genç nesillerdeki umursamazlık

devededeboyvar devededeboyvar
başlığı tamamen ekşi'den çalıntı olarak açtım. orada senelerdir çaylak olduğum için, 2-3 kişi dışında kimsenin çaylak yazılarını okumadığını düşünüp buraya yazmaya karar verdim.

asistanlık yaptığım üniversitede çok sayıda sınav gözetmenliği yapıyoruz (ve fazla mesai ücreti alamıyoruz. teşekkürler akp). bazı öğrenciler vardır, isimlerini istemeseniz de öğrenirsiniz: ya başarısızdır ve sürekli kopya çekmeye çalışır, siz de onu engellemek için dikkat etmek zorunda kalırsınız ya da kendine has davranışları vardır, sıradan bir öğrenci gibi görünmez.

kendimce bu ikinci kategoriye koyduğum bi' kadın öğrenciye birkaç sınavdır denk geliyordum. dikkatimi çeken özellikleri şuydu: oldukça başarısız olmasına rağmen kopya çekmeye tenezzül etmeyip "erken çıkış" saati geldiğinde -sınavın ilk 15 dakikasında çıkışa izin vermiyoruz- bomboş kağıdı hiç ezilip büzülmeden verip gitmesi. ayrıca çok sık kıyafet ve saç değişimi yapıyordu - en azından bana sık gibi geldi. kasabadan bozma bir kentte olmamıza rağmen dekolteli elbiseler tercih etmekten çekinmiyor -ki buradaki kadın öğrencilerin neredeyse tamamı çekiniyor tacizden bıktıkları için - ve etrafındaki erkeklerden birinin bakışlarını yakaladığında bakışlarıyla ilgiyi üzerinde tutmaya çalışıyordu. neredeyse hiç konuştuğunu duymadığım gibi etrafında arkadaşları olduğunu da görmemiştim.

tüm bu gururlu, umursamaz ve flörtöz tavırlarının altında travmatik bir şeylerin olduğunu sezdiğim için sınav bitiminde sınıfa tekrar gelmesini söyledim. kopya çektiğini sandığım için beklettiğimi düşünmüş. sıranın birine oturttum. yavşadığımı falan sanmasın diye kendim de hocaların kullandığı masaya geçtim. sizlere yazdıklarımın üç aşağı beş yukarı aynısını ona anlattım. "belki yanlış yorumluyor olabilirim ama sanki kimseyle paylaşamadığın şeyler varmış gibi geliyor. bunları paylaşmak istersen yargılamadan, ayıplamadan, canını sıkmadan dinlemeye hazırım" dediğim anda gözleri kıpkırmızı oldu. göz yaşları akar akmaz titreyen elleriyle sildi, "alıştım artık, beni hiçbir şey mutsuz edemez" dedi. sorunlarını neden paylaşması gerektiğiyle ilgili bi' 5 dakika daha açıklama yapıp konuşmak istediğinde odama gelebileceğini söyledim. "gelmek ister misin" diye sordum, "bilmiyorum, belki gelirim" dedi. bu belirsizlik içeren cevap hoşuma gitti çünkü ne benim irademe boyun eğip kabul etti ne de tepki gösterip üzerine düşünmeden reddetti.

açıkçası gelmeyeceğini düşünüyordum ama 3 saat sonra odaya geldi. suskun tavrına rağmen oldukça çok konuşan birisiymiş meğer. oldukça tutucu bir şehirden ve aileden buraya geldiğini, arkadaş çevresindeki olumsuzlukları, maruz kaldığı flört şiddetini ve hatta tecavüze uğradığından bahsetti. psikolog değilim ancak anlattıklarından duygu durumunun dalgalı olduğu sonucu çıkıyordu: manik-depresif bozukluk belirtileri (amatör de olsa eski ekol okuruyum, "bipolar" demem). yaşadığı olumsuzlukları anlatırken oldukça neşeliydi, "günah olmasa intihar ederim" dedi rahatça. yaşadığı bu ortamdan uzaklaşmak için neler yaptığını sordum. hiçbir şey yapmadığını, zaten böyle bir şeyi yapamayacağını belirtti. ona göre, gücü yoktu. fırsat da yoktu. ortalaması mezun olmasına bile yetmiyordu. zaten okumaktan da pişmandı. evlenip bu hayattan kurtulmayı planlıyormuş. "peki eşin de partnerlerin gibi kötü çıkarsa ne yapacaksın?" dedim. "onu ehlileştiririm nasıl olsa" dedi.

konuşmaları detaylıca yazmak istemiyorum ama bence tüm açıklamalarında ortak birkaç nokta vardı: 1) içine düştüğü bu ortamdan çıkış yok. sistem, erkekler, kadınlık rolleri ve hayat dediğin zaten böyle şeyler. 2) her şey her yerde aynı olduğu için (erkeklerin farklı farklı olabileceğini, başka yerlerde daha iyi ikili ilişkiler yürütüldüğüne ikna etmeye çalıştım ama başarılı olamadım) rıza göstermekten başka bir şey de yapılamazdı. eğitime önem verip bir an önce mezun olmanın da bu nedenle bir anlamı yoktu. 3) başka bir dünyanın mümkün olmadığı bu ortamda yapılacak tek şey, birkaç adım ötesini düşünmemektir. aksi hâlde derin bir mutsuzluğun içine düşer ve sürekli acı çekersin.

ailesinin yoksulluğundan kurtulup kendi hayatını kurma fikri hiç oluşmamıştı. resim yeteneği olduğu için lisedeki öğretmenleri, ailesine, güzel sanatlar fakültesine gönderilmesini söylemiş ama babası "resim yapıp ne olacak, para kazanamaz" demiş. "güzel mi çiziyordun sence" dediğimde "insanlar güzel diyorsa güzeldir" dedi. özellikle bu cümlesi rahatsız etti beni: fikirlerini ağırlıklı olarak insanların görüşlerine göre biçimlendiriyordu. sonradan birkaç defa daha sorduğumda da aynı cevabı verdi. onay kazanma, ilgi görme konusunda büyük açlık çektiği belliydi. kendi kendisine yetemiyor, özellikle "yalnız kalmaktan" korktuğunu söylüyordu.

daha önceleri, intihar etmeye çalışan ya da depresyona giren pek çok arkadaşımla düzenli sohbet ederek rahatlattığım, uzman yardımı alması ya da ilaçlarını düzenli kullanması konusunda ikna ettiğim olmuştu. kolayca ikna olmasalar da derin üzüntü içinde oldukları için sakince dinlerler, anlamlandırmaya çalışırlardı. bu öğrenci ise oldukça neşeli tavırlarıyla sürekli itiraz getiriyor, sözlerimin geçerliliğini kendi kafasından test etmeye bile çalışmıyordu. iki saatlik sürede benim bile düşüncelerimi durdurdu bu hâli.

bütün bunları neden anlattım? genç neslin tümünü tanımam etmem ama herhangi bir konuda bütünlük içinde hareket etmediklerine eminim. "genç" yoktur, "gençler" vardır: hayat bir kısmı için kolaysa da başka bir kısmı için oldukça zor ve alternatifsiz geçiyor. eğer derin bir umursamazlık içindelerse, bunun nedeni, tümünün içine düştüğü ama farklı şiddetlerde hissettikleri sistemlerin bu kişileri tüketmesidir. onlardan uymaları beklenen ya da şiddetine maruz kaldıkları cinsiyet rolleri, ekonomik bunalımlar, siyasi gerginlikler, kültürel normlar bu insanları daha fazla tüketir hâlde. biz (ben ve çevrem) sakin kentlerden, steril hayatlardan ve büyük okullardan çıktığımız için başka bir hayatın mümkün olduğunu biliyoruz. zira bunu inşa etmek için gereken enerji ve bilgi bizlerde var. ama başka bazı insanlar bu kadar şanslı değil, onlar hayal dahi edemiyorlar. (sjw mesajı: işte bu nedenle onlar için çabalamalıyız.)
2
rose whisper rose whisper
"phen siyasetle ilgilenmiyorm.s.s" şeklinde kendini gösterir. hayatta her şey siyasete bağlı değilmiş gibi, sanki siyaset bi filmin konusuymuş gibi duyarsızdırlar. siyasetle ilgili insanları romantik ve fazla kaygılı bulurlar. oysa bunları takmaya ne gerek vardır ki yha..
kingf kingf
iyi bir şeydir, kendilerini takdir ediyorum
örneğin ilk girideki gibi upuzun yazıları okumaya tenezzül etmezler, ben de öyleyim
tabuyoksunu tabuyoksunu
geçmişteki o mis kokulu tertemiz ananelerin, pamuk sakallı dedelerin, hamurişlerinin, masalların, terbiyenin yerini, yapmadığı orospuluk kalmamış ananeler ve puşt/piç dedeler, kızdığında ana avrat küfür eden iğrenç yaşlıların almasına neden olacak paradoksal durumdur.
aaleyah aaleyah
kimin yazdığını bilmediğim şu yazıyı aklıma getirdi.
"ben 21 yaşında bir üniversite öğrencisiyim. yazılarınızı fırsat buldukça okuyorum.
yazılarınızda sık sık "gençlik nereye gidiyor?" türünden yakınmalarınız oluyor? gençlik derken herhâlde lise ve üniversite öğrencilerini kastediyorsunuz. bu durumda ben de nereye gittiğini çok merak ettiğiniz o grubun bir üyesiyim.
madem bu ülkede yaşayan insanları gençler ve yetişkinler olarak ikiye ayırdınız, ben de siz yetişkinlere bazı sorular sormak istiyorum.
bir köşe yazarı olarak gençlerin nereye gittiğinden çok, yetişkinlerin nerede durduğuyla ilgilenmeniz gerekmiyor mu?
ülkenin başını belaya sokan olayların başaktörleri genelde gençler mi, yoksa yetişkinler mi?
bu ülkede yüz binlerce öğrenci tek bir soru fazla yapabilmek için dirsek çürütürken, birileri sınav sorularını ve sorularla birlikte gençlerin hayallerini çaldı ve geleceğimizi çürüttü. bu soruları çalanlar lise öğrencileri miydi?
15 temmuz'u planlayanlar kaçıncı sınıfa gidiyordu?
milletin yüzüne baka baka yalan söyleyen siyasetçiler hangi üniversitede okuyor?
sanatçı kimliğiyle her türlü ahlaksızlığı yapanlar ergen mi?
din adamı sıfatıyla ekranlara çıkıp inancıma ve değerlerime küfredenler kaç yaşında?
sinemada 7 yaş üstüne uygun olarak işaretlenmiş filmde bel üstüne çıkamayan yapımcılar kaç doğumlu?
lütfen artık gençliğe laf söylemeyi bırakın da yetişkinlere bakın ve "sizler bu ülkenin geleceğisiniz!" gibi klişe sloganlardan vazgeçin.
çünkü sizler bu ülkenin bugünüsünüz. siz yaşadığınız günü bile kurtaramazken, yarınları kurtarma işini niçin bize ihale ediyorsunuz?
kimin elinin kimin cebinde belli olmadığı, çarpık ilişkilerle dolu dizilere reyting rekoru kırdıran sizlersiniz. kan damlayan, şiddet kusan senaryoları siz yazdırıyorsunuz.
evlilik gibi kutsal bir müesseseyi, evlilik programlarında virane bir gecekonduya dönüştüren yine sizsiniz.
youtube fenomenlerini seyrediyoruz diye ağlaşıyorsunuz. ama o fenomenlere film çektirip parayı götüren sizlersiniz.
siz gece kulüplerinde kavga eden futbolcuları el üstünde tutarken, okul koridorlarında kavga eden öğrencileri disipline gönderemezsiniz.


bir yandan her türlü rezilliği özgürlük olarak sunan, cinsiyetsiz bir toplum özlemiyle yanıp tutuşan yazarların kitaplarını okurken, bir yandan ailenin öneminden bahsedemezsiniz.
yetişkinler para hırsıyla sürekli inşaat yaparak şehri betona boğarken, gençlerden geleceği inşa etmelerini bekleyemezsiniz.
alttan bir sürü dersiniz var, bize üst perdeden ahlak dersi veriyorsunuz!
size bir şey söyleyeyim mi? yeni nesil pırıl pırıl. hiçbir sıkıntı yok. asıl sıkıntı, yeni nesle eski nesilleri unutturan yetişkinlerde.
son iki yılda kaç tane türk filmi çekilmiş ve geçmişimizi anlatıyor. kitapçıların çok satanlar rafındaki kitaplardan kaç tanesi gençlere ecdadını sevdirmek için yazılmış acaba?
siz dedelerinizin emanetine sahip çıksaydınız, biz de yarınları emanet olarak kabul ederdik belki. ama şu durumda hiç emanet alacak durumumuz yok! kusura bakmayın!
geçmişini unutturduğunuz bir nesle, gelecekten ödev veremezsiniz!
bu yüzden aranızda, "yeni nesil şöyle, yeni nesil böyle!" diye konuşup durmayı bırakın!
"senin yaşında fatih istanbul'u fethetmişti!" diyerek demagoji de yapmayın! evet, 21 yaşındayım. ama fatih'in istanbul'u fethettiği yaşta değilim.
çünkü benim babam ii. murad değil, hocam da akşemseddin değil.
zaten istanbul da artık fatih'in fethettiği istanbul değil.
kalın sağlıcakla..."
dumrul dumrul
bir zamanlar david copperfield türkiye'ye gelmişti malum. uçtu, kaçtı, birilerini yok etti, milleti eğlendirdi ve gitti.

sonra içimizden birileri çıkıp şöyle dediler: "hile var, aslında gerçekten uçmuyor"

gerçekten mi? çok şaşırtıcı.

göz bağcılığın böyle bir özelliği var. bir takım ufak hilelerle sana gerçek olmayan bir şeyi gerçekmiş gibi sunuyor ve sen de yemiş gibi yapıyorsun. birisi çıkıp "abi ip var ip" dediğinde de doğal olarak gıcık oluyorsun.

ama bazen insanların yemiş gibi yapıp yapmadıklarından emin olamayız. eğer yemiş gibi yapmıyor, gerçekten de yiyorlarsa biri çıkıp gerçekten de "abi ip var ip" diyebilmeli.

gençler ipi var ip... her nesilde aynı geyikler yapılıyor. valla bak. sen çocukluktan gençliğe geçerken her şey senin için zaten sürprizli. geride kalmış binlerce kuşağın bilgisine sahip değilsin. sana ne verilirse yemeye meyyal olabiliyorsun. yaşın ilerledikçe de büyüklerinden nasıl gördüysen öyle davranıyorsun.

kendi döneminin gençlerini dünyayı henüz keşfetmekte olan ama henüz ne kadar az şey bildiğini doğal olarak fark edememiş biri olarak izliyordun. sana sanki yeterince büyükmüşsün, yeterince bilgiliymişsin, yeterince tecrübeliymişsin gibi geliyordu.

büyüdükçe geçmişte yaptığın tüm saçmalıkları da unutma eğiliminde oluyorsun. lan aynı geyik sümer tabletlerinde bile var diyorlar. "zamane gençleri şöyle böyle"

gençler siksin seni. muhtemelen ekşidekiler dahil yeni nesil şöyle böyle diyenlerin de çoğundan büyük biri olarak söylüyorum. seni gençler siksin. yeni nesil, sülalenin üzerine salıncak kurup sallana sallana hepsinin ağzına sıçsın. bu koduğumun gerontokrat sürüsü aynı geyiklerle benim anamın babamın gençliğini siktiler. sonra hepsi bir olup benim gençliğimi siktiler. sonra biz bir olup sizin gençliğinizi sikeceğiz.

bu zincirden kimin çıkarı var? biz yaşamadık bu pezevenkler de yaşamasın kafası bu.

dedeniz sizden çok yaşamış. tamam. sizin görmediğiniz bir şeyler görmüş. tamam. tecrübeye kulak verin ki onların gidebildiğinden bir adım ötesini görebilesiniz. tecrübenin önemini, değerini anlamak çok kolay. pekii neden biz sürekli geriye gidiyoruz?

çünkü senin deden diyor ki "ben şuraya gitmeye çalıştım. gidilmiyor, sakın deneme."

nenen diyor ki "ben şuraya gittim, gidilebiliyor ordan git." tecrübe bu değil ki lan.

"ben şu koşullarda yaşayan şöyle bir insandım. şuraya şu yoldan gitmeye çalıştım. karşıma şunlar şunlar çıktı. şunlara şunlara sahip olmamanın sıkıntısını çektim. yola çıkarken şöyle bir hazırlık yapsam şu noktada takılmazdım."

tecrübe, bu yolculuğa dair mümkün olan tüm verilerin aktarılmasıdır. ancak o zaman anlamlıdır. ama toplumun çoğunluğunu oluşturan güruh neyi nasıl öğreneceğini bilmediği için neyi nasıl öğreteceğini de bilemez. siz önce öğrenmeyi öğrenmelisiniz. size verilen her şeyi sorgulamayı ve sınamayı öğrenmelisiniz.

şimdi sikik sokuk youtuberlara, tiktoka falan bakıyorsunuz bakmayın. bunlar mal çünkü ana babaları da maldı. dedeleri neneleri de maldı. bunların dedeleri öyle pamuk dede falan değil düz orospu çocuklarıydı. 6 - 7 eylül'de komşusunu linç edip mallarına konanlar kimlerdi sanıyorsunuz? her yenilik karşısında "bu şeytan icadı" diye götünü yırtan orospu çocukları kimlerdi zannediyorsunuz? bunlar babadan oğula nesil böyle... bunlar mal çünkü kendileri gibi mal olan üst nesillerini takip ediyorlar. gelenekten kopacak cesaretleri de akılları da yok.

yok x kuşağıymış, yok y kuşağıymış, z kuşağıymış bu geyiklere bakmayın. binlerce yıldır bu kuşak geyikleri bitmedi ve bitmeyecek. buradaki boktan zincire gelenek deniyor. tıpkı akp'nin 17 senedir yapmakta olduğu gibi geleneğin altını ne kadar çok çizersen toplum o kadar daha fazla boka batıyor. hiç ders almaz mısınız?

bu zincir içinde kim nasıl bir gün gördü ki bu boktan zinciri takip ettiğinde sen nasıl bir gün göresin?

bunu düşün. "geçmişi unutma, geçmişi unutma" diyorlar ama yaptıkları tek şey geçmişi unutturmak. benim burnum bok içindeydi. anamın babamın burnu da öyle, daha üst nesillerinki de öyle. ne kadar geriye giderseniz gidin bu hep böyleydi çünkü nereden nereye hangi koşullarda gitmeye çalıştıklarını ve niçin gidememiş olduklarını kimse anlatmıyordu onlara. hep aynı şeyleri deneyerek başka bir noktaya ulaşacağını sanacak kadar salak insanlar bunlar. duyan da zannedecek ki geçmişte zinciri kıracak hareketler yaptılar da başları ondan belaya girdi. burunları o yüzden boktan çıkmadı. hayır lan, koşullar ne kadar değişirse değişsin hep aynı şekilde hareket ettikleri için kendi eksenlerinde döne döne ölüp gittiler.

şimdi biz bu zinciri kırmaya çalışıyoruz. neydik, neredeydik, nereye, nasıl gitmeye çalıştık ve hangi engellerle karşılaştık... tam da bunları anlatmaya çalışıyoruz. ama bizim izlediğimiz yollardan gidin ya da gitmeyin diye değil. elinizde düzgün bir harita olsun ve her nereye gitmek istiyorsanız isteyin rotanızı kendiniz belirleyebilin diye.
elcordobez elcordobez
zira her ske yabancılar. günümüz insanı daha önce daha önce hiç olmadığı ölçülerde bir narsist psikoz içinde. kitlesel ve kalitesizliğin dibi halinde narsitler. bok çukurundayız hepimiz. ve korkarım burnumuz bu kokuya korkunç derecede alışmış durumda.

böyle göte böyle yarrak, böyle topluma böyle gençlik işte.
driving einstein driving einstein
gençler işsiz, zor bela yaşarken sorunları kafaya takmadığı için ya da umursamaz gözüktüğü için kusura bakmayın ya, destan yazana kadar genellemeseniz keşke...