en yakın arkadaşın ölmesi

1 /
melankolik ayı melankolik ayı
insanın içini burkmaktan daha da ötede hislere sevk eden, insanın yerle bir solmasına sebebiyet veren, fakat öyle ya da böyle doğal bir sonuç olarak, her şeyin allah'tan olduğu gibi, anne ya da babanın ölmesi yanında, belki de pek bir yakıcı etki yapmayacak durum.. lakin öyle bir durumlar vardır ki; ölen kişi kardeşten daha yakındır, güzel günleriniz, kötü günleriniz olmuştur, kafalarınız bozulduğunda beraber iki tek atmış, sigara dumanı, bira kokusu altında dertleriniz size eşlik etmiştir; kız konusu beraberinde borçlara, oradan da ailevi sorunlara bağlanmıştır, belki aynı kızı sevmişsinizdir, belki de parasız kalmışsınızdır, ya da o çok sıkışmıştır, ya da askerde parasız kalmıştır, sizin için en iyisi ona günlükten bi 5 kağıt ayırıp, 'askerde boşta kalmasın' diye para göndermektir; hani ailesine de yük olmasındır, onun dışında da kimi zaman kavga edersiniz, kimi zaman kol kola giderken yumruk yumruğa girecek tartışmalarda bulabilirsiniz kendinizi, sonra da, aradan iki gün geçer, ya telefonunuz çalar ya da iki defa kısa şekilde mesaj geldiğini belirten ses çalar, yine barışırsınız, yıllar böyle akıp gider, hala tanıştığınız ''merhaba birader ben de faidelibilgi, memnun oldum'' dediğiniz gün dün gibidir; yine gün gelir, ya siz evlenirsiniz, ya da cebinizde para olmasa dahi, bir çeyrek altın takabilmek için bir paket sigaranızdan, bir haftalık yol paranızdan, ya da sevgilinizin ya da nişanlınızın bir akşamlık yemek parasından feragat edersiniz, o altını onun önüne serilmiş bilimum, tl'lerin arasına iğnelemek sizi yüceltir, sonra sıra çocuk ziyaretine gelir, 'ee nasıl olsa' yeğeniniz doğmuştur, onun için de kendinizi sıkmışsınızdır, nasıl olsa o da sizin kızınıza nazarlığı hemen doğduğu gece takmıştır, böyle sıcak koyu muhabbetlerle beraber 'leyla' olunan akşamların, mahçup biçimde ''rus'' a gidilen, ''aga hadi halı sahaya gidiyoruz al çantanı da gel'' lerin sonunda, geç yattığınız gecenin bir yarısında acı acı telefon kulağınızda çınlar, bir bakarsınız en yakın arkadaşınızın karısı çaldırmaktadır telefonu; gecenin ve uykunun vermiş olduğu mahmurluk ile endişe arasındaki bir düşüncenin içerisindeyken, içinizi ateş gibi yakan, tüylerininizi kaskatı kesen, başınızdan aşağı kaynar sular dökülmesine neden o berbat haberi iliklerinizde hissdersiniz..

ne de acıdır, gidip de o evde bulunmak, 'en yakın arkadaş'ınızın yanında gözyaşı döküp, eski günleri yad etmek, evlat acısını yaşayan o annenin, ya da babanın yerine kendini koymak, ve son yolculuğundan önce, tekbirler arasında önce ''hakk'ını helal et'' ip, sonra da, mezarına yağmur suyuna karışmış solucanlı iki kürek toprak atmak...
drummy drummy
önce seni de öldüren, ardından küfrettiren, isyan ettiren, ve yalnız hissettirmeye başlayan acı olay. sonrasını bilmiyorum. henüz o konuyu işlemedik..

haa, bir de biraz salaklaşıyorsun; o'nun yokluğuna üzülürken, telefonu eline alıp dertleşmek için onu aramaya çalışmak gibi mesela.
nagişşş nagişşş
hele hele daha çok küçükken ilkokul sıralarındayken yaşanırsa büyük acı verir insana.her adını duyduğunuzda yüreğiniz cız eder,her güzel anınınızda iyi ki gencim dediğinizde onun bu duyguları yaşayamamış olması gerçeği sizin de tadınızı kaçırır,hep keşkeler yüklenir üstünüze,çocuk masumluğuyla yazılmış şiirleri varsa bir de ondan hatıra kalan daha da bir acır içiniz,yutkunamazsınız büyüttükçe büyütürsünüz acısını içinizde o kadar.
drummy drummy
ona mektuplar yazmana sebep veren durum.

bana gitme diye yalvaracak fırsatı vermedin bile. verseydin yalvarırdım. işe yarar mıydı?
artık fotoğraflardadır bu mutluluk. bu dostluk, bu kardeş hissetme duygusu. olamaz kimse sen.
karanlığa gittin, bana da gittiğin karanlığın soğukluğunu tattırarak.
kendime kattığım birçok şey gibi seninle, bunuda kattım. kazıdım içime hiç istemeden, gönülsüzce.
var mıdır beni ikna edecek bu duruma alıştıracak bir sebebin bilmiyorum.
ama biliyorum; sen hala güzel yatıyorsun orada. dudakların hala kırmızı. yanakların pembe. sıcak davetkar kucağın hala sıcak.
asla değişmeyecek bunlar!
biliyorum ki; sen buradayken benim meleğimdin, iyi niyet kraliçemdin. evde hissetme duygumdun. yalnız olmama hissimdin. ruh eşimdin. yuva sıcaklığımdın. kardeşimdin, annem babamdın, evladımdın!
asla alışmayacağım.. alışamayacağım.
asla kabul etmeyeceğim artık olmama olgunu.
asla affetmeyeceğim hiç rüyama girmemiş olmanı, aniden ve boktan mı boktan bi sebeple gitmeni. unutmak isteyeceğim ama unutamayacağım içime işleyen bu soğukluğu, bu yalnızlığı.
biliyorum izliyorsun beni. asla yalnız bırakmazdın şimdi de bırakmazsın.
ama bu seni öpme, sana sarılma, sesini duyma, kokunu duyma isteğimi bastıramıyor. çok özlüyorum seni.
keşke yine bana ne yapmam gerektiğini söyleyebilsen. çünkü ben içimde seni halledebilmek için ne yapabileceğimi zerre kadar bilmiyorum. hatta ben artık hiç bir bok bilmiyorum.
seni çok seviyorum...
yako yako
az önce düşündüm ne zaman tanıştık biz diye, arkadaşlığımız ne kadar eskiye dayanıyor diye bir türlü hatırlayamadım. dedim şöyle bir fotoğraflara bakayım belki yardımcı olur gibisinden. baktım sünnetimde arkada biri gözleri pörtletmiş pis pis gülüyor. olsa olsa bu bizim böcüktür dedim. demek ki arkadaşlığımız daha eski. doğum günü albümlerine baktım biraz 4 yaşındayken karşımda o kocaman gözleriyle oynayan yine sen. hafızamı biraz daha zorlayınca en eski anımlarında öyle veya böyle senden bir parça var. ağlamışım yanımda olmuşsun, sevinmişim yanımda olmuşsun. içmişiz kumsalda, dertleşmişiz, gülmüşüz, ağlamışız. en kötü anımda güldürmüşsün beni, en mutlu anımda ağlatmışsın beni. bir bakmışım bir ara kardeşimden çok görüyor olmuşum seni demek ki bak kardeşim olmuşsun benim farkında bile değiliz. seneye düğününde oynayacaktık hani? hani seneye mezun olunca aynı fabrikada çalışacaktık. lan onu bırak daha istanbula yanıma gelmeden nereye gidiyorsun? bu kadar kolay mı bizi bırakıp gitmek? daha bu seneki salaklıklarımı anlatmadım sana içip içip dalga geççektiniz her zamanki gibi. olmadı böcük bu, hem de hiç olmadı.

edit: allahım bize sorgulamak düşmez, haddimize değil ama 21 yaş kalp krizi için çok erken değil mi?
esther esther
inanamazsınız ya hani bir şeye kolay kolay...zaman durur anlamsızca eskiler gelir aklınıza da sadede o berbat duyguya gelemezsiniz. olmaz gidemez yine yine başım sıkıştığında nasıl olsa o var ona anlatırım diyceksiniz bir şey söylemesede anlar beni diyceksiniz bütün bunlar nasıl biter, nasılinanılır bir daha olmayacağına. ince bir sızı yayılır bütün bedeni kaplar, insnalar konuşur anlamazsınız ne diyorlar umrunuzdada değildir artık hiç bir şey. o gitmiştir. sadece bir veda hakkınız kalmıştır, inanamazsınız yine...
spanki spanki
dünyanın en büyük acılarından birisidir. inanmak istemediğiniz şeylerden birisidir. ölüp ölüp dirildiğiniz andır. yaşamanın anlamını bir kez daha anladığınız andır. yaşadığımız mutlu anları düşünüp, ölümü unutmak isteriz. ölen arkadaşlarınızın cümleleri aklınıza gelir.herkes cennete gitmek istiyor ama kimse ölmek istemiyor. arkadaşlar, bu dünyaya bir kez geliyoruz işte, daha ötesi yok.
deeperthanblack deeperthanblack
çocukluğunuz beraber geçmiştir, aynı mahallede oturmuş aynı ilkokula gitmiş aynı anadolu lisesini kazanmışsınızdır. yan yana oturmuş beraber çalışmış beraber gezmiş aynı arkadaşları edinmişsinizdir. o yetenekli bir insan sense haylaz kurnaz bir çocuk o hocaların gözdesi sense baş düşmanı. bunu fırsat bilen arkadaşınız sesini çıkarsa da sorumluluk sizindir zaten. ama affedersiniz eh sınavlarda faydalarını görürsünüz. gün gelir beraber dışarı çıkar beraber uyur beraber yersiniz. hayatınızın gerçek olduğunu bildiğiniz en yakın arkadaşınız.

ama gün gelir okula gelmez olur. hastadır der geçersiniz.. baktınız hala gelmiyor evlerine gider ne var diye sorarsınız. önemli bişi yok derler.. geçer yakında. günler gelir geçer hala okula gelen giden yok. öğrenirsiniz ki hastalık yüzünden izmire gitmiştir. hastalığı kan kanseri!

yıkılmışsınızdır. en yakın arkadaşınız hasta ölümle burun buruna ilik lazım ama bulunamaz. ailesinin durumu iyi olmadığı için sınıfta para toplarsınız. kendi bursunuzu ailesine verir onun için kermes düzenler onun için tiyatro yaparsınız okul olarak.. sonra tekrar döner evine hasta biliyorsunuz evet yüzünde maske var ama bu oyun oynamak için engel değil oynarsınız beraber iyileşeceğini söyler sevinirsiniz.

o yaz kuşadasındayken öğrendim acı haberi arkadaşım yanında ben yokken beni terk etmişti.. beni benle baş başa bıraktı derhal döndüm nazilliye onunla birlikteydim son yolculuğunda.. orta 3 başlamadan önceki yazın son haftası.. okulda 3 ay yalnız başıma oturdum kimseyi sokmadım yanıma.. yakın arkadaşları ve ben napacağımızı bilemedik.. ailesini teskin etmek bizim borcumuzdu. hacer teyze için ben onun yerindeki oğluydum. benimle ağladı benimle sevindi.. ama durumları nedeniyle taşınmak zorunda kaldılar..

günler geçti ben unuttum başka arkadaşlarım oldu başkalarını sevdim acısı dindi. okuldan mezun olurken yaptırılan yıllıkların ilk sayfasına onun resmini koyup ona yazı yazdık. 4 kişi o gruptaki 4 kişi! annesine vermeye gittiğimizde ne kadar sevinmişti ne sözler vermiştim ona halbuki.. okulumda iyi yerlere gelecem demiştim.. ama yine unuttuk yine unuttuk..

gün olur iced earth watching over me dinlerken hep aklıma gelir ve onun için dua ederim.. yokluğunu hatırlıyorum mustafa'm beni affetmeyeceğini de biliyorum. ama burada hala acın taze duruyor.
sear me sear me
bir türlü inanamamak,kabullenmemek;kabullenmek istememek.sizi dünyada en iyi,belkide tek anlayan insanın bir anda dönmemek üzere gitmesi ve yapayalnız hissetmek.canınız sıkılınca derdinizi paylaşacak samimi birini bulamamak.ölüm haberini aldığınız yere birdaha asla dönmeme isteği yaratır.sevdiği şarkı çaldığında yada özlediğinizde deli gibi ağlamak.okulun ilk günü herkesin sırayla gelmesi,gözlerinizin onu araması ama onun bir türlü gelmemesi.çaresi olmayan,tek tesellinizin cennete gitmiş olma düşüncesi olduğu ve elinizden gelen tek şeyin onun için dua etmek olduğu dünyanın en zor durumlarından biri.
don draper don draper
insanın yıllarca unutamadığı, benim de yıllar önce yaşadığım felakettir. kızılay 'da buluşmak üzere sözleşmiştik. cep telefonunun olmadığı günlerde buluşmayı nasıl başarırdık bunu en yakın dostumu düşündüğümde daha iyi hatırlıyorum. ikimizden biri beş dakika geç geldi mi deli gibi kavga ederdik. en nihayet vaktinde buluşmuştuk. o yıllarda maddi durumlarımız çok iyi değildi, özellikle onun ailesi muş'taydı ve kimse para göndermiyordu. sağda solda kasiyerlik, pazarlamacılık yaparak üç beş kuruş kazanmaya çalışıyordu. bu nedenle ders çalışamıyordu, haliyle geleneği bozmayarak her yıl olduğu gibi bu yıl da bütünlemeye kalmıştı. ancak tek farkla, bu kez son sınıftaydı ve kaldığı tek dersi verirse mezun olacaktı. güle oynaya ziya gökalp üzerinden kolej'e doğru yürüdük. hatta pink piknik'ten karışık tost aldık bir tane, bölüştük. yürürken bana "mezun olamazsam asu beni terk edecek galiba" demişti. üzüldüm, en yakın dostumun gözlerindeki endişenin farkına vardım, nedendir bilmem birden çok ürktüm. asu'nun onu terk etmesi beni endişelendirmiyordu. çünkü asu'yu sevmezdim. endişemin nedenini bilmiyordum. asu benim sınıf arkadaşımdı, bencil bir kızdı bilirdim. sürekli kendi istediğinin yapılmasını isterdi, anlam veremezdim. mezun olur olmaz bankada işe girmiş, bencilliği daha vahim bir hal almıştı. sanırım o da bunun farkındaydı benim gibi ama seviyordu asu'yu. bunları düşünerek hukuk fakültesi 'nin önüne geldik. merdivenlerden çıktık. "of hiç canım istemiyor kızım sonuçlara bakmaya, sen bakar mısın benim yerime al okul numaram" dedi, numarasını bir kağıda yazıp bana verdi ve bahçedeki banklardan birine oturdu. ben kapının önüne gittim, arkamı dönüp ona baktım. o ise heyecanlıydı, yüzünü diğer tarafa çevirmiş yola bakıyor, bana bakmamaya çalışıyordu. kapıda dikildim, bir askıdaki sonuçlara baktım, bir elimde üzerinde onun numarasının yazılı olduğu kağıda... eşleştirmeye çalıştım numaraları. ilk listede yoktu numarası. ikinci listeye baktığımda en başta onun numarasını gördüm, koskocaman bir b almış ve mezun olmuştu. içim içime sığmadı, kendi kendime onu kandırmaya karar verdim, "olm kalmışssın ya" diyip sonra "şaka lan şaka eki eki" edalarıyla onu filiz'e götürüp çay ısmarlayacaktım. arkamı döndüğümde bir kalabalık gördüm. koşa koşa yanlarına gittim. en yakın dostum bankta öylece yığılıp kalmıştı. suratında endişe ve acı dolu bir ifade vardı. insanlar "ölmüş galiba" diyorlardı inanamadım, dürttüm onu, çok ağladım. hacettepe'ye gittik, kalp krizi geçirmiş canım arkadaşım. daha 22 yaşındaydı. elimde tuttuğum numarasının yazılı olduğu kağıdı halen saklarım. asu'ya yazdığı bir şiir halen defterimdedir. ona bir keresinde buluşmaya geç kaldığı için "gıcık herif" dediğimi içim sızlayarak, kendimden iğrenerek hatırlarım.
smurfette büyücüler diyarında smurfette büyücüler diyarında
ölüm yıl dönümleri... azap gibiler işte. kabullenmiş olmaya gerek yok. bugün kaçıncı yıl oldu diye kendi kendinize konuşmaya başlarsınız. yukarıya bakarsınız istemsiz. gecenin bir yarısı çalan telefon, zamanı hatırlayamadığım şok, bir türlü akmayan gözyaşı ve bir tokat. şaka mı bu ölmüş olamaz!

tamam ama tedavi görecekti, ne yani altın vuruş mu?

hayır herkes kandırıyor beni, ölmedin sen, zamansızca gördüğüm hayaline sarıldım ben gerçekten, o sendin, delirmiş olabileceğimi de düşündüm çoğu kez; ama geldin yanıma, elimi tuttun, ben iyiyim sen üzülme dedin! sendin o; şimdi neden herkes mezarına çiçekler götürüyor? ben bu yıl gelmeyeceğim, ama hediyelerim devam edecek ve bir gün adını senin de seveceğim bir oğlum olacak. belki ben de zamansız yanında olurum...

hadi kalk artık! bir yıl dönümü de sensiz olmasın, sensiz geçmesin. söz veriyorum ağlamam, hayalini görmem inan söz. hadi arkadaşım kalk ordan ve binbir güçlükle ayakta durmaya çalışırken ben sen orda yatma...

yine bir 18 ağustos kaç yıl oldu bilmiyorum... ağlarken beni teselli etmek için sarılışını hissediyorum ama bu kez senin için ağlıyorum. cennettesin di mi?
drummy drummy
bir "en yakın arkadaş"ın en yakın arkadaş olabilmek için sahip olması gereken özelliklerden birine vesile olan durumdur. öğretmek. ondan bir şeyler alabilmeli/verebilmelisin. (bu benim şahsi arkadaşlık anlayışım)

ölümüyle bile bana bir çok şey öğreten bir arkadaşa sahip oldum. hayatımın dersini bu şekilde almış olmam bir şansızlık gibi görünse de aslında ben bunu bir şanssızlık, bir talihsizlik olarak değerlendirmeyi bıraktım. çünkü değil. çünkü bu talihsizliği kendimize biz yüklüyoruz. bencil tarafımız. onu artık görmeyeceğimiz, sarılamayacağımız ya da konuşamayacağımız, kısacası bizim dünyamızda yer almamasından dolayı duyduğumuz bencilce acı. sadece kendimiz için üzülüyoruz burada. ya da diğer sevdiklerine verdiği acı için. oysa iyi bir arkadaş, kendinin değil önce arkadaşının iyiliğini istemeli, öyle değil mi?.
şu an hayattaki halinden çok daha iyi bir durumda olduğunu biliyorum artık.
eminim bundan. bu beni mutlu ediyor. evet, o öldü ve ben bundan mutlu bir çıkarım yapabiliyorum. enteresan. sanırım bencilce düşünmeyi bıraktım artık. metafizik bir boyutta yaşıyor ve düşünüyorum. (bu da kafayı yedim demenin entelcesi)


içimi kemiren, ruhumu ve beynimi yiyen tek bir şey kaldı aklımda.
hep lafı geçerdi, tv'de yahut konuşmalarda duyardım; bir insanı seviyorsanız, ona bu sevgiyi gösterin ve "seni seviyorum" demekten çekinmeyin. fiziki olgulara sıkışmış beynim ile ne kadar gereksiz bir ayrıntı olarak görürdüm bunu. oysa şimdi içimi yakıyor. gösterebildim mi ben ona onu ne kadar sevdiğimi? kaç kez söyledim?
ne kadar önemliymiş bu. ne kadar mühimmiş bunu bilip de gitmesi. gözlerim doluyor aklıma geldikçe. ellerim titremeye başlıyor. öküzlüğüme kızıyorum. söylemedim, yeterince göstermedim. çok geç kaldım

şimdi söylesem bir faydası yok artık.
biliyor muydu acaba? onu ne kadar çok sevdiğimi, bu duygumun adeta insanüstü olduğunu... gerçekten merak ediyorum, biliyor muydu? kim cevaplayabilir ki şimdi bunu.
en zor keşke "artık geç kaldın" keşkesiymiş sanırım.

biliyor muydun bunu harika'm? rüyama gir ve söyle.
1 /