fernando pessoa

1 /
mayakovski mayakovski
entrikalar, dedikodu, yapılması akıldan bile geçmemiş şeylerin allanıp pullanarak anlatılması, bu kıyafetler giyinmiş zavallı hayvanların ruhlarının bilinçsiz bilincinden çekip çıkardıkları doyum, incelikten yoksun cinsellik,cilveleşen maymunları hatırlatan şakalar, korkunç şekilde, zerre kadar önem taşımadıklarını bilmeyişleri... bütün bunlar, düşlerin istemsizliğinde , arzunun ıslak kırıntılarından, duygunun çiğnenip atılmış artıklarından yoğrulmuş, iğrenç, korkunç bir hayvanı canlandırıyor gözümde.
(huzursuzluğun kitabı syf. 78)
mabel mabel
octavio paz , pessoa hakkında;

"şairlerin hayat hikayeleri yoktur,şiirleri vardır." demiştir.


işte bu cümlenin hakkını veren,duru bir pessoa şiiri,


içeri girip pencereleri kapatıyorum

lambayı getiriyorlar ve iyi geceler diyorlar.

sesim de, mutlu, iyi geceler diyor.

ah, hayatım hep böyle geçebilse.

gün güneş içinde, ya da yağmurla sakin,

ya da kıyamet kopacakmış gibi fırtınalı,

gelip geçen kalabalığı pencereden

ilgiyle seyrettiğim tatlı bir öğle sonrası,

ağaçların dinginliğinde çevrilen o son dostça bakış

ve sonra pencere kapanıp lamba yanınca,

tek kelime okumadan, hiçbir şey düşünmeden

ya da uyumadan

yatağında akan bir nehir gibi hayatın içimde akıp

gittiğini hissetmek,

sonra da, dışarıda, uyuyan bir tanrı gibi

o uçsuz bucaksız sessizlik.
paperback writer paperback writer
lütfen bu metni dikkatle okuyunuz mümkünse acık kafanızı tütsüleyiniz.sadece bu metni yazsaydı bile ya da sadece bu metni yazabilseydim bile peygamber olmayı hakkederdim,hakkederdi.

sessizliğin meryemi

bazen, kendimi küçülmüş, bunalmış hissettiğimde, düşlemin gücü bile yaprak döküp kuruduğunda ve elimde düşlerimi düşünmekten başka düş kalmadığında, eski düşlerimi rasgele karıştırdığım olur, ister istemez hep aynı kelimelerle karşılaşsak da tekrar tekrar karıştırdığımız kitaplar gibi. senin kim olduğunu da o zaman merak ederim işte, şatafatlı sessizlik törenlerinin yapıldığı farklı manzaraları, eski iç dünyaları ağır ağır seyrederken gördüğüm o resmi. bütün düşlerimde düş gibi görünür ya da sahte bir gerçeklik gibi bana eşlik edersin. seninle belki düşlerinde yaşayan memleketler, belki de yoklukla,insani olmayan şeylerle yoğrulmuş bedenlerinin bir parçası olan ülkeler gezmişimdir, esas bedenin ise, gizli bir sarayın bahçesinde, sakin hatlarla çizilmiş ova ve dağlarda erimiştir. belki de sahip olduğum tek düşsün sen ve belki yüzümü seninkine yapıştırsam, gözlerinde imkansız manzaraları, sahte sıkıntıları, yorgunluklarımın karanlığını, huzursuzluğumun kovuklarını dolduran o duyguları bulacağım. düşlerimdeki manzaralar, seni düşlememek için bir yol olmasın sakın? kim olduğunu bilmiyorum, ama ben kimim,onu biliyor muyum sanki? düş görmenin ne olduğunu gerçekten ne olduğunu biliyor muyum ki, sana düşüm demenin ne anlama geldiğini bilebileyim? belki benim parçamsın, belki en önemli, en gerçek parçamsın, bunu biliyor muyum? yoksa düş benim, gerçeklik sen misin, ben senin düşün müyüm, yoksa sen benim yarattığım bir düş değil misin?

nasıl bir hayat seninki? seni nasıl görüyorum? profilin mi? hiç değişmediği halde hiç aynı kalmıyor. bildiğimden söylüyorum bunu, ama bildiğimi bilmeden. bedenin mi? ister çıplak olsun ister giyinik hep aynı, otursa da, yatsa da, ayakta dursa da hep aynı pozisyonda. bütün bu anlamsızlıkların anlamı ne?

edit: ya da şakşuka: bir başka kalbimizi yerinden söken için (bkz:cioran )(bkz: borges) onlar hep aynı kabilenin çocukları (bkz:yağmur köpekleri )
mabel mabel
mario de sa-carneiro'ya mektup

14 mayıs 1916


"bugün size bu satırları duygusal bir ihtiyaçtan ötürü,

sizinle karşılıklı konuşabilmek için yanıp tutuştuğum için yazıyorum.

kolayca tahmin edebileceğiniz gibi söyleyecek hiçbir şeyim yok.

dipsiz bir bunlımdayım bugün.hepsi bu.

sözlerimin saçmalığı halime tercüman olsun.


asla bir geleceğe sahip olmamış olduğum günlerden birindeyim.

karşımda yalnızca bir sıkıntı duvarıyla kuşatılmış,

taş kesilmiş bir şimdi var.

ırmağın karşı kıyısı,karşıda bulunduğuna göre,

asla bu taraftaki kıyı değil;

çektiğim acıların tek nedeni de bu.

nice limanlara yanaşacak gemiler var elbette,

ama hiçbiri hayatın ıstırap vermez olduğu limana varamayacak,

her şeyi unutabileceğimiz bir rıhtım da yok.

üstünden çok zaman geçti bunların,

ama benim hüznüm hepsinden eski.


ruhum bu haldeyken,

hayatın hırpaladığı dertli bir çocuk olduğumu bedenimin tüm bilinciyle hissediyorum.

bir köşeye atılmışım,oyunlar oynayan başka çocukların sesini duyuyorum.

dalga geçer gibi verdikleri kırık,teneke oyuncağı sımsıkı kavrıyorum.

bugün 14 mayıs,saat akşam dokuzu on geçe,

hayatımın bütün tadı,

bütün değeri işte bundan ibaret.


tutsaklığımın sessiz pencerelerinden gördüğüm bahçede bütün salıncaklar dalların üzerinden aşırtılmış,

şimdi öylece sarkıyor,en tepeye dolanmışlar,

yani,firar ettiğimi düşleyecek olsam,

zamanı aşmak için güvenebileceğimsalıncaklarım bile yok.


şu an,edebiyatı bir kenara bırakacak olursak,

ruh halim aşağı yukarı böyle işte.

denizci'deki karakterlerden biri gibiyim,

gözlerim ağlamayı düşünmekten yanıyor.

hayat fısır fısır,yudum yudum,dura dura canımı yakıyor.

tüm bunlar,cildi şimdiden dağılmaya yüz tutmuş bir kitaba küçücük harflerle basılmış.


bu satırları size değil de bir başkasına yazıyor olsaydım,

dostum,mektubumun samimiyetine,

aralarında isterikçe bir bağ olan bunca şeyin,

hayatım olarak hissettiğimşeyden bir anda,

kendiliğinden fışkırıverdiğine yemin etsem zor inanırlardı.

ama siz,bu sahnelenmesi imkansız trajedinin burası ve şimdi ile ağzına kadar dolu,

elle tutulur bir gerçeklik olduğunu,

yapraklar nasıl yeşerirse,

bunun da benim ruhumda öyle cereyan ettiğini anlayabilirsiniz.


prens,işte bu yüzden hiç saltanat süremedi.

saçma sapan bir cümle bu.

ne var ki saçma cümleler,

insanda hüngür hüngür ağlama isteği uyandırabilirmiş meğer.


mektubu yarın postaya vermezsem muhtemelen bir daha okurum

ve içinden bazı yerleri ve bazı ifadeleri

benim huzursuzluğun kitabı'na almak için daktiloya çekerek oyalanırım.

ama bunu düşünmek,

şu an mektubu yazarkenki samimiyetimi de,

samimiyeti acı verici,kaçınılmaz bir duygu olarak hissetmemi de zedelemiyor.

son havadisler bunlar.

almanya ile savaş çıkabilir bir de,

ama acı denen illet,zaten çoktan musallat olmuştu insanlara.

hayatın öbür yakasında,

bir karikatürün altyazısı gibi kalır herhalde savaş.


tam olarak delilik sayılmaz bu halim,

ama delirenler herhalde kendilerine acı veren şeye teslim oluyordur,

ruhundaki sarsıntılardan yavaş yavaş zevk almayı öğreniyordur.

hissettiklerim de buna pek uzak sayılmaz doğrusu.


hissetmek ne renktir acaba?


sizi binlerce kez kucaklıyorum,

kalbim sizinle,

daima sizinle.



not: mektubu bir solukta yazdım.şimdi yeniden okurken görüyorum ki,

yarın siz göndermeden önce bir kopyasını almam şart.

iç dünyamı bu kadar eksiksiz olarak;

bütün duygusal ve zihinsel yönlerini,

temelinde yatan isteri-nevrasteniyi,

en çarpıcıözellikleri olan,

özbilincinin içindeki kavşaklarını,

kesişme noktalarını ortaya koyarak

tasvir edebildiğim pek nadirdir.

bana hak veriyorsunuz,değil mi?"



(bkz: livro do desassossego)


hamiş: mario de sa-carneiro,portekiz'in önemli modernist şairlerinden biridir ve bu mektubun yazılmasından altı hafta sonra yirmi altı yaşında,intihar etmiştir.
1 /