görmek

1 /
oncloudnine oncloudnine
tamamı gülse birsel' in 30 ocak 2009 tarihli yazısı, güzel yazmış.

sokaktaki gariban kemancı!
abd'nin washington d.c. şehrinde, bir metro istasyonu. soğuk bir ocak sabahı, siyah tişörtlü ve beyzbol şapkalı bir adam gelir ve kutusundan kemanını çıkarıp sokakta çalmaya başlar.
45 dakika boyunca bach çalan sokak müzisyeninin önünden, işe gitme saati kalabalığı olduğu için, hesaplamalara göre binlerce insan geçer.
i̇lk üç dakika boyunca müzisyeni fark edip duraksayan sadece tek bir kişi vardır.
o da biraz yavaşlayıp durakladıktan sonra yoluna devam eder! bir dakika sonra kemancının ilk bahşişi olan bir dolar, keman kutusuna bir hanım tarafından atılır. hanım parayı attıktan sonra müziği dinlemeden yürümeye devam eder.
müzisyenle en çok ilgilenen 3 yaşındaki bir oğlan çocuğu olur. bir süre duraksayıp seyrettikten sonra annesi tarafından yola devam etmesi için aceleyle sürüklenir.
devam eden dakikalarda kemancıyla en çok ilgilenen çocuklar olur. çoğu seyredip, dinlemeye yeltenirler ama anne veya babaları buna izin vermez ve çocukları alarak yollarına devam ederler.
kemancının çaldığı 45 dakika boyunca sadece 6 kişi durup bir süre müziği dinler.
20 kişi de keman kutusuna para atar.
zaman dolduğunda kutuda 32 dolar vardır.
kemancı müziği bitirip toplanmaya başladığında herhangi bir tepki veya alkış olmaz.
kimse gariban kemancıyı tanımamıştır ama o aslında dünyanın en iyi müzisyenlerinden sayılan ünlü joshua bell'dir ve elindeki stradivarius kemanın değeri de yaklaşık 3 buçuk milyon dolardır! henüz iki gün önce boston'da verdiği konserin biletleri ortalama yüz dolara satılmıştır ve günler önce bitmiştir! joshua bell, bu 45 dakikalık mini konseri, washington post gazetesinin bir deneysel araştırmasına yardım amacıyla vermiştir. bu sosyal deney, insanların farkındalıkları, zevkleri ve öncelikleriyle ilgilidir ve bu amaçla uygunsuz bir saat ve kamuya açık bir alan seçilmiştir. konu şudur: acaba bu uygunsuz şartlarda güzelliği fark edebiliyor muyuz? değerini anlayabiliyor muyuz? ve yetenek, beklenmedik bir ortama yerleştirildiyse, onu algılayabiliyor muyuz? yıllardır birçok tüketim ürününün paket ve sunuşuyla ilgili araştırmalar yapılır ve benzer sonuçlar çıkar. paket tasarımı ve sunumu daha güzel olan ürün, ötekinin tıpatıp aynısı bile olsa, tüketici tarafından çoğunlukla "daha iyi" gibi algılanır.
ama sanatla ilgili böyle bir araştırma hiç yapılmamıştı.
sonuçlara göre, acaba insanların bir sokak müzisyeniyle dünya çapında bir kemancı arasındaki farkı algılamalarının tek yolu "sunuş şekli" midir?! bu ilginç araştırma, geçtiğimiz yıl washington post gazetesine bir pulitzer ödülü kazandırdı! "bakmak"la, "görmek" arasındaki farkı zaman zaman hatırlamak lazım.
sadece sanatta değil, hayatta da, bazen amerikalıların deyimiyle "durup çiçekleri koklamak" için vakit ayırmak gerekiyor.
eğer metro istasyonunun oradan geçenler, "i̇ş, güç, vakit, yetişmek" kavramlarını birkaç dakikalığına akıllarından çıkarıp "hayat şu anda bana hangi hediyeyi veriyor" diye düşünselerdi, yani yolda durup çiçekleri koklasalardı, 45 dakikalık muhteşem ve bedava bir müzik ziyafetini kaçırmayacaklar, üstelik nefis bir anı edinmiş olacaklardı.
bugün iş yok...
bir durup bakın ve fark edin bakalım, hayat size hangi hediyeleri veriyor...
avluda oturan sizofren avluda oturan sizofren
hallerce olabilecek eylem. nazım hikmet'in dediği gibi:

bugün aklıma
yazısız ve çizgisiz
bir resim geldi, taranta - babu!
ve benim, birdenbire
yüzünü değil,
gözünü değil,
senin sesini göresim geldi, taranta - babu;
mavi nil gibi serin,
yaralı bir kaplan gözü gibi derin
sesini senin!
mabel mabel
anlamlı bir eleştirisi için a ay filminden yekta'ya kulak veriyoruz.


"göstermek daha mı önemli?

her gördüğünü gösterebiliyor musun?

söylesene her gördüğünü gösterebiliyor musun?

rüyalarının fotoğrafını çekebiliyor musun?

ışığın yetiyor mu? netliğini ayarlayabiliyor musun?

görmeyi sadece görmeyi biliyor musun?

hem ne göstereceksin? haberleşmek için mi? kimlerle?

kendinle habersiz kaldın mı hiç?

gösterilemeyen şeyler görüyorum hep.

gör! sadece gör!

ne olursun, o fotoğraflara görmek icin bak!

görüyor musun? görüyor musun nuran?"
oturduğuyerdennickoluşturmaktazorlanansözlükyazarı oturduğuyerdennickoluşturmaktazorlanansözlükyazarı
adamın biri, ilk defa gittiği küçük bir kasabada şaşkın şaşkın gezindikten sonra yol kenarında duran bir arabanın yanına sokulmuş ve arka koltukta tek başına oturan çocuğa :
- buraların yabancısıyım demiş. parkın hemen yanıbaşındaki fırını arıyorum, çok yakın olduğunu söylediler.çocuk, arabanın penceresini iyice açtıktan sonra :
- ben de buraya ilk defa geliyorum demiş. ama sağ tarafa gitmeniz gerekiyor herhalde.
adam, çocuğun da yabancı olmasına rağmen bunu nasıl anladığını sormuş ister istemez.
- ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz? diye gülümsemiş çocuk. kuş cıvıltıları da oradan geliyor zaten.
- i̇yi ama, demiş adam, bunların parktan değil de tek bir ağaçtan gelmediği ne malûm ?
- tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez, diye atılmış çocuk.
üstelik, manolyalar da katılıyor onlara. hem biraz derin nefes alırsanız, fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu duyacaksınız.
adam, gözlerini hafifçe kısarak denileni yaptıktan sonra, teşekkür etmek için döndüğünde farketmiş çocuğun kör olduğunu.
çocuk ise, konuşurken bir anda sözlerini yarıda kesmesinden anlamış, adamın kendisini farkettiğini.
işığa hasret gözlerini ondan saklamaya çalışırken:
- üç yıl önce bir kaza geçirmiştim, demiş, görmeyi o kadar çok özledim ki. sizinkiler sağlam öyle değil mi?
adam, çocuğun tarif ettiği yerde bulunan fırına yönelirken:
- artık emin değilim, demiş. emin olduğum tek şey, benden iyi gördüğündür.

gösterdim... gördü anlamına gelmez
söyledim... duydu anlamına gelmez
duydu... doğru anladı anlamına gelmez
anladı... hak verdi anlamına gelmez
hak verdi... inandı anlamına gelmez
i̇nandı... uyguladı anlamına gelmez
uyguladı... sürdürecek anlamına gelmez...

alıntıdır
bulentilgaz bulentilgaz
görmek konusunda zihin açıcı olabilecek üç şey:
1) görme sistemimiz tarafından kolaylıkla aldatılabiliriz. dolayısıyla görsel keskinlik ve her
seyi açık seçik olarak görebildiğimize yönelik yargı doğru değildir. görsel keskinlik, bakışlarımızı odakladığımız noktanın dışında azalır. gözlerimizi her an hareket ettirdiğimiz için; her yeri net bir şekilde görebildiğimizi sanıyor ve bu sınırlamayı gündelik hayatta fark edemiyoruz.
2) gözlerimizin sağladigi görsel bilgide belirsizlikler olabilir. aslında, görsel bilgi, gerçek dünyadaki nesneleri belirsizliğe yol açmadan yorumlamayı sağlamaz; çogu kez farklı bir çok yoruma açık bir bilgi türüdür.
3) görme bitiştirici bir süreçtir. beyin kendisine ulaşan görsel veriyi edilgin bir biçimde kaydetmek ile kalmaz; asıl işi onu yorumlamaktır. bunun en belirgin örneği 'boşluğu doldurma' olayıdır. beyne giden sinirler ağtabakanın bir noktasından çıkmak zorundadırlar ve doğal olarak o noktada ışık alıcıları bulunmaz. dolayısıyla, her nereye bakarsak bakalım görüş alanımızdaki bir nokta için tamamen kör olduğumuz söylenebilir. oysa herkesin bildiği gibi görüş alanımızda hiç bir boşluk ya da delik bulunmaz. beynimiz, kör noktayı orada ne olabileceğine ilişkin bir tahminde bulunarak kendisi doldurur. görme etkin ve bitiştirici bir süreçtir. beynimiz geçmiş deneyimlerimize ve gözlerimizin sağladığı sınırlı ve belirsiz bilgiye dayanarak kendince en akla uygun yorumu yapmaktadır. kısaca söylemek gerekirse görme; gözlerimizle gördüğümüz bir dıs dünya resminin kafamızın içindeki bir perdeye olduğu gibi yansıması değil; elimizde bazı parçaları eksik olan bir yapbozun eldeki parçalarından yola çıkarak resmini oluşturma işlemini andırmaktadır. zihnimizde oluşan resim ile dış dünya gerçekliği birebir örtüşmeyebilir; ancak, bu resmin dış dünyayı olası en iyi biçimde yansıttığı da bir gerçektir.
bulentilgaz bulentilgaz
"insanın bir zamanlar farkında olduğu bir dirim dengesi ortaklığının yerini; sömürücülüğün, ya da, daha kötüsü, aldırışsızlığında ötesinde bir bakar körlüğün almış olmasını ürkünç buluyorum." bilge karasu/ narla incire gazel

"anlatamayacağım. bu insanlar 'guguk kuşu' filmini de, napolyon 'un yaşam öyküsü filmini de, limana yanaşan beyaz bir yolcu gemisini de, vitrinlerdeki yeni sonbahar giysilerini de aynı gözlerle seyredebiliyorlarsa, elimden ne gelir. "
tezer özlü/ çocukluğun soğuk geceleri
torrasctik torrasctik
bazen düşünmek yetmez, yorum yapmak yetmez, bakmak yetmez değil mi?

evet, işte bu zamanlarda görmek lazım doğruyu yanlışı, sevgiyi nefreti, iyiyi kötüyü… çoğu zaman bazı şeyleri hep sonradan fark ediyoruz -şüphesiz- . i̇ş işten geçtikten sonra derler ya. i̇şte o zamanlarda. aslında bu da yanlış bir tabir bence. i̇ş işten geçmez bana kalırsa. her zaman, her durumda bir çıkış noktası bulunur. tabi bütün yolları kapamamışsak kendimize. eğer kendimizi dar kalıplar içine koymuşsak zaten iş işindeyken de bizim için yapılacak bir şey yok demektir.

bazen kendimizi hayatın keşmekeşliğine o kadar kaptırırız ki her şeyi görev edasıyla yapar hale geliriz. burnumuzun dibinde biten ottan bile bihaber yaşarız. en basitinden şöyle bir örnek verebilirim sizlere: her gün işe, okula, çarşıya vs. gittiğiniz yolu düşünün. yolda olup bitenlerden ne kadar haberdarsınız. kaldırım kenarına ekilen çiçekleri ne zaman fark ettiniz.

aslında insani ilişkilerimizde aynen böyle biliyor musunuz? bir an kendinizi bulunduğunuz ortamdan çekip olağan fotoğrafa dışarıdan bakın! i̇şte o an, görmediğiniz birçok şeyi göreceksinizdir. gizemi bozmuş olacak ve gizemin arkasındaki saklı olan sırlar tek tek gözükecektir. görmek yetmeyecek bu defa size, anlamaya ve görüp anladıklarınızı yargılamaya başlayacaksınız. eğer başarılı bir şekilde bu evreleri atlatabilirseniz acımasız, intikamcı diye adlandırdığınız “hayat” sizin karşınızda ezik bir hal alacaktır. yetmezmiş gibi birde mutluluk denen kavramı da artık siz yöneteceksinizdir!

evet, hayat labirentinin içinde kaybolmak mı yoksa kendi labirentinizi oluşturmak mı istiyorsunuz? cevaplarınızı duyar gibiyim. elbette size sunulan yaşamın tek patronu olmak istediğinizi söyleyeceksiniz hepiniz. i̇nsanoğlu tuhaf bir mahlûk! her şeyi ister. haddini bilmezdir âdemin çocukları. her elmadan yemek isterler. sahip olduklarını değil olamadıklarını düşünürler hep. önce sahip olduklarımızı elimizde tutmaya çalışalım. mutluluklarımızı, acılarımızı, üzüntülerimizi... demek istediğim şey sahip olduklarınıza sıkı sıkıya sarılın. mutluluğa sarıldığınız gibi acınızı da özümseyin. onu isyana dönüştürmeyin. ondan yeni mutluluklar türetin.

çünkü hayatın sırrı görmekte gizlidir, dili yoktur, sesi çıkmaz. bakmakla görmek arasındaki farktadır kimi insan ya da kimi insan(dışı)’yı anlamak.

sen sen olursun ya da biz biz ne fark eder. görünmeyen olarak kabul edilen ikinci yüzde gerçekler gizlidir bağıra bağıra.

yaşamın tadını görerek çıkarma dileğiyle…!
ben olan ben ben olan ben
bilim adamları "gördüğümüz" şeylerin % 50'den azının gözlerimize giren bilgilerden oluşmakta olduğunu düşünmektedir. diğer % 50 küsuru ise dünya konusundaki beklentilerimizden (ve belki gerçeklik alanları türünde başka kaynaklardan) oluşmaktadır.

gözler görme organları olabilir, ama asıl görme işi beynin görevidir.
1 /