grev

1 /
absinthe absinthe
işçilerin topluca çalışmamak suretiyle işyerinde faaliyeti durdurmak veya işin niteliğine göre önemli ölçüde aksatmak amacıyla aralarında anlaşarak veyahut bir kuruluşun aynı amaçla topluca çalışmamaları için verdiği karara uyarak işi bırakmalarıdır.
börtü börtü
fransızca kumsal anlamına gelen kelimedir.eskiden fransa'da işçiler kumlu bir alanda çalışma arası toplanıp sohbet edip dinlenirlermiş.işçiler zamanla işlerindeki sorunları konuşmaya başlamışlar aynı alanda, sonra patronlarını eleştirmeye geçmişler ve işi bırakma, yavaşlatma kararı aldıklarında da yine aynı alanda toplanmışlar.artık işçiler her işi topluca bırakmalarında aynı kumlu alanda toplandıkları için kumsalda toplanmak bir nevi gelenek haline gelmiştir.işi bırakacakları zaman kısaca kumsal yani 'grev' diyerek anlaşmaya başlamışlar.zamanla dilimize de geçerek kullanılmaya başlanmıştır.
1101001 1101001
işçi sınıfının burjuvaziye karşı üretimden gelen gücünü kullanarak yürüttüğü kolektif eylemdir. aslında işçi sınıfının burjuvaziye karşı mücadelesi kapitalizmin tarih sahnesine çıkmasıyla başlar. ancak onun üretimden gelen gücünün farkına varıp grev silahına sarılması, modern sanayinin gelişmesine pararlel olarak işçilerin fabrika ve işyerlerinde yoğunlaşmasıyla birlikte olmuştur. tarihsel sürecine baktığımızda ilk grev mücadeleleri iki yüzyıl kadar önce ingiliz işçi sınıfının ücret artışları, çalışma koşullarının düzeltilmesi vb. gibi nedenlerle yürüttüğü mücadeleler sırasında kendiliğinden ortaya çıkmıştır.

o günden bugüne grevler işçi sınıfının en etkili mücadele araçlarından biri olarak kapitalist sömürünün hakim olduğu tüm ülkelere yayılmış ve çeşitli biçimlere bürünerek (ekonomik grevler, örgütlü grevler, kendiliğinden grevler, siyasi grevler, dayanışma grevleri vs) zenginleşmiştir.
tembel tembel
yasalarla ve uluslar arası sözleşmelerle düzenlenmiş, sınırları ve koşulları belirli temel bir işçi hakkıdır.

hukuk devletlerinde, gücün belli bir noktada haddinden fazla toplanmasının önüne geçmek amacıyla, her alanda dengeyi sağlayacak kurumlar veya süreçler oluşturmak temel bir prensiptir. kuvvetler ayrılığı bu denge unsurlarının en bilineni ve tartışılmaz olanıdır. işçiye verilen grev hakkı da bu tip bir denge unsuru olarak görülebilir.

yasal bir grev, yasayla belirlenmiş koşullar çerçevesinde, önceden haber verilerek ve yine yasal olarak örgütlenmiş işçi topluluklarınca yerine getirilen bir eylemdir. grev temelde bir uyarıdır. yaptırımı ise greve konu olan işlerin yürütülememesi, mal ve hizmet akışının aksatılması, genel ekonomik gidişata az ya da çok zarar verilmesidir.

taviz vermez neoliberal ekonomilerin hüküm sürdüğü ülkelerde, son yıllarda, yasayla verilmiş grev hakkı sorgulanmakta, bu yapılırken de grevi hazırlayan koşullardan bahsetmeksizin grevin neden olduğu sosyal ve ekonomik olumsuzluklar gündeme getirilmekte, grev sanki yasayla düzenlenmiş temel bir hak değil de keyfi bir oldu bitti, bir grubun toplum üzerinde haksız tahakkümü gibi sunulmaya çalışılmaktadır. bu açık dezenformasyon politikasından esas beklenti iş dünyasında ve hükümetlerde sıkıntı yaratan bu denge noktasının ortadan kaldırılması olsa gerektir. kazanılmış bir hakkı geri almak için yol yapılmaktadır.

grev yüzünden uçaklar kalkmıyor, telefonlar çalışmıyor diye şikayet etmek bireysel düzeyde anlaşılabilir belki, ama bunu toplumsal düzeye taşımak 1 mayıs'ta taksi bulamamaktan şikayet eden plaza çalışanı durumuna düşürür insanı. "grev ekonomiye zararlı" demek de ayrı bir totolojidir, grev zaten ekonomiye zarar vermek için yapılır.

kazanılmış haklar bir geri alınmaya başladı mı da, işin sonunun nereye varacağı asla bilinemez. ahan da komplo teorisi.
94143243431512659321054872390486828512913474876027 94143243431512659321054872390486828512913474876027
birkaç zaman önce memurlarla ilgili bir durum için medyayı meşgul etmiş bir durum idi. sonra ne oldu bilmem.

belki günde 12 saatten fazla özel sektörde köle olarak çalışıyor olmam olabilir ama konu zaten bunla alakalı değil. ya da anlatacaklarım veya siz sevigili itü sözlük halkını anlayacağı veyahut anallayacağı;

şimdi bu gençler kendi aralarında artan zamlar, hayat pahalılığı vesaire konulara istinaden yerinde moon walk yapan maaşlarına karşı olumsuz tutum almışlar neymiş enflasyon ve devalüasyon varmış bizim ülkemizde, gerçi ben öyle bir şey olduğuna inanmadım ama konu zaten bu değil.

adamlar bu gül gibi giden ülkede isyan için öylesine bir başkaldırı olsun diye grev gibi alakasız şeyleri gündeme getiriyorlar ben buna çok üzüldüm. ama bu dediğim gibi konu kapsamında değil.

neyse asıl dile getirmek istediğim; muhteşem haşmetli hükümetimizin yalakasız,
özür dilerim yanlısı bir kanalda bu durum şöyle incelenmekte veyahut irdelenmekte;

bu grev düşüncesiyle ilgili olarak bir uzman koymuşlar ve adam grevi ya da memurların durumunu incelerken şöyle bir değerlendirme yapıyor:

"bu paradan daha azına özel sektörde haftalık çalışma saati memurların şuanki saatinin 3 katına yakın çalışan işçiler var bence bunları da göz önünde bulundurarak memurların haksız veya gereksiz bir çabanın içinde olduklarını anlaması ve bu düşüncelerinden vazgeçmesi gerek. çok bencilce ve saçma bir uğraşın içindeler..."

vesaire vesair diyor saygı değer büyük yorumcu.

bu konunun bir benzeri penguen diye bir dergide ele alınmıştı cidtiyetle sanırım yorumcu ve uzman kişi de bu penguen sayısını okuyup yoruma geçmişki bu kadar gerçekçi bir yorumun altına imza atabilmiş.

aklımda kalanıyla alıntı yapayım:
-patron maaşıma zam yapın hayat şartları vesaire vesaire...
+dışarıda sana verdiğim paranın yarısına çalışacak tonla adam var...
-yine mi gelmiş o açlar,(pencereden bakar), dagılın lan, dağılın...
+evet..

zannımca böyle bir şeydi ya da teması buydu.

ülkemiz genç nüfusa sahip bir ülke ve birisini işten atıp yerine yenisini bulması kolay gibi gözüken bir ortamın şartları içinde paslanmakta ve yaşlanmaktayız.

insanlar ya da sermaye sahipleri yaşam standartlarını veya bir ev geçindirmenin ne kadara mal olduğunun belki bilincinde değil veya bunu bilmek işlerine gelmiyor onun için ucuza daha ucuza işçi ve memur çalıştırmak için insanların haklarını ellerinden almaya çalışıyorlar.

ve gerizekalılar bir açı kıyas alarak bir işçinin bir memurun maaşını belirlemeye çalışıyor ve kıdem denilen şeyin gerçekliği ya da önemi hakkında nohut kadar olan düşünme organlarıyla yargıda bulunmaya çalışıyorlar. ancak bir gün o paraya işi kabul eden aç da öldüğünde ne olacak bunu kimse düşünmüyor.

neyse gereksiz ve alakasız zaten memurların şimdiki maaşlarına çalışacak dünya kadar insan var ne de olsa açlık sınırının altında da yaşamayı başarabilen bir milletiz.

ve son anlamlı söz:
insanların(işçilerin, memurların) zincirlerinden başka kaybecek bir şeyleri kalmadığında bu kapitalistler ne bok yiyecek merak ederim.

ya da böyle bir şeydi. her neyse zaten konu bu değildi...
mevlüt şekeri hüznü mevlüt şekeri hüznü
"alternatif" olduğunu zanneden bir grup gencin, günler boyunca gündemi sadece internet üzerinden okudukları gazetelerden takıp ettikleri bir dünyanın çocuklarıyız. iste bu gördüğünüz sözlükler, ağzımızdan çıkan sözcükler (oraların oraları buraların buraları tee o yanlara kadar) hep bizim.
ortaya çıkış sürecimizde alternatiftik. başka bir dünya mümkündü. geçenin ilerliyen saatlerine kadar buralardaydık ve kurt sorunu senin, din ve vicdan özgürlüğü benim dolanıp duruyorduk.

hayatın ritmiyse başka atıyordu

bir temizlik işçisi, sabah 9 da işe başlayan insanların bürolarını temiz bulabilmesi için beşte iş başı yapıyor ve beşte işinde olabilmek için bizim sözlükte gezindiğimiz saat olan 3'te kalkıyordu.
keyfinden değil; ev kırasını ödemek, çocuğunun okul geleceğini garanti altına almak, işsizlik kurumu kapılarında sürünmemek için uykunun en tatlı yerinde ona elveda diyor ve yaklaşık 30 yıldır yıllık izni haricinde neredeyse her gün işe geliyordu.

biz onun temizlediği üniversitede okuyorduk. onun varlığından bile haberdar değildik, çünkü biz geldiğimizde o çoktan gitmiş oluyordu. dolu bıraktığımız çöpü boş, karaladığımız tahtayı temiz görüyorduk ve bu kadardı.

çalışma koşulları hasebiyle ne yazık ki iş arkadaşlarını da hayli az görüyor ve 4 saatlik çalışma süresi yüzünden mola vermeden direkt evine gidiyordu.
saat ücreti üzerinden yapılan anlaşmasında işveren alı cengiz oyunlarıyla çalıştığı dakikaları düşürüyor, bu şekilde herhangi bir zam koşulunda bile ücretini aynı tutuyordu. dakika düştüğünde temizlenecek alan küçülmüyordu ama. kısacası gerçek ücret düşüyor, düşüyordu.

sendika toplu sözleşmeden çıkmıştı; çünkü işveren krizi bahane ederek ücretleri artırmaya yanaşmıyordu. işverenin, geçen sene içinde net karını %3,5 arttırmasıysa yönetimin değil, işçilerin el emeklerinin eseriydi.
bir de utanmadan, yeni işe girenlerin %30 daha düşük ücretle işe alınması söz konusuydu. işveren biliyordu ki bu sektörde çalışanların hiçbiri bir kez bile başını kaldırmamış. işveren biliyordu ki, zam bile olsa dakikaları düşürür ve işi kılıfına uydurur...işveren biliyordu ki, göçmen işçilerin yoğun çalıştığı bu sektörde asla birlik olunmaz...

işveren yanlış biliyordu!

sizi kendimden soyutlamıyorum. ben de koskoca yılımı sabahın körüne kadar burada oturup, öğlen uyanarak geçirdim. kendime dair sorumluluklarımın hepsinden kaçtım, elimi işe güce yanaştırmadım. klavyenin başında tüm teorik ve geçmişten gelen pratik bilgilerimi hiçbir yaralı parmağa işemeyecek olan yazılara döktüm.

kimlere ulaştım/ulaşıyorum? benim gibi gerçek hayatın dışına savrulmuş insanlara. bir fabrika işçisiyle iki saat yan yana dursa futboldan başka konuşacak konu bulamayacağını düşünen, kağıt üzerinde ülke kurtarabilen; ama "ne yapmalı" "nasıl yapmalı" sorularını kendine sormayan bir yığın insana...

yılmaz güney'in arkadaş filmi geliyor aklıma. bir şeyler yapıyormuş gibi görünmek için birilerine boş vakit harcamak belki de...niyetinden bağımsız olarak kötü.


evet...daha önceleri yatağa ancak başımı koyduğum saat olan 3'te kalkıyor, beşte iş başı yapacak olan işçilerden önce üniversitenin kapısında olmak için uykumu bölüyorum. alıştım da açıkçası, erken yatıyorum. 30 yıl, sabah uykusunun güzelliğinden faydalanamamış kadınları getiriyorum aklıma. çocuklarını bir kere bile kendi elleriyle okula hazırlayamamış anneler tanıyorum. iş anlaşmalarının daha altında saatlere çalışmaya zorlanan, mesaileri ödenmeyen, bilmedikleri kağıtlara mecburi imzalar attırılan insanların yanına gidiyorum. hastalandıklarında isten atılma korkuşuyla işe gitmeye devam eden, sürekli aynı şekilde eğilmekten beli tutulmuş, 4 dakika içinde 40 m²lik alanı temizlemek zorunda bırakılan insanlarla içiyorum ilk çayını sabahın.
karşı çıktıklarında sadece bir saatlik iş için şehrin öbür ucuna gönderilen insanların söylediklerini dinliyorum.

bunların hepsini bir grev hazırlığının içinde, bir sendikalaşma sürecinde öğreniyorum.

hayat, "basit" insanların "monoton" günleri üzerinden yükseliyor...

"birgün şu tuvaletleri temizlemeseniz ne olur?" diyorum, "hastalık olur" diyor...


"grev" olur diye düzeltiyorum onu, "sizi görmeyenlerin, ne kadar iş yaptığınızı anlamasına yardımcı olur"

"zor" diyor..."zordan korksan, bu saatte işe gelir miydin" diye takılıyorum. gülümsüyor. "ya birlik olamazsak" endişesi okunuyor gözünden.

hakli endişesini bildiklerimle azaltmaya çalışıyorum. ben de grev denilen okulada öğrencilik yapıyorum ve sanırım kendimi 19 yıllık öğrencilik hayatımın toplamında şu 3 haftada öğrendiklerimin yarısını öğrenmemiş buluyorum. her akşam, eve geldiğim saatte artık boğazım ağrımış; ama huzurlu oluyorum. ertesi günün endişesi "kimi, nasıl ikna etmek" oluyor. grevden sonrasını planlamaya çalışıyorum. sahi işveren grevden zararlı çıkan taraf olursa bunu işçilerine nasıl ödetecek, o zaman bu sektördeki çalışanların yanında nasıl duracağım/duracağız, neler yapmamız gerekiyor akabinde...tecrübeli olanlarla bunları konuşuyorum. ineğin büyüğü ahırda, biliyorum.

benim için grev/grev hazırlığı başka bir dünyaya açılan kocaman kapı oluyor.


peki siz, kendini emekten ve sömürüsüz bir dünyadan yana görenler...hiçbir grevi yakından takip edebilme heyecanını yaşadınız mı?

*******

not: bahsi geçen temizlik işçileri, sendikalaşma süreci, iş saatleri vb. almanya ile alâkalıdır.
suursuz suursuz
türkiyede işe yaramayan eylem.. birlik denen şeyden bihaber türk insanının başaramadığı şeylerden biri.. koyun olmaya alışmış, sadece kendi canı yandığında bir iki tiz sesle bağırıp geri çekilen, başka insanların derdine asla ama asla burnunu sokmayan kamucu sektörün 25 kasım 2009 tarihinde yapmayı planladığı fakat başarılı olamayacağı hareket..
1 /