estetik

1 /
alfonsina alfonsina
yunanca aesthesis "duyum" dan türemiş sözcük. güzeli ifade eder. güzel nedir sorusuna yanıt arayan felsefenin bir koludur. estetik felsefesine göre güzel nedir? nitelikleri ve nicelikleri nelerdir?estetik olan şey insanda ne gibi duygular uynadırır? vb gibi sorulara yanıt arar.
critical critical
estetik sözcüğü grekçe “aisthesis” den gelir. “aisthesis” duyum, duyulur algı anlamına gelir. estetik terim olarak ise ilk kez 1750 yılında alexander gottieb baumgarten (1714–1762) tarafından, insanın salt mantıksal akıldan farklı bir beğeni yetisine sahip olduğunu ifade etmek üzere kullanıldı ve bu konu üzerine kaleme aldığı kitabına “aesthetica” adını verdi. alexander gottieb baumgarten’ın amacı bu kavramı bir duyum bilgisi ve duyum bilim konumuna getirmek olsa da estetik bir bilim dalı olmaktan çok bir felsefe disiplini, daha da önemlisi felsefenin bir dalı olan sanat felsefesinin yaklaşımlarından biri durumunda algılandı.
ksilofon ksilofon
18. yüzyılda alexander gottieb baumgarten tarafından "mantığın kardeşi" olarak öne sürülmüş bir felsefe dalı.

açalım; felsefenin altındaki normatif bilimlerden etik, iyilik temeli üzerine kurulmuşken mantık ise doğruluk temellidir. peki felsefede güzele kim bakar? işte burada devreye, yunanca'da duyum anlamına gelen aisthesisten doğmuş estetik girer.

öncelikle belirtmek gerekir ki, içindeki belirsizlikler ve bilgimizin (özellikle nörobiyolojik) yetersizliği gibi sebeplerden dolayı güzelin tanımı çok zor, belki de mümkün değildir. neyin sanat olup neyin olmadığı konusunda yüzyıllardır bir fikir birliğine varılamamış olması bir yana, sanatın tanımının mümkün olmadığını öne sürenler (ör. `william kennick) dahi olmuştur. bu noktadan sonra benim öne süreceğim şeylerin ve vereceğim örneklerin çoğunun geniş bir çevre tarafından kabul görmüşlüğü yoktur, ama içinde kayda değer fikirlerin olmasını da umut ediyorum.

18. yüzyıla kadar sanata, özellikle eski yunan mirasından dolayı, doğayı taklit etme gözüyle bakılıyordu. örneğin platon, sanatın tamamen mimesisten (taklit) ibaret olduğunu, ancak ideaların duyularla algılandığını, taklidin de bu duyular yoluyla yapıldığını; yani sanatın taklidin taklidi olduğunu söyler. (sanatı bu derece değersiz görme konusunda, platon'un hocası olan sokrates'in bir sanat eseri olan aristophanes 'in bulutlar oyununda alaya alınması ve bundan sonraki -sokrates 'in idamı- sürecindeki önemli rolünün bilmem ne kadar etkisi olmuştur..) aristoteles ise direk olarak ideaların taklit edildiğini söyleyerek işin içine bir miktar yaratıcılık da katar. peki sanat sadece taklitten ibaret midir? elbette ki değildir; hatta aksini göstermek adına claude monet, vincent van gogh, edgar degas gibi empresyonistler, iç dünyayı yansıtmanın, yaratımın önemini vurgulamışlardır. (hatta bazı empresyonistler çirkin şeyleri resmederek de "güzellik" yaratılabileceğini göstermişlerdir)

sanat bir yaratım sürecidir ve şüphesizdir ki güzel algısına hitap eder, peki güzel nedir? güzel kavramının objektif ve subjektif nitelikleri vardır; subjektif nitelikler kişiden kişiye, toplumdan topluma değişebilir ama güzel kavramının özü objektif bir niteliktir: orantı, uyum, simetri, temsil edilen idenin temsil şekli gibi içsel ve dışsal öznitelikler... estetik konusunda (da) çok önemli fikirler öne sürmüş olan ımmanuel kant, duyusal beğeniye dayanan bazı yargıların tamamen sınırlı ve kısa süreli kişisel yargılar olduğunu, ama gerçek estetik yargıların duyusal olmaktan çıkıp düşünsel düzeye çıktığını, kişisel olmaktan çıkıp zorunlu ve genel geçerli hale geldiğini söylüyor.

şimdi bir yerlere gelmeye başladık; güzel diye genel-geçer bir şey var ama bunun yanında güzelle iç içe girmiş "öznel güzel"ler var. buna güzel bir örnek olarak çöp kokusunu verebiliriz; çöp kokusu genel-geçer olarak "kötü" şeklinde etiketlendirilmiş bir kokudur. bunun kötü olmasının sebebini platon veya hegel olsaydı, muhtemelen idealarla uygun olmadığı veya kötü ideasını temsil ettiği şeklinde açıklardı; fakat işin aslı bu değil. şimdi başka bir yerlere gelmeye başlıyoruz...

evrimsel süreci inceleyen biyologlardan bazıları, koku etiketinin de doğal seçilimle insanlarda yer ettiğini ve "kalıtsal" hale geldiğini belirtiyorlar. örneğin hidrojen sülfür (osuruk gazı diyelim de daha sempatik olsun) çok kötü kokar, çünkü zararlıdır. bunun doğal seçilimini de kabaca şu şekilde özetleyebiliriz; milyonlarca yıl önce hidrojen sülfürle pek çok ön-insan karşılaştı; bunu yutanlar zehir etkisinden dolayı öldü, sonraki kuşaklara bir mutasyon sayesinde hidrojen sülfürün kokusunun kötü olduğunu aktarabilen soylar ise yaşamlarına devam edebildiler ve seçilmiş oldular. binlerce yıl içerisinde doğmuş her insan evladı, hidrojen sülfür kokusunun kötü olduğunu bilerek doğar hale geldi. (çünkü bu yaşam şansını artırıyordu) çöplerde de belli bazı bakterilerin faaliyetleri sonucu genelde benzer (hatta aynı) koku ortaya çıkar ve bu oldukça mantıklı evrimsel etiketlendirme düşüncesine göre çöp kokusu da, basitçe, beynimizde bu şekilde kaydedilmiştir.

(şimdii, bu noktada birisi çıkıp "hacı ben bu jean paul gaultieri hüpletirim o halde" derse başımı öne eğer, saygı duyarım. kokusu çok güzel, faydalıdır da herhalde deyu düşünülebilir tabi neden düşünülmesin. ama içmek için bir parfüme 130 tl verilir mi müdür diye de sorabilirler adama, ne cevap vereceğiniz bakalım buna hı?)

insan, kafasının içindeki kimyasal süreçler, sinirler, nörotransmiter maddeler ve karmaşık yapılarla yönetilen doğadaki en gelişmiş hayvandır. şahsen insana, kendi beyninin kölesi, özgür iradesi olmayan ama özgür irade konusunda konuşabilecek tek hayvan olarak doğadaki en gelişmiş canlı gözüyle bakıyorum; bu açıdan bakarsak, sanat, güzellik gibi konuların kaynağının ne olduğu belli olmayan "ideaların taklidi şeklinde bir hoşa gitme duygusu" gibi fazlasıyla bulanık ve mistik bir düşünceden ziyade, nörobiyolojik temelli kimyasal bir olay şeklinde açıklanabileceği açıktır. bu noktada önceki paragrafta bahsettiğim evrimsel etiket düşüncesi güzel bir örnektir ve "güzel"in tanımı için daha da genişletilebilir.

günümüzde, özellikle mp3, cd gibi formatlar ile hızla yayılma olanağına sahip müziğe ilişkin veriler, aslında incelenip sosyolojik analizleri yapılması gereken ve konumuzla da hayli ilgili olan verilerdir. michael jackson 'ın thriller albümü, pink floyd 'un the dark side of the moon 'u, metallica 'sı, beatles 'ı... ortak noktaları nedir? evet, çok satmalarıdır, hem de çok. peki bu çok satmanın sebebi "gençler birbirlerini beğenmişler" midir? ben bu kadar basit olduğunu düşünmüyorum; bana bu müziklerin insanlarda ortak bir duygu uyandırıyor olması düşüncesi daha gerçekçi geliyor. peki nedir bu ortaklık?

birkaç paragraf önce kısaca değindiğim gibi, bana kalırsa bu müziklerde insanın nörobiyolojik yapısına uyan evrimsel bir uygunluk söz konusudur.

(burada bir parantez açıp arthur c clarke ın the ultimate melody adlı kısa hikayesinin adını anmakta fayda var ki benzer şekilde düşünen meşhur bir adamın da ismini verelim ki onun referansından ekmeğimizi yiyelim di mi)

yalnız burada bazı önemli noktaları belirtmem gerekir karışıklığı önlemek açısından. yukarıda insana bakış şeklimi söylemiştim, ama bu fazlasıyla mekanik ve hayvandan çok da farkı olmayan bir insan düşüncesi olarak gelmesin. insan, doğduğundan itibaren çevreyle etkileşim halindedir ve bu etkileşim, büyük oranda kişinin değer yargılarını ve zevklerini belirler. (estetik felsefesindeki "güzel"in 2 niteliğinden biri olan subjektif nitelik bu nedenle ortaya çıkar) örneğin çocukluğu bir ahırda geçmiş insan, hayatın karmaşasından bezmiş bir haldeyken yolda bir inek dışkısı görse, çocukluğunu, rahatlığı, sorumluluk duygusundan yoksunluğu anımsattığı için mutlu olabilir. (öte yandan aynı bezginlikteki bir başka insanın bu dışkıya basması sonucu doğacak psikolojik patlama, intihar sebebi bile olabilir) kişinin kültürel altyapısı da bu beğenilerde büyük rol oynayabilir; örneğin bienalden bienale koşturan kültürel finolar her akşam yatmadan önce munch'ın* skrik tablosunun yüzü suyu hürmetine 3 kulhüvallahü 1 elham okurken, resim adına bildiği tek şey ilkokulda çiziktirilen 23 nisan resimleri olan biri, yabancılaşmanın, yalnızlığın sembolik çizgilerini göremeyip "ne la bu bağırıyor işte, götümle çizerim ben bunu amuaoyum" diyebilir. rock müziğe ilişkin bildiği tek şey milliyet'in 90 sonlarında sorumsuzca yaptığı "satanist" propagandası olan bir insan da, önyargısı yüzünden metallica 'dan hiç hoşlanmayabilir. "güzel"in 2. niteliği olan objektif nitelik ise (ki buna hegel ide diyor, bense daha ayakları yere bastığını düşündüğüm evrimsel seçilim diyorum -bkz. yukarıdaki koku örneği) önyargılara, anılara, çöpten çıkan kedilere bağlı değildir. ve bu formülü belli olmayan evrimsel seçilime olabildiğince ayak uydurabilen müzikler, çok fazla kişi tarafından beğenilir.

formülü belli değil, evet. belki belli de olmayacak; ancak wittgenstein'ın* da bu konuda dediği gibi bu işin en özünde duygusallıktan, mistiklikten, öte dünyalardan ziyade düşünsellik ve bilgi var ve estetik, bu açıdan mantığın sözde değil özde kardeşi konumunda. dolayısıyla hala genel geçer bir şeylerin ortaya konulabilmesi ihtimali var, ve bunun yolu kanımca felsefeden veya sanattan değil, biyolojiden, hatta moleküler biyolojiden geçiyor. belki de o zaman ortak bir formül bulunur da, zevkler ve renkler gerçekten tartışılmaz. neticede ne demişler;

de gustibus non est disputandum.
oturduğuyerdennickoluşturmaktazorlanansözlükyazarı oturduğuyerdennickoluşturmaktazorlanansözlükyazarı
kadının biri 46 yaşındayken kalp krizi geçiriyor ve hastaneye kaldırılıyor. ameliyat masasındayken ölüme yakın birden bir hayal görüyor. azrail’i görüyor ve soruyor;
-benim saatim geldi mi?
-azrail cevap veriyor;
-hayır senin 43 sene 2 ay ve de 8 günün var.
hanım narkozdan uyanır uyanmaz estetik yaptırmaya karar veriyor. yüzünü gerdirtiyor, dudaklarını doldurtuyor ve de göğüslerini düzelttiriyor; kısacası yeniden doğmuş gibi uzunca bir süre yaşayacağını bildiği için şimdi o kadar ameliyatın değdiğini düşünüyor. son ameliyattan sonra hastaneden tamamen yeni bir insan gibi çıkıyor. tam karşıdan karşıya geçiyorken ambulans çarpıp ölüyor.
öbür tarafta azrail’e soruyor;
-40 seneden daha fazla yaşayacağımı sanıyordum neden o zaman bana o ambulansın çarpmasını sağlayıp, beni öldürdün ?
azrail cevap veriyor;
-kız allah canını almasın ben seni tanıyamadım ya…
sevinç dölleyen adam sevinç dölleyen adam
hazzın ve korkunun bütün hareketlerini üreten düşünce makinesi, doğal olarak bir sona nasıl gelebilir? işte düğüm bu, kişi bununla ne yapabilir? sorunu durdurmak mı, yoksa silahlanıp ayaklanmanıza, barış diye bağırıp yine de savaşlarda yer almanıza rağmen, haz ve acının iç içe bulunduğu bir ortamda tıpkı geçmişteki gibi yaşamayı sürdürmek mi -böyle bir yaşam burjuva aklın doğasına denk gelmektedir-
-canım ne arzu ederse onu yaparım.
bu, burjuva aklın esas doğasını teşkil eder. yüzünüzü soruna dönün! bu düğümü nasıl açacağız? tümüyle farklı bir toplum, farklı bir ahlak, farklı türden bir hayat istiyorsanız, bu düğüm çözülmelidir. eğer gençseniz
-önemli değil.
-korkularla ve gelip geçici hazlarla yaşayacağım.
diyebilirsiniz, diyoruz. ama hepsi aynı kapıya çıkar; korkularla birlikte acılar çoğalırlar ve bir gün tam baktığınız an da yakalandığınızı görürsünüz. bu kişinin kendi problemidir, evet estetik günümüzde problemdir. düğümdür. çünkü barış diyen az evvel fısıldadığım gibi eline silah alabilmekte, at yarışına başvurabilmekte, iş yerinde "ciğerim" dediği dostu ardından makam kapışması yapabilmekte. hiçbir otorite bunu bizim için çözemez, zaten çözmeyecektir. yardım eli uzatıyorum diyen yalan söylüyordur. yaşadığımız estetiksizliğin düğümlerini atan o köklü feodal bağlardır. o kuruluşların yaşattıkları al gülüm-ver gülüm kucaklaşmalarıdır. herkesin çeşitli kabul ettiği otoriteleri vardır ve bu zamana kadar hiçbiri sorunu çözememiştir. bizi ancak ilaçlarla, inançlarla, ayinlerle birçok şeyi din adına sunarlar ve bunlar ancak korkakça bir kaçışın ifadesi olabilir. hepimize benzer önerilerle gelmişlerdir; ama korkunun ve hazzın yarattığı gerçek düğümü estetik, zarif ve naif olmayan işleyiş yaşamını sürdürmüşlerdir. kişi kendisi çözmek zorundadır.
-nasıl?
-ne yapalım?
öncelikle şunu unutmamalı ki, bunu kimse bizim için çözümlemeye kalkmayacak. çözümlüyorum diyenler estetik barındırmayan yeni bir vitrin, oyuncak, hayal satacak. işte estetiğin günümüzde düğüm olmasına sebebiyet budur. bu yüzden estetik, artık estetiksizliğin kendisi olarak sığ sularda yüzdürülmektedir. bunu kanıksamaya kalktığınız zaman, zaten burjuva dünyasından özgürleşmeye başladığınızın sinyalini veriyorsunuz demektir.
1 /