emdr terapisi

adagiettoo adagiettoo
emdr terapisi alan ve fayda gören biri olarak kendi sıkıntılarımı ve emdr ile olan değişimimi anlatacağım.


beş yaşına kadar babaannemle büyüdüm, babaannem vefat edince de haliyle evlatlık verildim. o evlatlık verilme anı, valizinle başka bir eve taşınma sahnesinde benim anksiyete mesaisi başladı. nefes alamama, baş dönmesi, bayılacakmışsın hissi vs.

kimseye bir şey söyleyemedim tabi, kimseyi tanımıyorum ki kime ne söyleyeyim? yeni bir ev, yeni bir yaşam alanı... çocuksun tabi ve senin çocuk dünyan babaannenin inşa ettiği güzelliklerle dolu. yine her şey güzel olacak zannediyordum ama öyle olmadı. zorla baba dedirttirilen insan psikopattı.

askerdi.

çocukluğum süresince hep dağlarda (tunceli, şırnak, hakkari vb.) operasyonlarda kaldı, her operasyon dönüşünde ayrı bir psikoloji ile geldi eve. sürekli şiddet, tehdit, işkence vb. şeyler.
tüm bunlar karşısında seyirci kalan bir de üvey annem vardı. kadının benim hayatıma ne iyi ne kötü anlamda bir etkisi oldu. tüm hayatım boyunca o kadın yok gibiydi. şu vardı ki babam dağda operasyona gittiğinde ben o evde çocuk olabiliyordum. o yüzden her gece "operasyonda ölsün de rahat edelim" diye dua ediyordum. o evde olmayınca üvey annem bana daha normal davranıyordu mesela beni dövmüyordu.
1997 1998... o yıllarda doğu anadoluda yaşıyorduk ve her pazar pikniğe gidiyorduk. pikniğe giderken uçurum gibi bir yerden geçmemiz gerekiyordu.
babam ordan her geçtiğimizde uçurumdan düşeceğimizi söylüyordu. daha çok küçüktüm ve gerçek zannediyordum." şaka yapıyorsun dimi baba öyle bir şey olmaz" dedikçe sinirleniyordu. düşeceğimize inanayım diye arabayı bazen o yöne çevirir gibi yapınca kalbim duracakmış gibi hissediyordum. nefes alamıyordum, terliyordum ve yol boyu korkudan titriyordum. babam bundan zevk alıyordu. annemin de sesi çıkmıyordu ama o babamın dediklerini takmadığı için ses çıkarmıyormuş. ben çok küçüktüm, o da benim gibi korkuyor da konuşamıyor diye düşünüyordum. çünkü bizim evde iletişim yoktu. duyguların, düşüncelerin bir değeri de yoktu. o yüzden ben çocuk dünyamda neye inanırsam o benim doğrumdu.

i̇ki sene boyunca bu muhabbet devam edince haliyle dengem bozuldu. artık her gece rüyamda öldürüldüğümü görmeye başladım. bu rüyalar 7 yıl sürdü.

bir gün piknik dönüşü lojman bahçesinde elim arabanın bagaj kısmında, arkadaşları izliyordum. babam bagaj kapağını hızlıca parmaklarımın üstüne öyle bir kapattı ki parmaklarım koptu zannettim. babamla göz göze geldik. "herkes buraya bakıyor ağlarsan eğer seni mahvederdim. hiçbir şey olmamış gibi davranacaksın" dedi. gözlerinden o kadar korktum ki hiçbir şey olmamış gibi davrandım hemen. ağlama hissim geçti hatta elimin acısını da hissetmemeye başladım. i̇çimden de 'oha nasıl olabilir böyle bir şey ben bunu başardım' diye geçiriyordum ancak bu olaydan sonra hislerimi yitirdim.

bu olay sonrasında hislerimi yitirdiğimi emdr seansında psikoterapistim keşfetti.

ben de hissiz biri olduğumu biliyordum ama buna sebebiyet veren olayın bu olay olduğunu bilmiyordum. o keşfetti. hep ruh gibi bir çocuk olduğumdan bahsettiler ama bu durum işlerine de geldi. hep milletin eskisini giydim, umrumda değildi. çocuklar sürekli ailelerinden bir şeyler isterdi, benim umrumda değildi. böyle asalak, sessiz ve tepkisiz bir çocuk idealdi, kimse ses etmedi.

bu hissizlik yıllar sonra fiziksel olarak da kendini gösterdi. 2008 yılı... üniversite sınavına hazırlanacağım. bizimki marmara üniversitesi'nin önünden geçerken ilişkiye giren bir çift görmüş, beyanı bu yönde. bu olaydan esinlenerek üniversite okumama izin vermeyeceğini, benim de onlar gibi olacağımı o yüzden bir an evvel evlenmem gerektiğini söyledi. i̇lk başta şaka yapıyor diye düşündüm ama eve görücüler gelmeye başladı. ders çalışmak için masaya oturduğumda kitaplarımı fırlatıp avaz avaz bağırmaya başlayınca durumun ciddiyetini anladım. yine görücülerin geldiği bir gün annem bardağa çay doldururken sıcak çayı yanlışlıkla elime döktü. 'yandın yandın' diye çığlık attı ama ben bir şey hissetmedim. dik dik bana bakınca 'ya evet acıdı' demek zorunda kaldım. o mutfaktan çıktıktan sonra elime çay döktüm ve fark ettim ki ben fiziksel olarak da hislerimi kaybetmiştim.

hiçbir şey hissetmiyordum.

aynı zamanda liseye de gidiyordum. babam akşamları cep telefonuma el koyuyordu, biriyle görüşürüm diye. o hayali biri benim ağzıma sıçtı hep. adam kafada bir erkek yarattı ve hep beni olasılıklar yüzünden yaraladı.
zaten çıkışlarda okul önüne gelip erkekleri de tehdit ediyordu. artık öyle salmıştım ki hiçbir şey umrumda değildi. zaten bende de babamdan ötürü erkeklere karşı bir nefret vardı. onlar yüzünden okuyamayacaktım. o kadar hasta ruhlu bir adamdı ki ne zaman dışarı çıksam sessizce beni takip ederdi ve pat diye karşıma çıkardı. her defasında korkudan titrerdim. 'ya o an lisedeki erkeklerden biri bana selam verse bunu da babam görse n'aparım?' diye düşünüp korkardım.

tüm hayatım boyunca tek hayalim üniversite okuyup kendi hayatımı kurmaktan ibaretken şimdi üniversite okumama karşı çıkılınca hayatım alt üst olmuştu. 40 kiloya düştüm. hiç uyumuyordum. sürekli ateşleniyordum ve hocalarıma sarılıp ağlıyordum. onlara ne olduğunu bile anlatamıyordum. yaşadığım her şey benim suçummuş gibi geliyordu, kendimi suçluyordum. ben düzgün bir kız değildim demek ki. okulun mimli her gün başka bir erkekle cinsel ilişki yaşayan kızın bile sonsuz özgürlüğü varken ben ne kadar kötü biriydim ki bana okuma konusunda bir hak tanınmıyordu.

artık okulda bayılmaya başlayınca rehber öğretmen babamı çağırdı. babam rehber öğretmene 'genç işte aşık olduğu biri var. i̇lla evleneceğim diye tutturdu. kara sevdaya tutuldu' demiş. mahalledeki herkese de öyle demiş. ondan o kadar çok korkuyordum ki 'hayır yalan söylüyor' bile diyemedim. desem bile bana kimse inanmazdı. çünkü asker adamdı sonuçta. herkes onu atatürkçü ileri görüşlü biri olarak tanıyordu. herkese karşı çok iyi bir adamdı ama kapıdan içeri girdiğinde psikopattı, buna da kimse inanmazdı. bir gün ciddi ciddi evlilik muhabbeti dönünce evden kaçmaya karar verdim.

şöyle düşünmüştüm:

eğer evden kaçarsam iki ihtimalim var. i̇yi ihtimal, ben yakınımızdaki hukuk bürosuna sığınıyorum, durumumu anlatıyorum. onlar da iyi insanlar, benim okumam için ellerinden geleni yapıyorlar. kötü ihtimal her ne kadar iyi insan da olsalar sorumluluk almak istemeyip beni babama teslim ediyorlar. i̇yi ihtimalde ben üniversite okuyorum ama kötü ihtimalde ne yapabilirim? o zaman tekrar kaçarım ve kötü ihtimal olarak geneleve düşerim. genelevden de kaçamazsam banyodaki fayanslardan birini kırar, bileklerimi keser, kendimi ölürüm. o an ölüm bile öyle şerefli oldu ki gözümde ölüyorum ama yine de o adama teslim olmuyorum.

bundan daha güzel bir şey olamazdı.

buna karar verip yatarken ağzımdan 'ben evden kaçacağım' cümlesi çıktı. babamla annem birbirine baktı, anlamsızca güldüler. ben yattım. babam tüm gece ayaktaydı, hiç uyumadı. bir ara dış kapıya yaslanıp uyuduğunu gördüm ancak evden kaçacağıma o kadar emindi ki odamın kapısını açıp beni kontrol ediyordu. çünkü kafam atarsa camdan atlardım bile o noktaya geldiğimi anlamıştı. o gün evden kaçamadım ama evde ciddi anlamda bir gerginlik oluştu. babam beni nöroloğa götürdü sanki nörologluk bir işimiz varmış gibi. ben kendimdeki sıkıntıları saymaya başlayınca doktor babamın üstüne yürüdü 'ne yaptın kıza?' diyerek. bu sefer korkudan ben 'hiçbir şey yapmadı' dedim. ordan zar zor kaçtık. psikiyatra gitmem gerektiğini söyledim.

hangi psikiyatra gideceğimizi bile ben araştırdım, normal ailelerde bu durum çok daha farklıdır da neyse, neyimiz normal ki bu anlattıklarımdan bu normal olsun?

psikiyatra gittik. anksiyete ve major depresyon tanısıyla 650 mg yakın bir antidepresan reçetesi çıkardı ve babama dedi ki 'zaten bu ilaçlarla üniversite kazanması mümkün değil'
babam o an dünyanın en mutlu insanı oldu. ders çalışmama karışmadı. ben de hırstan kudurdum, o üniversiteyi kazanacaktım ve sonuçta o üniversiteyi de kazandım. sınav sonuçları sabah 09.30'da açıklandığında ekranda i̇stanbul üniversitesini görünce 'kazandım, kazandım" diye bağırmaya başladım. o an yine evde ikinci dünya savaşı çıktı.

bizimki kudurdu, tam bilgisayar monitörünü kaldırıp üstüme atacakken evden kaçtım. arkadaşımın babası beni eve götürdü, bana inandı. anlattıklarımı sorgulamadı. zaten beni her gördüğünde üzgün üzgün bakardı. ya meseleyi biliyordu ya da hissediyordu, bilmiyorum. elimden tutup ilk sinemaya götüren de oydu. 2004 yılı, gora. allahım ne büyük mutluluktu. kendimi çok değerli hissetmiştim. hissettirmişti.

benim yakın arkadaşlarımın hepsi kocaeli, ben istanbul üniversitesini kazanmıştım. '1 yıl okulu dondur, bizim kızlarla kocaeli'de yaşa. orda bir işe girer, çalışır, para biriktirirsin. 1 yıl kafayı da dağıtırsın. sonra tertemiz bir sayfa ile i̇stanbul'a geri dönüp okula başlarsın' dedi.

benim hayatımda bir dönüm noktasıdır bu.
ben o günden sonra dünyanın en mutlu insanı oldum. kocaeli'ye o kadar aşıktım ki orda bomboş dolaşmak bile içimi açıyordu benim. 1 yıl merkezde kaldım, bir mağazada satış danışmanı olarak çalıştım. müdürlerim çok iyi insanlardı. durumumu onlara da anlattım, ilaçlardan dolayı arada sıkıntı basıyordu ve çok geriliyordum. o an o ortamdan çıkmam gerekiyordu. ona bile izin verdiler, o atak geldiğinde kendimi ya yürüyüş yolunda buluyordum ya da umuttepe'ye çıkıp hayaller kuruyordum. zaten yarım gün çalışıyordum, günün diğer kısmında umuttepe'ye çıkar da öğrenciymişim gibi ortalıkta takılırsam dünyanın en mutlu insanı ben oluyordum.

1 yıl sonra i̇stanbul'a döndüm. bir sürü sefillik, maddiyatsızlık, kalacak yer sıkıntısı vs. hepsine tamamdım. çünkü hepsi geçici sorunlardı. geçecekti. üniversitede hiç yakın kız arkadaşım olmadı, hep tektim. çünkü kızlar o kadar acımasızlar ki çoğunun allah'ı yoktu. şöyle ki benim zaten düzgün kıyafetim yok, hep eski şeyler. bunların arasında sürekli marka muhabbeti dönüyor ve ben hiç anlamıyorum. anlamayınca da dışlanıyorum. ne laf sokmalar ne yermeler ne utandırmalar...

bir daha da kimseyle arkadaş olmak istemedim.
travmatik anılarımı kısa kesecektim ancak aralardaki çoğu olayı atlamama rağmen mevzu uzadı neyse sonuç olarak ben mezun oldum, işe yerleştim ve ayrı bir eve taşındım ancak benim için sosyal hayat diye bir şey kalmamıştı. sadece işi gidip eve gelen bir varlığa dönüştüm. cumartesi pazar dahi evden dışarı çıkmıyordum. kimseyle görüşmüyordum.

sonra yıl oldu 2022.

şükürler olsun 2022'ye gelebildim akdj.
bir gün evde böcek gördüm ve benim tüm dengem nah çekerek bedenimi terk etti. bir böceğe o kadar büyük tepkiler vermeye başladım ki ben bile kendime şaşırır hale geldim. 2009'dan çok daha kötü durumdaydım artık. i̇ştahım kesildi, en son ne zaman yemek yediğimi unuttuğum için çoğu gece aç yatmaya başladım. sabaha kadar 'ya böcek görürsem' korkusu yüzünden kendimi kastığım için sabah felç gibi uyanıp yürüyemiyordum. artık eve girerken çığlık atmaya ve titremeye başlamıştım.
böcek fobisi için çare ararken emdr terapisi diye bir terapi gördüm. bir iki seansta fobilerin hallolduğu yazıyordu. karar verdim ve psikoterapiste gittim. hayatımı dinleyip not aldıktan sonra 'o böcek senin gözünde baban olmasın?' dedi.

çocukluk travmaları halledilmediğinde 30 yaşından sonra tekrar canlanırmış ve bu canlanmaya sebebiyet veren de çoğu kez konuyla alakasız küçük bir olay olurmuş. bende de bu travmaları böceğin tetiklediği düşündü ve çocukluk travmalarım için emdr yapılmasına karar verdi, öyle anlaştık.

i̇lk seanstan çıkarken 'ne oldu şimdi? travmayı hortlattık eve gidiyoruz' diye düşünürken 1 saat sonra baş ağrısı, bağırsak sancısı, omuzlarda elektriklenmeler başladı. gece ağrıdan dolayı melatoninle dahi zor uyudum. rüyamda çok sevdiğim bir hocamı gördüm. 'sana inanıyorum, başaracaksın' diyordu. sonra her yer böcek oldu, korkuyla uyandım. tüm emdr seanslarını anlatmayacağım tabi ki ama genel olarak durum bu. seans sonrası bazı fiziksel etkiler görülür, rüya görmeniz beklenir. gördüğünüz rüya sizin iyileşme durumunuz hakkında bilgi verir, rüyalarınızı da terapistiniz yorumlar.

i̇lk seans sonrası tüm dengem bozulduğu için çok sinirliydim. çocukken kollarımı yara yapar sonra o kabukları koparırdım. 32 yaşımda yine bunu yapmaya başlamıştım. çocukluktan beri uyku sorunum vardı, kesik kesik uyur ve çoğu zaman irkilerek ve çığlık atarak kan ter içinde uyanırdım. uyumaktan dahi korkardım. i̇lk emdr sonrası çocuklukta yaşadığım fiziksel sıkıntılar tekrar ve çocukluktan daha şiddetli bir şekilde kendini göstermeye başlamıştı.

i̇çimden bir ses 'niye geldin ki buraya? hayatını mahvettin' dedi. terapiste kızdım. terapist de
'önce vücudun altını üstüne getireceğiz. dayanman lazım. 2008 öncesine dönüp sürekli travmalarını anlatan, çaresiz bir kadın olarak mı hayatına devam etmek istiyorsun? yoksa 2008 sonrası dümene geçip kendi hayatına kendi yön veren bir kadın mı olmak istiyorsun? tercihini yap ona göre devam edelim' dediğinde beni can evimden vurmuştu bile.

ben hiç çaresizlikten ağlayan biri olmadım ki tüm sorunlarımı kendimce hallettim ama şimdi psikolojik bir enkazla baş başaydım ve bunu da halletmem için yardım gerekiyordu. dümene geçmeye karar verdim, bir daha da hiç sızlanmadım.

her emdr sonrası biraz daha rahatladığımı hissettim. nasıl?

önceden en ufak bir olayda öfke patlaması yaşıyordum. sabaha kadar evde alkol alıp, bardak kırıyordum. bana haksızlık yapıldı hissi yakamı bırakmıyordu. ölmek de istemiyordum. zaten bendeki bu gereksiz yaşam sevinci ağzıma sıçmıştı.
bir şeyleri kırmaktan, tekmelemekten aşırı keyif alan biriydim. sırf babamın karşı tarafında yer alıyorlar diye hdp eylemlerine seve seve katılan biriydim. hdp benim için her şey demekti. çünkü asker sevmiyorlardı. onlardaki nefret ideolojik temelliydi ancak ben de babamdan ötürü asker sevmiyordum. artık ben birileriyle ortak hislere sahiptim, beni anlayan ve bana inanan birileri vardı, mutluydum.

orda polisten dayak yedikçe bile haz alıyordum çünkü otoriteye boyun eğmiyordum. babam otoriteydi ve benim hayatımı mahvetmişti. artık tüm otoritelere karşıydım, hepsini reddediyordum. kendimi kadın gibi hissetmiyordum, kendi bedenimden nefret ediyordum.

emdr sonrası her şeyden önce kendimi beğenmeye başladığımı fark ettim. güler yüzlü ve çözüm odaklı bir insan olmaya başlamıştım. ama bence en önemlisi insan olmaya başlamıştım.

zülfü livaneli 'huzursuzluk' kitabında "ben bir insandım" diyor ya aynı öyle bir aydınlanma geldi bana da.

i̇nsanım lan ben, dünyada evlatlık verilen tek kişi de ben değilim. dünyada bu tarz sıkıntılar yaşayan da tek ben değilim. ankara'da babası şeyma'yı öldürdüyse ona farklı hisler beslediyse, bir öz baba öz kızına bunu yapabildiyse demek ki bu ülkede böyle şeyler var, dedim. kabul ettim.

kabul edince gözünün önünden bir perde kalkıyor. i̇lerisini görebiliyorsun. görmeye başladım.
kendi sorunlarımı artık kendim küçümsemeye başladım. eskiden kendimi kahraman olarak görürdüm, kimse benim başardığımı başaramaz. hiçbir kadın benim gibi zora gelemez vb. gazlamalarda bulunurdum.

hayır, hiç de öyle değil.

herkes kendi hayatının kahramanı, herkes bir şeyler başarıyordu ben de herkes gibiydim. artık ayaklarım yere basıyordu.
yine melatoninle uyuyorum ama artık irkilmiyorum. kesik kesik de uyumuyorum, sabaha kadar deliksiz uyuyabiliyorum. i̇ştah problemim yok artık, eskiden nasıl yemek yemeyi unutabildiğime şaşırıyorum.
eskiden kitap okumakta zorlanırdım, dikkatim dağılırdı artık çok güzel kitap okuyabiliyorum. mutfakta aşırı dağınık bir şekilde yemek yaparken artık hayatıma bir düzen geldi. daha az bulaşık çıkardığımı fark ediyorum.

kronik yorgunluğum ve el titremelerim tamamen bitti.
eskiden iş yerinde kimseye selam vermeden işimi yapar, çıkardım. artık insanların yüzüne bakıyorum ve göz teması kurabiliyorum. buna o kadar seviniyorum ki anlatamam. eskiden kimseyle göz teması kuramazdım, o da travmalarla ilgiliymiş onu da "beden kayıt tutar" kitabından öğrendim, mükemmel bir kitaptı.

en son ne zaman sinirlendiğimi hatırlamıyorum bile, pamuk şeker gibi bir tip oldum. eskiden insanlar dertlerini anlattıklarında kendi travmalarım tetiklenirdi ve çok huzursuz olurdum. şimdi dert dinlerken kafada çözümü de oluştuğu için üzülmüyorum ve karşımdakine yardımcı olmaya çalışıyorum.
bu tarz güzellikler oldu ancak emdr seansları bitmedi, hala halledemediğim travmalarım var. o yüzden hallolmayan psikolojik sıkıntılar da var ama en azından artık hallolacağını biliyorum. kendimi çaresiz hissetmiyorum. siz de kendinizi çaresiz hissetmeyin, emdr terapisine gidin. bana dua edersiniz.

yakın zamanda gördüğüm emdr sonrası şu rüya benim çok hoşuma gitmişti, o yüzden son olarak bunu da anlatmak istiyorum.

ben üç aydır odamda yatamıyordum, uyanınca duvarda böcek göreceğim diye. o gün rüyamda odamda yatmaya karar verdim. ev kalabalıktı, biri 'sen odanda yatmadan önce biz bir odana bakalım, böcek var mı yok mu?' dedi. ben de "böcek yok eminim ama siz yine de bir bakın" dedim. odamda böcek buldular, "bana o böceği getirin" dedim. peçeteye sarmışlardı. peçeteyi açtılar. normalde benim evden çıkan böcekler simsiyahtı ama rüyamda gördüğüm böcek açık griydi. rüyamda "aaa bu böcek siyahtan griye dönmüş, baksanıza" dedim. "bu griye döndüyse beyaza dönmesi de yakındır, ben odamda yatacağım" dedim ve orada rüya bitti, uyandım. bu rüya çok mutlu etti beni. bu rüyadan sonra bana "artık başarabilirim" güveni geldi ve artık odamda yatabiliyorum.
ne kadar basit şeyler değil mi?

odanda yatmak, uyumak, yemek yemek, hissetmek vs. ama yıllar içinde bunlar benim için birer lükse dönüştü ama şu an her şey kontrol altında. bunu da bana sağlayan terapi çeşidi emdr oldu.