en asil duygunun insanı

1 /
okang okang
atatürk'ün türk şoförleri için söylediği iddia edilen söz...

ayrıca 8. nesil bir yazarımız... hoşgelmiş... kendisine hayallerini yüksek tutmasını diler ve bir adet auris alabileceği günlerin yakın olmasını temenni ederiz...
erc erc
"türk şöförü en asil duygunun insanıdır" şeklinde, çeşitli taksi, minibüs, otobüs şöförleri odaları tarafından her fırsatta gururla afişe edilen, ve atatürk tarafından söylendiği iddia edilen söz.
kheldarxenon kheldarxenon
muhtemelen atatürk hem kendi makam şoförü hem de tüm türk şoförleri için söylemiştir bunu. tarihin nasıl bir tarih olduğu düşünülürse, şoförler odası muhtemelen yalnızca atatürk'ün şoföründen oluşmaktadır zira mesleeği şoförlük olan pek fazla insan olduğunu düşünmek çok da akıl karı değil atatürk'ün yaşamı boyunca.
aydeliselman aydeliselman
iki gündür harika yazarlar denk geliyor bana. bir tanesi de bu arkadaş. valla helal olsun. takipleyelim bakalım.

tadilat: takipleyelim takip edelimin acerbaycan'ın doğu şivesindeki halidir.
en asil duygunun insanı en asil duygunun insanı
4 yaşında konuşmaya başlamıştır... dünya üzerindeki ilk kelimesi roventa olmuştur.

--------------------------*--------------------------
eklenti: bu yazı on yıllık arkadaşım tarafından 2004 te yazılmış çorak bir yazıdır.
çorak yazı tabiri için beyaztavşanıtakipet e teşekkürler.
--------------------------*--------------------------
gereğinden fazlasına sahip olduğu zekasıyla başlamak gerekiyordu. çünkü bununla başlıyordu iyi ve kötü olan her şey, ama işte bir türlü bununla bitemiyordu. belki zeka her çağda üstünlük kabul edilmişti ama her şey gibi onun da fazlası hoşnutluk yaratmıyordu, belki bunun en güzel örneklerinden biriydi “o”…. zeka, tanrı’nın bir lütfu olmaktan çıkıyordu olması gerekeni aştığında daha çok bir tür ceza oluyor ama farkına da varılmıyordu. fazla zeki olan her insan ömrünü ancak kendi gibi olanların görebildiği bir mutsuzlukla tüketmeye mahkumdu.

henüz çocukken farkına varmıştı adını koyamadığı bir şeylerin.” farklı” olduğunu biliyordu sadece ama bu farkların neler olduğunu görebilmesi için önce büyümesi gerekiyordu. önceleri bu farklılık büyük bir hoşnutluk ve heyecan yaratmış ama o biraz daha büyüyünce büyük ihtimalle ailesi için can sıkıcı olmaya başlamıştı. çünkü ne yaparlarsa yapsınlar verebildikleri eksik kalıyor, çocuklarını tatmin etmeye yetemiyordu. neyse ki her şeyin farkında olamayacak kadar çocuktu henüz. bu yüzden bazı kırık ayrıntılara rağmen bugün sorulacak olsa; "evet, mutlu bir çocukluk geçirdim sanırım" diyebilecekti.

sonra o yol ayrımına geldi. büyümenin ve öğrenmenin sonu yoktu elbette ama “"büyüdün artık" denildi ya da hissettirildi. artık bundan sonrasını tek başına yürüyecekti ihtiyacı olan her cevabı artık birilerine sormadan öğrenecekti. o’na yüklenilen zeka tam da burada sorun olmaya başladı. öğretilene hiç benzemeyen bir dünyada, sudan çıkmış balık afallayışında, gördüklerini bildiklerine uyarlamaya çalışıyordu. o’nu fazlasıyla yordu bu adaptasyon ve sonunda büyümenin bu evresindeki, “şimdi ki o nu doğurdu…. zararlı ölçüde duygusal bir yaradılışa ve bir kadının ki kadar hassas bir ruha sahip.

zeka ve duygusallık kadar birbirleriyle çatışan, aynı ruhta olmaları bu denli sakıncalı bir başka iki özellik daha yoktur. çünkü aynı şeyi söyledikleri hiç olmaz ve bir tercih yapılması gerektiğinde insan pek çok yarayla ayrılır bu savaştan. “duygusal zeka” denen şey insanların uydurmasıdır. her iki özellik de yeterince güçlüyse böyle bir uzlaşma sadece koca bir yalandır. bu çatışmalara maruz kalan “azınlık” çok iyi bilir ki güçlerde bir eşitlik söz konusu olduğunda, sözü geçen tarafın zeka olduğuna hemen hemen hiç rastlanmaz. çünkü çok istediğiniz bir şeyin size zarar getireceğini bilmek, yine de o yola sapmaktan sizi alıkoyamaz. işte o da büyürken bu çatışmalardan pek çoğunda yaralanmış. o da zarar görmüş seçtiği bu yollardan… ama bugün olsa, yine aynı yola girmenin kaçınılmazlığını çok iyi biliyor ve bu yüzden –ne kadar büyüdüğünü boş verin çocuklar gibi korkuyor...- zekasına denk duygular edinmekten.

çünkü o da bencil. ama her insan kadar bile değil ve bu zararsız bir bencillik üstelik. çünkü başkalarına zarar vermiyor asla, kendini biraz daha acıdan koruyor sadece. hakkı da var, bencil olmayı öğrenmesi kolay olmamış olsa gerek. o da doğuştan korkak değildi elbette. hatta, bencilliğin sınırlarını zorlayan insanlar bile o’nun geçtiği savaşlardan geçmemişlerdi belki. o’nun kadar ağır yenilgiler almamışlardı. çünkü hiçbir zaman o kadar cesur, o kadar tutkulu olmamışlardı. hayat bir oyundu ve madem oynuyorduk, -başka seçeneğimiz yoktu, hatta kendimize bile itiraf etmekten kaçıyorduk ama, biraz da seviyorduk bu oyunu- öyleyse büyük oynamalıydı.büyük riskler almalıydı….

büyük zaferler olmalıydı ki savaştığımıza değsin. ama bu büyük kayıpları da göze almayı gerektirirdi, o da her cesur savaşçı gibi,onlardan da aldı çok kez üzerine düşeni...…
bu yüzden işte, "“başarısızlığa tahammülüm yok", "başaramayacağımı düşündüğüm bir işe girişemem" diyor...güya ders almış yani zamanında. sütten ağzı yanmış, yoğurdu görmek bile istemiyor….

şimdi biraz yorgun, işte… biraz dinlenirse, yeniden savaşabilir, çünkü asla vazgeçemez savaşlarından. oturup bir kenarda hayatı seyredemez...
şimdi dinlenirken kendine süre tanıyor, diğerlerine ise tamamen vazgeçmiş görünmeyi seçiyor. “hayattan alacağını almış, vereceğini vermiş… bu alışverişi çoktan bitirmiş,… her şeyi öğrenmiş,… görmüş geçirmiş… ve vaktinden önce yaşlanmış adam”ı oynuyor….

kimimiz inanıyoruz… kimimiz ise, “ben de yedim.” diyoruz….

radyoda başlattığı kampanya falan, o’nun dinlendiğinin, her an kılıcını alıp dönebileceğinin ilk işaretleri aslında.
umutla ve korkuyla bekliyoruz….

-------
…annesi…, anne”nin anlamını taşıyabilmiş omuzlarında…hala da taşıyor, belki her gün artan bir yorgunlukla. ne bekleniyorsa kendinden veriyor gücünün yettiğince. “en vefalı yar” oluyor, koruyor, kolluyor, seviyor, korkuyor… kısacası her cefasını çekmiş, çekiyor sorumluluğunun. o öyle bir tutkuyla bağlı ki ona…, öyle coşkuyla seviyor ki, “keşke benim kadar sevebilseydi…” dediği çok olmuş önceleri sonra büyümüş hani yetinmeyi öğrenmiş…. yine de hala… “hayatının kadını”,belki her zaman öyle kalacak….

kardeşleri var…. en büyükleri olmak yüzünden bir abiden çok baba şefkati duyuyor her zaman. çok da sorumluluk taşımış hep ve taşıyacak da bu yüzden. çocukluğunu devralıp erken büyümek zorunda bıraktıkları için kızmıyor bile onlara….

ayrıntılar şüphesiz kendi ruhunun derinlerinde. ama çok istemiş çok çaba göstermiş, bir türlü anlatamamış babasına bir şeyleri, sanki… kendini anlatamamış…, beklediği kadarını alamamış, …hep eksikliğini duymuş onun…, hep onun yokluğu olmuş ve yanında… hasretini çekmiş…. sevmekten vazgeçmemiş ama çoktan umut kesmiş ondan.çoktan vazgeçmiş,kanayarak yüreği… ölürken bile, onu sevdiğini söyleyemiyor şimdi….

ben hiç aşık olamadım.” sözü yalan. "arkamı dönüp sevebildiğim tek kadın".” derken, annesine olan güveni kadar, kadınlara olan güvensizliğini de anlatıyor aslında. halbuki bir kız kardeşi bile yok,ruhunun derinliklerine inmemiştir hiçbir kadının aşk da yoktuysa. öyleyse bu güvensizliği kim verdi?bu korku,bu kaçış,kimin eseri? başka aşklarda yaşıyorum aşkı diyor. başkalar yanıltır, gözlemler yanıltır, bilmemesi için aptal olması gerekiyor.

programda -bir ilişki nasıl başlar?” oyununu anlatan gözlemleriydi örneğin,ama anlattıklarını yaşayamayacağına bahse girerim. ne olduğu konusunda pek fikir sahibi olamayız, ama bir aşk var. belki sadece bir aşk,ama alışılandan daha büyük bir aşk en azından…...

belki bir şeyler yaşandı,yaralandı.
belki de buna izin bile vermeden,kaçtı…
her iki ihtimal de “şimdi”yi buldurabiliyor. şimdi o,daha da tehlikeli olandan… kaçılamayana yakalanmaktan korkuyor. gördüğü renklerle yetinemeyecek, uyanık bir ruh için böyle bir yakalanış mucizevi olur zaten. ama yine de korkmalı, çünkü gerçekleşirse, bu mucizenin bedeli ancak ya cennet ya da cehennem olur….arada bir şey yok uçlar var yalnızca ve uçlar her zaman korkutucudur….

dostluk…
o kadınlarla değil herkesle iyi anlaşıyor aslında. ama kadınlar o’na yakın buluyorlar kendilerini daha çok. kadın ruhu ile ilgili çok az şey biliyor aslında ama genel “erkek öğretileri”nden çok etkilenmemiş. kendi doğrularını çizmiş olduğu için,uyum sağlayabiliyor kolayca.

kırılgan ama kafasını kırsanız incitemezsiniz o’nu. fakat duygularına yada düşüncelerine ufak bir saygısızlık göstermeniz, o’ndaki yerinizi bitirebilir ve bir daha da büyük ihtimalle kazanamazsınız. -yine ufak bir mucize olmadıkça.

kırıcı olamaz asla. kendi gücünü aşmasını gerektirir bu. çünkü dürüst değil, bildiklerini kendine saklar çoğu zaman.
salağın biri olduğunuzu düşünebilir örneğin ama bunu size asla söylemez hatta ne kadar akıllı olduğunuzu düşündürecek kadar yalancı bile olabilir. bir tek kendi hakkında yalan söylemez, çünkü kendine olduğu kadar kimseye karşı acımasız olamaz.

o’nun bu tavrı, genelde hayatına giren ya da uzağından geçen herkese kendini değerli hissettirir çoğu kez. aslında o herkese değer verir ama kimseye hak ettiğinden fazlasını değil. kimse o’nun için kolay kolay vazgeçilmez olamaz,sadece öyleymiş gibi düşündürebilir. çünkü kuralları yok o’nun. bazen hiç tanımadığı ve hiç umursamadığı birine en büyük sırlarını döküp şaşırtabilir. ama bu o’nun için önemli olabileceğiniz anlamına gelmemelidir, gelirse daha da şaşırtacaktır. herkesi önemser o. bir şeyi önemsiyor olmak ayrı, onun sizin için önemli olması ayrıdır. bu çoğunlukla birbirine karıştırılır. asla yanlış anlaşılmamalıdır.çünkü kendini değil, diğerlerini mutlu etmek içindir bu yalanlar.

o… herkese yardım etmek için çırpınanama kendisine yardımı dokunamayan, mutlu eden, ama mutlu olamayandır…. dostlarım” diyebildiği birkaç insan, o büyük zaferlerdir işte. büyük ve haklı güvenişlerin sonuçları. ama bana kalırsa onlar bile bu yalnızlığı bölemiyorlar…. çünkü o… gecenin bir yarısı uykusuzluklarını paylaşmak için… (mutlu olacaklarını bilse de) hiçbirini uyandıramıyor….

yeryüzü yarı uyanık bir zeka için kusursuzdu ama uyanık olan biri için umutsuzluk derecesinde saçmaydı…” o’nu en yakın tarifle. hardy’nin bu sözleri anlatabilir ancak.hiçbir zaman tam bir hoşnutluk duyamamıştır hayattan,duyamayacaktır da…...

çünkü “uyuyamıyor”…,
herkesin orman gördüğü bir resimde,o tek tek ağaçları görüyor…. ayrıntılarda yaşıyor hayatı ve bütün ayrıntılar yeterince can yakıcı….bu yüzden işte neşeyle başlamışken programa o, hüzünlü mesajlarımı göndermek için, bir-iki saat geçmesini beklerken yanılmıyorum….çünkü ancak,acı çekecek kadar hayatın farkında olanlar,hayatla bu denli eğlenebilirler….

bu yüzden işte 24 ekim 2004 tarihli programın fazla mesai saatinde arkadaşı, anlamadığı bu ruhsal çalkantıyı dile getiriyor. halbuki, “ceylanınkiyle birlikte sevdiği bir canı alması” gibi olağanüstü belirgin etkilere ihtiyacı olmaz böyle insanların. bu balzac’'ın, “"o yaradılıştaki insanlarda beşeri güçler öylesine gerilir ki, tam bir bozgun halinden, adeta madeni bir hale geçiverirler.bu atlayış,düşünce hayatının en şaşırtıcı olaylarından biridir".” diye tarif ettiği ve psikiyatristlerin “manik-depresif karakter” tanısıyla –yazık ki- basite indirgediği,bir tür yaradılışsal mucizedir.

işte bu yüzden o, her acının içinde bir parça mutluluk, her mutluluğun özünde bir parça acı bulabiliyor…. muhtemelen kendisine sık sık sorduğu, “neden hala yaşıyorum?” sorusunun cevabını verelim kendimizce;

çünkü o, içinde bir parça dahi mutluluk olmayan acılardan da yaşadı, kimsenin hissetmediği muhteşem mutluluklar da. çok kez… hayatın adaletine inanıyor ve şimdi bir gün…ahı barındırmayan bir “salt mutluluk” halini de yaşamak için… dünyadaki cehennemi görmüştü çok kez, cenneti de bulmak için… ağladığı kadarını gülmek için…...

ölmüyor…
gülmeden ölmeyecek de bizce….

o… her zaman ölüme bir adım kadar yakın…, hep bir “acil çıkış kapısı” olarak duruyor ömrünün bir köşesinde. ama hiçbir zaman açacak kadar… kaçacak kadar pes etmiş olmayacak!..

o hep mutsuz….
çünkü her mutlu insan,biraz aptaldır… kördür…uykudadır….

o hiçbir zaman uyumayacak…...

(never sleep,never dıe… demiştim ya… açıklaması uzun sürdü ha?..)
ı see…

ekim 2004.
------
sonuna kadar okuyanlar olmuşsa candır, ciğerdir.

teşekkürle sc.

edit: cümle arası boşluklar.
1 /