dünyayı kurtarmak

heedless heedless
filmleri, kitapları bilmem ancak gerçek hayatta buna pek gerek olmuyor. buna rağmen bunu yapmaya çalışan bazı insanlar var ki, onlar benden uzak dursun.
chicago chicago
dünyayı olabilecek tehlikelerden uzak tutmak, daha uzun yaşamasını sağlamaktır. insanoğlunun bunda ne kadar payı vardır? sorusuna şu cevabı verebiliriz, insanoğlunun teknolojik kapasitesi ile doğru orantılıdır. yanlış bir cevaptır bu. evet olabilecek, doğaüstü olaylar, meteor veya yıldız çarpması teknoloji ile çözülebilir. fakat dünyayı ve kaynaklarını bilinçli kullanmak bizim elimizdedir.

mesela insanoğlu özellikle kış mevsiminde, ısınmak için çok büyük kaynakları tüketmektedir. bunların çoğu yeraltı kaynağıdır. ve hızla tükenmekteler. peki bu yeraltı kaynakları tükenince ne olacak? savaşlar çıkacak, dünya nüfusu kırılacak. mavi gezegen olacak, kara gezegen.

peki, bu çağda ve bu teknoloji ile dünyayı kurtarmak mümkün müdür? evet mümkündür. yazacaklarım aynı zamanda ileriki yıllarda yaşayacak olan nesillere, insanoğlunun ne kadar sığ düşünceli olduğunu gösteren mesajdır. çok zeki olan insanoğlunun aslında pek de zeki olmadığının ispatıdır.

malumunuz dünya iki küreden oluşmaktadır. kuzey ve güney küre. bu iki küredeki en belirgin özellik, zıt mevsimler içermesidir. biri sıcak iken yani yaz ve ilkbahar sürerken, diğeri soğuk kış ve sonbahar iklimini sürer. kutuplara yakın olan yerleri, ayrı kategoride tutmak gerek. bahsi geçen konumlar, 4 mevsimi de yaşayan paraleller arasında geçerlidir. dünyada din, dil, ırkın ve bayrağın unutulduğunu düşünün. tek dil ve tek payda olsun. sınırlar kalksın. dünya iki ayrı bölgeye ayrılsın. bu iki ayrı bölgede de hayatı devam ettirmek için, mevsimsel yaşam ve iş alanları kurulsun. insanoğlu hep sıcak iklim olan yerlerde hayatlarını devam ettirsin. hatta mümkünse, ilkbahar esintisi olan yerler yaşam alanları olarak seçilsin. 6 ay bu bölgede yaşansın. sonra o bölgeye soğuk iklim gelince, toplu göç 2-3 gün içinde gerçekleşsin. diğer yaşam alanına geçilsin. hayat orda devam ettirilsin. dünyanın kazanacağı gücün ve moral yapının ne olacağını açıklamaya gerek bile yok. hayvanlar bunu yapıyor, biz akıllı insanlar neden yapamıyoruz.
demek ki, insanoğlunda kuş kadar beyin yok.
not: farkındayım fazla ütopik, ama bir o kadar da acı ve gerçek.
biroteki biroteki
doksanlarda herkes dünyayı kurtarmak istiyordu… henüz zihnimiz bu kadar bulanmamıştı. bir kara kutunun etrafına toplanmıştık, ama en azından bir aradaydık.


biliyorsunuz, seksenlerde herkes bir şeylere inanıyordu, âşık olduğu bir dava vardı ve onu yaşıyordu... doksanlarda insanlar aşklarını ya da inançlarını yaşamak yerine onu yazmayı tercih ettiler. herkes içine bir şairi gömdü… doksanlarda biz bir cümle yazacaktık ve dünya kurtulacaktı… biliyorum, pek çoğumuz o zamanlar henüz yazmayı bile bilmiyorduk, belki de o yüzden dünya hiç kurtulmadı. tarihe atılan sıfırlar, bizim inanmışlığımızı saatli maarif takvimlerinin yapraklarının arasına gömdü. böyle yanacağımızı düşünmemiştik. i̇çimizden bir ateş çıkacaktı, ama son sobalı kışlara denk geldik. kestane kokuları eşliğinde, çocukluğumuzun aşklarını yakarken neleri kaybettiğimizi bilmiyorduk… biz dünyayı bu haliyle bile özleyecektik, dünya bu haliyle bile güzel değildi ve dünya hiçbir zaman kurtulamayacaktı, ne bizim tarafımızdan ne de bir başkası tarafından… aksine, kötü adamlar saracaktı dört bir yanımızı-belki etrafımızdaydılar da- biz onların kötü olduğunu anla(ya)madan, onlar dünyayı daha kötü bir yer haline getireceklerdi. dünyayı kurtarmak yerine, kendilerinin kurtulduğu, hatta kendilerine ait olan bir dünya inşa edeceklerdi. dünya biraz da öyle bir yerdi. oysa doksanlarda kara kutudan etrafa saçılan kahramanlar bile dışa vurumuydu bizim dünyayı kurtarma isteğimizin.
televizyonun başındaydık ve hepimiz iyilerin tarafındaydık… kötüler sonunda kaybediyordu biliyorduk, yine de iyiler için korkuyorduk… kim kötü, kim iyi daha film başlamadan anlıyorduk, kötü ve iyiyi ayırmak kolaydı. katiller, tecavüzcüler, vicdansızlar, aşklara saygısı olmayanlar ve hırsızlar kötüydü… dünyanın kendisi biraz kötüydü. şimdi dünya hepten kötü. saatli maarif takvimlerin bir de on üçüncü defa vurmayan duvar saatimizin suçu var bunda, her eve girdiler ve bizi dünyayı değiştiremeyeceğimize inandırdılar… bize ucuz hikâyeler anlattılar, kötü şiirler ezberlettiler, bizi boş fıkralara güldürdüler, biraz da çözemeyeceğimiz sorularla uğraştırdılar… bir defa daha vurmadı saat ve zamanımız yetmedi… hiçbir şey yapmıyorduk oysa.


biz hiçbir şey yapmıyorken, dünya tüm hızıyla kötüleşmeye devam ediyordu… i̇yiler genelde kaybeder, iyi olmanın kendisi bizatihi kötüdür. ve seksenlerde de kaybettiler… bu bir sonraki nesli şair yaptı… ama iyiler o kadar kötü kaybetmişlerdi ki, doksanlarda kimse yazdıklarını okuyacak cesareti bulamadı… sobalı evler bizim şansızlığımızdı, yazdıklarımız hiç benzemiyordu, gül yapraklı ilahi kitaplarında yazanlara… ama aynı sonu paylaşıyorlardı… biz bir cümle yazacaktık, sonra fark ettik ki, kötü olmak daha kolay… sevmemek, inanmamak, yazmamak daha kolay… bu ne zamana rast geldi bilmiyorum ama bir ara fark ettik, kötü olan pamuk prenses ve dünyayı kurtarmak kötülerden, dünyanın katillerinin eline bırakmaktır tüm işleyişi… biz bir ara fark ettik ki, kızı üşümesin diye çaldığı tüm paraları yakan banka soyguncusunun kalbi de bir kalp, bunları fark ettikten sonra fark ettik ki, biz hırsızlara odaklanmışken banka sahipleri zenginleşiyor… biz savaşlarda kahraman ölürken, birileri sıcak yataklarında paralarını sayıyor…


doksanlarda biz bir kara kutunun başındaydık, iyi ve kötü çok netti… sonra biz dünyayı kurtaran bir cümle yazacaktık, ama hiçbir şeyin farkında değildik… yine de yazardık yazmasına da o cümleyi, korkuyorduk. i̇yi olmak çok zordu… i̇yi olmak manipüle edilebilirdi ve ediliyordu… biz kahramanca savaşırken, bizim öldüğümüz bir yana, çocuklar ölüyordu. ölen çocuklar da bizdendi, sonra bu savaş bizim savaşımız değildi… hangi savaş bireye aitti ki ekmeğinin savaşından başka… onun bile farkında değildik… hatta seksenlerde bile… belki ekmek almaya diye çıkıyorduk, sonra dönemiyorduk evimize, ama bu bizim ekmek alma isteğimizle ilgisizdi…


aslında bizi bıraksalardı doksanlarda, ekmeğimizin peşinde kaybolurduk, tüm düşlerimizi, dünyayı kurtarma isteğimizi içimize gömüp.


dünya ne kadar kötü bir yer, tüm zamanlarda da böyleydi. yeryüzünü sahiplenenlerin ellerinde işleyen sistemin çarklarının arasında iyi insanların kemik seslerini duyabilirsiniz, bu tavan arasındaki duvar saatlerimizle ilişkili… i̇yi olmak çok zor ve manipüle edilebilir ve ediliyor da… seksenlerde ve doksanlarda, hatta i̇sa'dan önce durum böyleydi, hala da böyle. o yüzden ekmeğimizin peşindeyken ölüyoruz ve birilerinin ekmeğinin üstünde, bal yağ oluyoruz…


ne yazık, dünya kötülerin, gerçek hırsızların, gerçek katillerin, sahte âşıkların, sahte azizlerin elinde dönmeye devam ediyor. dünyayı kurtarmayı düşünmüyoruz bile, düşünüp de çalışırsak da ya ölüyoruz, ya iyi niyetimizi manipüle ediyorlar ya da gücümüz yetmiyor, o cümleyi sobada yaktık… hem zaten, iyi olmak zor, kötü olmak kolaydır.
1