giorgio agamben

absurdino absurdino
italyan siyatet bilimci.modernitenin proto-tipinin hapishaneler yada hastaneler değil toplama kampları olduğunu söyleyerek çağımızın en keskin eleştirmenleri arasına girmiştir.agamben kuramsal çıkış noktalarını foucault,benjamin ve arendt'den alır ve tarih,siyaset,felsefe arasında eşsiz bir akışa sürükler içinde yaşadığımız toplumu,iktidarı,tinselliği.önemli eserlerinden biri olan "kutsal insan" ayrıntı yayınları tarafından yayımlanmıştır.
reflex reflex
italyan sitüasyonizminin önde gelen isimlerinden giorgio agamben, "kutsal insan-homo sacer" adlı eserinde; "dışlanmak özgürlüktür" der ve insanı derin bir düşünceye sevkeder.
puxa vida puxa vida
"tam uyanmaya yakın, hakikati bizi tümüyle tatmin edecek açıklıkta rüyamızda gördüğümüz bildiğimiz anlar vardır. kimi zaman varoluşumuzun sırrını ifşa eden bir yazı görünür aniden; kimi zaman buyurgan bir jestin eşlik ettiği ya da çocuksu bir şarkıda tekrarlanan tek bir sözcük, gölgelerle kaplı koca bir alanı aydınlatır bir anlığına, yeniden bulunmuş ve kesin her detayı yerli yerine koyar.
uyandığımızdaysa, rüyamızdaki imgeleri tüm keskinliğiyle anımsasak da yazı ve sözcük hakikatin gücünden yoksun kalmıştır. büyü gitmiştir artık, anlamlarını kavramaktan yoksun, üzüntüyle okşarız onları. rüya bizim rüyamızdır ama özü açıklanamaz biçimde noksandır; gözümüz iyice açıldığında, artık giremediğimiz topraklara gömülmüştür.
nadiren de olsa tümüyle bize açık olması gerekenleri görebilecek kadar hızlıyızdır; bu da rüyanın sırrının başka bir yerde başka bir zamanda yattığı şeklindeki boş inancımızdan başka bir şey değildir: tam uyanırken zihnimizde çaktığı anda rüya bütünlüğü içinde vardır. bize rüyayı veren hafıza, onu körelten yokluğu da verir: tek bir hareket ikisini de ihtiva eder.
aynı şey gayri iradi hafıza için de geçerlidir. bu durumda, unutulan şeyi bize geri getiren hafızanın kendisi unutkandır ve bu unutkanlık onun ışığıdır. ne var ki, sırtına binen özlem yükü de buradan gelir: bir mersiye notu her insanın hafızasının derinliklerinde öylesine ısrarla titreşir ki, en uç noktasında, hiçbir şey anımsamayan hafıza en güçlü hafıza olur.
rüyanın ve hafızanın çıkmazlarını bir sınır ya da zayıflık olarak görmektense, bunun ne olduğunu hakkıyla teslim etmeliyiz: bilincin yapısına dair bir kehanet. söz konusu olan, deneyimlediğimiz ve sonra unuttuğumuz şeylerin kusurlu bir biçimde bilince geri dönmesi değil, bizim bu noktada daha önce var olmamış bir şeyin, bilincin yuvası olan unutkanlığın içine girmemizdir. işte bu yüzden mutluluğumuz hasrete saplanmıştır. bilinç kendi içinde bilinçdışının imasını barındırır ve bu ima tam da onu mükemmel yapan şeydir. bu, son kertede, tüm dikkatin düşüncesizliğe meyil ettiği anlamına gelir; bu düşünce ise en üst noktasında bir titremeden ibarettir. düşler ve hatıralar, yaşamı ve sözcükleri ejderha kanına daldırır, bu şekilde onu korunaklı kılarlar. zihinde belirmeden bir hatıradan diğerine atlayan hatırlanmayan, aslında, unutulmayandır. bu unutulmayan nisyan, dildir, insanın sözüdür.
rüyanın kendi noksanlığından türettiği bu vaat, bizi düşüncesizliğe döndürebilecek kadar güçlü bir berraklık vaadi, bizi çocukluğa döndürebilecek kadar başarılmış bir dil vaadi, kendisini ‘idrak edilemez’ olarak görecek kadar egemen bir aklın vaadidir."
avluda oturan sizofren avluda oturan sizofren
nietzche ve foucault'tan bariz izler taşıyan, zizekvari şovlara hiç girmeden derdini anlatan,sağlam entelektüel.

üşenmeden kenara not aldığım hatirlanmayan fikri isimli pasajı aktarayım. bu bölüm nesir fikri kitabında yer almaktadır.

tam uyanmaya yakın, hakikati bizi tümüyle tatmin edecek açıklıkta rüyamızda gördüğümüz bildiğimiz anlar vardır. kimi zaman varoluşumuzun sırrını ifşa eden bir yazı görünür aniden; kimi zaman buyurgan bir jestin eşlik ettiği ya da çocuksu bir şarkıda tekrarlanan tek bir sözcük, gölgelerle kaplı koca bir alanı aydınlatır bir anlığına, yeniden bulunmuş ve kesin her detayı yerli yerine koyar.
uyandığımızdaysa, rüyamızdaki imgeleri tüm keskinliğiyle anımsasak da yazı ve sözcük hakikatin gücünden yoksun kalmıştır. büyü gitmiştir artık, anlamlarını kavramaktan yoksun, üzüntüyle okşarız onları. rüya bizim rüyamızdır ama özü açıklanamaz biçimde noksandır; gözümüz iyice açıldığında, artık giremediğimiz topraklara gömülmüştür.

nadiren de olsa tümüyle bize açık olması gerekenleri görebilecek kadar hızlıyızdır; bu da rüyanın sırrının başka bir yerde başka bir zamanda yattığı şeklindeki boş inancımızdan başka bir şey değildir: tam uyanırken zihnimizde çaktığı anda rüya bütünlüğü içinde vardır. bize rüyayı veren hafıza, onu körelten yokluğu da verir: tek bir hareket ikisini de ihtiva eder.
aynı şey gayri iradi hafıza için de geçerlidir. bu durumda, unutulan şeyi bize geri getiren hafızanın kendisi unutkandır ve bu unutkanlık onun ışığıdır. ne var ki, sırtına binen özlem yükü de buradan gelir: bir mersiye notu her insanın hafızasının derinliklerinde öylesine ısrarla titreşir ki, en uç noktasında, hiçbir şey anımsamayan hafıza en güçlü hafıza olur.

rüyanın ve hafızanın çıkmazlarını bir sınır ya da zayıflık olarak görmektense, bunun ne olduğunu hakkıyla teslim etmeliyiz: bilincin yapısına dair bir kehanet. söz konusu olan, deneyimlediğimiz ve sonra unuttuğumuz şeylerin kusurlu bir biçimde bilince geri dönmesi değil, bizim bu noktada daha önce var olmamış bir şeyin, bilincin yuvası olan unutkanlığın içine girmemizdir. işte bu yüzden mutluluğumuz hasrete saplanmıştır. bilinç kendi içinde bilinçdışının imasını barındırır ve bu ima tam da onu mükemmel yapan şeydir. bu, son kertede, tüm dikkatin düşüncesizliğe meyil ettiği anlamına gelir; bu düşünce ise en üst noktasında bir titremeden ibarettir. düşler ve hatıralar, yaşamı ve sözcükleri ejderha kanına daldırır, bu şekilde onu korunaklı kılarlar. zihinde belirmeden bir hatıradan diğerine atlayan hatırlanmayan, aslında, unutulmayandır. bu unutulmayan nisyan, dildir, insanın sözüdür.
rüyanın kendi noksanlığından türettiği bu vaat, bizi düşüncesizliğe döndürebilecek kadar güçlü bir berraklık vaadi, bizi çocukluğa döndürebilecek kadar başarılmış bir dil vaadi, kendisini ‘idrak edilemez’ olarak görecek kadar egemen bir aklın vaadidir.
avluda oturan sizofren avluda oturan sizofren
benjamin’in ölümünden sonra yayınlanan parçalarından biri olan din olarak kapitalizm başlığını taşıyan metin en derin çözümlemelerinden birini içerir : benjamin’e göre , kapitalizm , weber’de olduğu gibi sadece protestan inancının bir sekülerleştirilmesini temsil etmekle kalmaz , kapitalizm özü itibariyle ,hristiyanlığın başlangıcından itibaren parazit halinde gelişmiş dinsel bir olgudur. bu haliyle , yani modernitenin dini olarak şu üç özelliği ile tanımlanır :

1. törensel bir ibadet dinidir , belki de gelmiş geçmiş dinlerin bu açıdan en uç ve en mutlak halidir. bu dinde bulunan her şey ancak kült haline getirilmiş bir törenselliğe gönderme yaparak anlam kazanır , bir düşünce ya da dogmaya dayanarak anlam kazanmaz.


2. bu kült kalıcıdır ,”bir kültün sans treve et sans merci , yani ara vermeden aman vermeden kutlanması” söz konusudur. bu noktada tatil günleriyle iş günleri arasında ayrım yapmak mümkün değildir , çünkü burada tek ve kesintisiz bir tatil günü vardır , bu tatil gününde iş kültün kutlanmasına denk düşer.


3. kapitalist kült selamete/esenliğe ermeye ya da bir günahın kefaretini ödemeye yönelik bir ibadet sunmaz , doğrudan günahın , suçun kendisine yönelmiştir. “kapitalizm belki de bir kültün , bir ibadetin günahın kefaretine yönelik olmadığı ama suçluluğa yönelik olduğu tek vakadır… selameti bilinmeyen suçlu , canavara dönüşmüş bir bilinç külte dönüşür, bunu suçunun kefaretini ödemek için değil , suçunu evrensel hale getirmek için yapar… dahası tanrı’yı da suçta yakalamak için… tanrı ölmemiştir , ama insanın yazgısında vücut bulmuştur. kapitalizm tüm gücünü selamete ermek için değil de, suç için harcadığından , umuda değil de , umutsuzluğa yönelik olduğundan bir din olarak dünyayı değiştirmekle ilgilenmez, amacı dünyayı yıkıma uğratmaktır. günümüzde egemenliği öylesine kapsayıcı hale gelmiştir ki ,benjamin’e göre modernliğin üç büyük peygamberi de (nietzsche,marx ve freud) bir biçimde umutsuzluğun diniyle dayanışma içindedirler ve onunla işbirliği yapmışlardır : insan gezegeninin umutsuzluk evinden kendi yolculuğunun mutlak yalnızlığa geçişini nietzsche ethos olarak tanımlar. bu insan üstinsandır, yani kapitalist dini bilinçli olarak gerçekleştirmeye başlayan ilk insandır. ama freudcu kuram da kapitalist kültün dini kurumuna , bu kültü yöneten en üst düzeydeki dinsel göreve aittir : “bilinçdışına itilen , günahkar temsil … bilinçdışı cehenneminin faizini ödediği kapitaldir”. marx’ta kapitalizm “suçun işlevi olan basit ve bileşik faizlerle… dolayımsız bir biçimde , doğrudan sosyalizme dönüşür”.

burada bizi ilgilendiren bakış açısına göre benjamin’in düşüncelerini izlemeyi deneyelim. o halde , kapitalizmin , hristiyanlıkta zaten mevcut olan bir eğilimi en uç noktaya iterek , her ortamda dini tanımlayan ayrım yapısını genelleştirdiğini ve mutlaklaştırdığını söyleyebiliriz. kurban (feda) etmenin , dünyevi olandan kutsala , kutsal olandan dünyevi olana geçişi gösterdiği yer , şimdi , tek , çok biçimli ve durmak bilmez bir ayrım sürecidir , bu süreç her şeyi , her yeri her insani etkinliği kendi kendisinden ayırmak için ezip geçer , üstelik kutsal/dünyevi,ilahi/insani ayrımına tamamıyla kayıtsız kalır. kapitalist din en uç biçiminde , artık ayrıma uğratacak hiçbir şey olmaksızın , ayrımın saf biçimini gerçekleştirir. mutlak ve geriye artakalan hiçbir şey bırakmayan bir dünyevileştirme , kutsal alanından çıkarma , şimdi bir o kadar da boş ve bütünleştirici bir kutsamaya denk gelir. tıpkı , malda olduğu gibi , nesnenin kendi biçiminde , doğasına özgü bir ayrım bulunur , bu ayrım kullanım ve değişim değerlerini birbirinden ayırır ve nesneyi ele gelmez bir fetişe dönüştürür , aynı şey şimdi , gerçekleştirilen , üretilen ve yaşanan her şey –insan bedeni de , cinsellik de ,dil de- kendi kendileri tarafından bölünürler ve artık öz itibarıyla herhangi bir ayrımı tanımlamayan ayrılmış bir ortama taşınırlar , bu ortamda her türlü kullanım kalıcı olarak imkansızlaşır. bu ortam tüketim ortamıdır. eğer , ileri sürüldüğü gibi , şu an yaşamakta olduğumuz , her şeyin kendi kendisi tarafından ayrımında sergilendiği , kapitalizmin en uç aşamasını gösteri olarak adlandırırsak , o halde gösteri ve tüketim tek bir kullanım imkansızlığının iki yüzüdür. kullanılamayan şey , kullanılamadığından gösteri olarak sergilenmeye ya da tüketime bırakılır. bu durum , dünyevileştirmenin imkansız hale geldiği anlamına gelir ( ya da en azından , kendine özgü yordamları gerektirmektedir.). eğer dünyevileştirmek kutsal alanından çıkan bir şeyi ortak kullanıma iade etmek anlamına gelirse , kapitalist din en uç aşamasında kesinlikle ve mutlak olarak bir dünyevileştirilemeyeni hedefler.

agamben: dünyevileştirmeler (monokl,2012)
ubuntu ubuntu
çağdaş insanın ortalama bir günü deneyime çevrilecek neredeyse hiçbir şey içermemektedir artık: ne erişemeyeceği bir mesafeden ona ulaştırılan haberlerle dolu bir gazeteyi okumak, ne de trafik tıkandığında otomobilin direksiyonunda geçirdiği dakikalar; ne büyük kentlerde toplu taşıma araçlarında yaptığı tatsız yolculuk, ne de aniden anacaddeleri tutan gösteriler. ne şehir merkezindeki binalar arasından havaya süzülen göz yaşartıcı bomba dumanı ne de nereden geldiği meçhul silah sesleri; ne gişe önünde kuyrukta beklemek ya da süpermaketin masalsı bolluk ülkesine yapılan ziyaret ne de otobüs ya da asansörde tanımadığı insanlarla yaşadığı dilsiz yakınlığın geçmek bilmez dakikaları... modern insan akşam evine -eğlenceli ya da sıkıcı, sıra dışı ya da sıradan, korkunç ya da keyifli- bir sürü olay yaşamış ve tükenmiş olarak döner ama bu olayların hiçbiri deneyime dönüşmemiştir.

bugün gündelik yaşamı -geçmişte hiç olmadığı kadar- dayanılmaz kılan şey onun deneyime çevrilemezliğidir.
darth minor darth minor
"hiçbir zaman bir çağ düşünmeye bu kadar aciz, batı demokrasileri hayal gücünden bu kadar yoksun olmadı. her şey uyulacak kaçamak kurallar açısından kavranıyor artık –ve süreklilik kazanmış bir olağanüstü hal içinde –orada problemler önceden verilmişler ve önceden zaten çözülmüşler bile…"