkolsüz mü hadisesi var, açık mı olacak kapalı mı, havuzbaşı mı içerisi mi derken sonuç olarak çağrılacak kişi sayısına göre mekan habire değişir. zira istediğiniz havuzbaşı mekan, gelinin halasının kocasının kuzenine kadar geniş bir skalada akraba alacak kapasiteye sahip değildir muhtemelen.

sonuç itibariyle, biliyorum hayatınızın en güzel günü falan ama çok da bel bağlamamak lazım. zira o gün sizin dışınızda yüzlerce insanın eğlenmesi için yapılacak. ayrıca koca akşam bir lokma yemek yemeye bile vakit bulamayıp baygınlık geçirebileceğinizi veya tam hazırlanmış ve kuaförden çıkıyorken kayınvalidenizin "saçları bu kadar toplayınca sırtı açık kaldı! böyle mümkün değil çıkamaz!" falan deyip size oracıkta sinir krizi geçirtebileceği ihtimallerini de bir kenara yazın.

kısacası düğünler eziyettir. gelin için de, damat için de. bugüne kadar "düğünümüz süperdi acayip eğlendik" diyen insan görmedim.

ama yapacak bir şey var mı?

maalesef. o düğün bir şekilde yapılacak, hem de millet yapsa arkasından senelerce konuşacağınız, burun kıvıracağınız şekilde de yapılsa çok eğleniyormuşsunuz, hayalinizdeki düğünmüş, her şey kusursuzmuş gibi davranmak zorunda kalacaksınız.

napçan işte? gelenek, görenek, anane, töre, halay... bunlardan kaçış yok hacı.
uçuskan çelebi
oğlum hortlamayın lan şu başlığı! kendisinden nefret ettiğim gibi, adını duymaktan, okumaktan bile nefret ediyorum, katılmaktan nefret ediyorum ve baştan aşağı israf olmakla birlikte, görgüsüzlük ve millete hava atmakla, şıklık yarışına giren boya tenekesine düşmüş kadınların düellosu olarak görüyorum. hatta şu an o kadar uzun bir cümle yazdım ki, tam olarak ne yazdığımı bile bilmiyorum. düşünün işte hakkında yazdığım yazıya bile önem vermiyorum artık nasıl bir nefret ettiysem.
sydney carton
sözde en marjinal, orjinal, aykırı, alakasız insanların, dahil olduklarında ankara'nın bağları çalarken kendilerini kaybettikleri evlenme merasimi.
hayır kalkıp deep purple, pink floyd, led zeppelin, queen vs dinleyen, dinlerken de bu tip şeylere burun kıvıran insanlar ortama uyum sağlamak adına tabii ki de ankara'nın bağlarında oynayabilir de. küçümsemiyorum haşa. bilakis ne kadar multicultural bir toplum ve birey olabilmişiz, nasıl da sentezleyebilmişiz doğuyla batıyı, aşmışız, coşmuşuz'un göstergesi.
fekat bakıyorum bakıyorum... içime sinmiyor.
allah büyük konuşturmasın; yapmayacağım.
zaten başlı başına gereksiz masraf.

ha bir piyanist şantörün o korkunçlu ezgilerinden değil de, şöyle bir emel taşçıoğlu'nun, bir gülşen kutlu'nun sesinden fidayda, kesik çayır vs. gibi adamakıllı türküler çalacaksak, damat geçip karşıma bir zeybek oynayacaksa o başka.
volakoglu
tamamen gelin için hazırlanmış bir organizasyon. damat yalnızca figuran. olsa da olur, olmasa da. kenar süsü gibi birşey. aylar öncesinden hazırlık başlar ve gelini çekemeyenlerin kıçlarına kına yaktığı gecenin sabahında, gelin ve varsa gelinin kız kardeşi, teyze kızı, hala kızı, amca kızı, dayı kızı, çocukluk arkadaşı evde kalmış bir kız da eklenerek birlikte bayan kuaförüne gidilmesiyle başlayan eylem. gelin başı diye birşey var ki, damat başsız sanki. gelinin yanındaki tayfanın neredeyse tamamı gelin başı yapılırken, manikür, pedükür, kıça başa ağda işlemleriyle uğraşır ve tüm bu faaliyetlerin parasını figuran damat öder. kızlar bu eylemle uğraşırken damat ruhsatı kendi adına kayıtlı olsa da o gün adı "gelin arabası" olan aracını çiçekçiye bırakır süslenmesi için ve en yakın berbere gidip, sinek kaydı traş olur. dört saat sonra bayan kuaföründeki abajur kafalı kızlar ve özel başlı gelin alınarak fotoğrafçıya gidilir. ön planda hep gelin varken, fotoğrafçı "-damat bey sizi biraz geri alalım gelinlik tam görünmüyor" der. akabinde düğün salonu. görevliler bir oda gösterir, girersin. ama kapıda "gelin odası" yazıyordur. gelin büyük bir incelik göstererek damadı da odaya alır. cenazede misali siyah smokinini düzeltirken aynada damat beyazlar içinde güzel görünür gelin. düğün başlar, takı töreni, pasta kesme vs. bir anda daha önce hiç tanımadığın bir sürü akraban oluverir. sonra bir göbek havası patlar, sülalenin en ağır abileri köçeklere taş çıkarırcasına kıvırtmaya başlarlar. gecenin ilerleyen saatlerinde alkol duvarını aşmış daha önce hiç görmediğin bir akraban yanına gelir, "enişteeee hade beline kuvveeddd" der ve sırıtarak göbek atmaya devam eder. düğün biter eve gidilir. yatak odasında gelinin başından şerefsiz kuaförün taktığı 86 tane toka çıkarılır. harap ve bitap bir şekilde çoraplarla uyuyakalınır. bu faaliyere düğün denir işte.
1 /