eylembilim

jellicle jellicle
oğuz atay'ın keskin diliyle, üniversiteye ve üniversite içindeki bireylere bakış attığı eseri. hem öğrenciler, hem de akademisyenler kurtulamaz bu eleştiriden. o zamanların üniversitesi düşünüldüğünde politik olaylarında önemli bir rol aldığı, sayfaca ince ama anlamca yüklü kitap.
marmaledov marmaledov
"...zil çaldı, tekrar sınıfa girdim. teneffüsü koridorda murat'la birlikte geçirmiştim. çok konuşulmamıştı. zil çalar çalmaz sınıfa girdiğim için, öğrencilerimi beklemek zorundaydım: insanlarımıza hiçbir işaret gerekli uyarıda bulunamıyordu. zil çalmıştı bu sadece bir hatırlatmadan ibaretti. ön sırada, ayakta duruyordum. sıraların üzeri matematik formülleriyle doldurulmuştu. çeşitli soru ihtimalleri düşünülerek çeşitli kopyalar hazırlanmıştı. temizliğe düşkün hocalarımız için utanç verici bir manzara'ydı bu. batılı okul sıralarında görülmeyen bir manzara. batılı öğrenciler kopya kelimesini duymamışlardı bile. bu kelimeyi biz icat etmiştik. fakat nedense icat ederken de italyancadan ya da fransızcadan almıştık. sıranın tahtasını bir örümcek gibi kaplayan formüllere baktım: bazılarının üzerine daha koyu ve kalın yazılar yazılmıştı: devrimci ya da karşı devrimci -yani bir bakıma kendi açısından devrimci- çözümler, tutucu matematik formüllerini ezip geçmişti. tek yol devrimdi, hayır islamdı, hayır milliyetçilikti. kopya formüllerinde büyük bir uyum içinde sıraların üzerini süsleyen öğrenciler ülkenin kurtuluşuna çıkan yollar bakımından derin anlaşmazlıklar içindeydiler. hepsi çok ciddi, hepsi asık suratlıydı bu yazılarda..."

biliriz ama bak, biz.
marmaledov marmaledov
"... ayrıca ben bir insansever değildim. hiç belli etmemekle birlikte, birçok insanı sevmiyordum -sevmemek ne demek nefret ediyordum. bu insanseverler topluluğunda da beni bu eve getiren arkadaşlarımdan başka kimseyi tanımıyordum. arkadaşım da gerçekten arkadaşım mıydı? değildi galiba. ben onu başkalarına anlatırken 'arkadaşım' diye söz ediyordum kendisinden."

araya karışmak gibi. kolay çıkamamak.
usuyitik usuyitik
bir bakıma oğuz atay'ın kendiyle yüzleştiği roman denilebilir. romanda devrimci eylemleri bırakıp bilim yapmaya başlayan bir adamın bu iki hayatı arasında gidip gelişleri anlatılır. ki bilindiği gibi atay da solcu hareket içinde yer alıp bir süre sonra arkadaşlarından ayrılmış, daha ziyade edebiyatla ilgilenmeye başlamıştır. ki belki de fernondo pessoe'nun anarşist banker'ini okuduktan yahut orda anlatılan hikayeyi yaşadıktan sonra yazılmaya başlanmış bir hikaye server gözbudak'ınki. ya da değil de bizde ilk bakışta böyle bir çağrışım yaptı.

ancak romanın sonu(esasında sonu diyemiyoruz çünkü bitip bitmediğini bilmiyoruz), en azından yazılı son sayfasında anlıyoruz ki server beyimiz bu iki hayatını da arkasında bırakıp, tanıştığı genç bir kızla bir yerlerde bir şeyler içmeye gidiyor. bundan nasıl bir çıkarımda bulunuruz? şöyle: oğuz atay'ın karakterleri balzac'ınki gibi sarsılmaz ve değişmez temeller üzerine oturtulmamışlardır. bir karekter sadece saflığı bir başkası da sadece kötülüğü simgelemez. daha ziyade dosto gibi içinde hem iyilik hem kötülük hem de boşvermişlik ,kadere karşı çıkma eğilimi taşıyan, daha gerçek, daha insani karakterler yazar oğuz atay. bu kitaptaki server bey de öyledir.

bir başka açıdan değerlendirecek olursak, eylembilim, atay'ın en somut konulu, en derli toplu eseridir. deyim yerindeyse makineli tüfekle taramak yerine nokta atışı yapar.

in my humble opinion, eylemci gençlerimize doktorcu abileri, hocaları, vs. tarafından ücret-fiyat- kar'dan önce okutulması gereken romandır eylembilim. zira o eylemci gençler ilerde muhtemelen nelerle karşılaşacaklarını, yaşayacakları ruhsal durumun önizlemesini bu romanda bulabilirler.

hamiş: 2007'de yazmışım bu entriyi ilk. peh.
onura davet onura davet
oğuz atay'ın yazmaya başlayıp da ölümünden ötürü bitiremediği yitik eseri. 40 sayfalık bir kalıntıdır. yarım ve eksik olduğu için yorum yapma şansımız yok ama oğuz atay yazı-anlatı yaşamını belki bu kitap ile noktalamak istiyordu. fakat hayat ondan önce davranıp hüzünlü bir nokta koydu.

eski basımlarda günlük ile birlikte basılmış ama şimdilerde ayrı olarak da raflarda yerini almakta.
myfakeplastic myfakeplastic
''benden ancak benim nasıl bir insan olduğumu öğrenebilirdi murat. beni de ancak temsil ettiği toplumcu akım adına öğrenebilir, eylemin yürütülmesi açısından küçük burjuva aydın kesiminin bilim alanındaki bir örneğinin davranışlarını inceleyebilirdi.''

''hepsi çok ciddi, hepsi asık suratlıydı bu yazılarda.''

''suratımı asmış, hızlı adımlarla odama doğru yürüyordum. yalancı ve zavallı şairlere, devrim konusunda bildikleri birkaç cümleden ibaret edebiyatlarını sıraların üzerine dökenlere, dünyayı tanımayan örümcek kafalarıyla insanlığa saçma sapan yasaklar koyan günah işportacılarına duyduğum öfke suratımdan belli oluyordu. geniş ve uzun koridor karanlıktı. olsun dedim, içime uygun bir karanlık: sonunda aşk kapısının filan olmadığı gerçek bir karanlık!''

''... bu aklıma zamanında gelmeyen şeyler yüzünden çok kaybım oldu.''

''kollarını kavuşturmuş, ifadesiz ama ciddi gözlerle izliyordu olup bitenleri. benim kollarım iki yana sakmıştı. benim dekan olmam oldukça güçtü.''

''... yoksa hiç bırcumuz kalmayacaktı.''

''insanlar birbirlerini anlamıyorlardı. ( allahtan anlamıyorlardı.)''

'' bu sözler, kendi aramızda bile, çok bilinen, çok beylik ilkelerdi. işimiz gücümüz olmadığı için - ya da kapitalist toplumu bir an önce batırabilmek amacıyla işimizi gücümüzü kötü yaptığımız için, ya da hiç yapmadığımız için - sabahlardan akşamlara, akşamlardan gece yarılarına, hatta sabahlara kadar birbirimize bu sözlerle çatardık; terbiye edecek yeni bir kafa bulamazsak, birbirimize propaganda yapardık. ne var ki bütün bu sözlere de çok yeni şeylermiş gibi hırsla - evet her şeyden çok, hırsla - sarılırdık...

...

sıkılıyordum; başkalarının hesabına da sıkılıyordum: mesela ismet'in hesabına sıkılıyordum. söyledikleri sanki önce onun canını sıkıyordu bana göre; belki de sırf bu yüzden yüzünü buruşturuyordu konuşurken.''


'' hayır bilmiyordum, bilmek istemiyordum; fakat ismet'e söyleyemedim bunları.''

''fakat meselelerimiz ne kadar zavallıydı.''

''herkesle herkes gibi olmanın rahatlığına kapılırdım kolayca.''

''ayrıca ben bir insansever değildim. hiç belli etmemekle birlikte, birçok insanı sevmiyordum -sevmemek ne demek nefret ediyordum.''


''toplumdaki yürümeyen budalıkları, kendi kişisel dertleri olacak kadar duyanlar onlardır. işçi sınıfı henüz bu duyarlılığa ulaşmamıştır. dostoyevski'yi ya da kafka'yı okumaktan çekinirler, ya da bir küçük burjuva ürünü olan romanın, küçük burjuvanın sonu geldiğini düşünmeğe çalışarak ortadan kalkacağını ileri sürerler. bu ülkede bireylerle ve topluluklarla ilgili hiçbir şey yolunda gitmiyor beyler ve işte açıkça söylüyorum ki insanlar kendilerini öldürüyorlar!''

''ama her şeyin farkındaydı, anlıyor musunuz, her şeyin: puşkin'in de dostoyevski'nin de ve sosyalizmin de. ne var ki güçlüydü, akıllıydı: bir milyon kazanacağım abicim diyordu. ve herkese haddini bildirecğim. çok büyüktü: benden uzun ve bir dev gibiydi. herkesi - sanıyorum beni de - küçümsüyordu. bu ülkenin kaderinde bir yer tutmak isteyenleri de biliyordu. toplumun belli bir kesiminin yaptığı mücadeleyi ve işkenceleri ve doktoru ve daha karışık bir sürü insanı biliyordu.''
morpheusun lunaparkında çarpışan araba şoförü morpheusun lunaparkında çarpışan araba şoförü
çeşitli soru ihtimalleri düşünülerek çeşitli kopyalar hazırlanmıştı. temizliğe düşkün hocalarımız için 'utanç verici verici bir manzara'ydı bu. batılı okul sıralarında görülmeyen bir manzara .batılı öğrenciler kopya kelimesini duymamışlardı. bu kelimeyi biz icat etmiştik. fakat nedense icat ederken de italyancadan ya da fransızcadan almıştık.
ve kendinizi resmen sarhoş hissedersiniz ve kendinizi resmen sarhoş hissedersiniz
akşam oluyordu, sınıfa bir gariplik çökmüştü. bana yeni devredilen talebelerimin yüzlerine şöyle bir baktım. bir kütle olduklarını düşünürüm onlarım; yalnız ön sırada oturanlar biraz insana benzer; ötekiler onları saran bir yığındır. ben de ön sıraya baktım, şöyle bir baktım yani. onların bakışları, her zamanki gibi donuktu, ifadesizdi; ama gene her zamanki gibi, bilinmeyene karşı duyulan korkuyla doluydu: beni tanımak istiyorlardı.

"hocamız rahatsız" dedim onlara. "biz" diliyle konuşuyordum her zamanki gibi: "bir süre birlikte yürüteceğiz dersleri." biri, arka sıralardan biri adımı sordu. tahtaya yazdım. sonra profesör olduğumu da öğrendiler. bunları hep arka sıralardakiler sordu. ön sıradakiler daha ciddi görünmeye çalışırlardı. onlar da hangi kitapları tavsiye edeceğimi sordular.

refik bey'in kitabı yoktu: kitabın icadından önce profesör olmuştu. benim kitabım vardı. biraz ısrar etmelerini bekledikten sonra kitabımın adını da yazdım tahtaya. yılda bir iki kere yayımlanan dergilerde de bazı makalelerim çıkmıştı. uzak ülkelerde yaşayan ve matematik dünyasında bile çok az kişiyi ilgilendiren konularla uğraşan meslektaşlarımın işine yarayabilecek şeyler.. bilim denizinde sonsuz küçük birkaç nokta. başka araştırmalarda, "prof. s. gözbudak'ın aynı konudaki araştırması"şeklinde bir dip notu. bunların adlarını tahtaya yazmadım tabii. henüz o kadar kendimden geçmemiştim. başka kitap adları da yazdım: tavsiyelerime tarafsız bir görünüm vermek için.

"siz hangisini tavsiye edersiniz?" diye sordu ön sıradan biri. hep bunu sorarlardı. talebe denilen şekilsiz kütle her yıl başkalaşır; fakat içlerinden bazıları sanki yarıştaki bayrak gibi yıldan yıla hiç değişmeden aktarılırdı. bu öğrenciyi sanki yıllardır tanıyordum. sanki yıllardır aynı soruyu bıkmadan usanmadan soruyordu bana. ben de yıllardır gene bir bayrak gibi taşıdığım, "kendi kitabımı tavsiye etmem" karşılığını verecektim ve yıllardır değişmeyen biçimde gülünecekti cevabıma. ne bitmez bir bayrak yarışıydı bu, allahım!

eylembilim/oğuz atay