gülün adı

oztokyolu oztokyolu
adam kitaba "gül" değil, "gülün adı" diye isim vermiş. adam, umberto eco olunca, şüphesiz ki düşünenler için ibretler vardır!

niye gül değil de gülün adı?
çünkü gülün adı gülden daha basittir.
nasıl?
gül; farklı renklerde, farklı boylarda, farklı şekillerde ve farklı kokularda olabilir. "gülün adı" ise sadece "gülün adı"dır. güllerin tümünden bağımsız ve tümünü birden kapsar.

tam anlar gibi oldum karıştı. biraz daha açabilir miyiz?
açalım... ama önce kapatacağız sonra tekrar açacağız. platondan gireceğim, "lan basit olsun" dedik, diye panikleme. önce kapanış sonra açılış.

tamam, nedir yani?
platonu biliyorsunuz, onun ideler dünyasını da biliyorsunuz. ideler dünyasında soyut bir "at" kavramı vardır. bu bizim beynimizin içinde yarattığımız dünyadaki attır. bir at siyah da olsa, doru da olsa, bir bacağı eksik de olsa, gövdesinin yarısı kopmuş da olsa, kuyruksuz da olsa, hatta stilize edilmiş bir siluet şeklinde çizim bile olsa biz onu gördüğümüzde tanırız ve "bu attır" deriz. beynimizdeki at tanımı dört ayaklı, koşan, yeleli, toynaklı hayvanın ötesindedir. onun tüm farklı biçimlerini kapsar. işte "gülün adı" da ideler dünyasındaki bu at gibidir. güllerin tümünden bağımsızdır.

"yine karıştı. bu tanımlamalar çok ağır oldu", diyorsanız, sevgili ünsal oskay'ı anarak "tanımlar ağır değil, siz hafifsiniz" diyeyim.
kılavuz karga kılavuz karga
orta çağ hristiyan tarihiyle iç içe geçen, buram buram tarih kokan bir roman. umberto eco gülün adı'nı yazarken ince eleyip sık dokuduğunu her fırsatta göstermiş. bunu kitabın sonuna eklenmiş olan sonrası bölümünde de görebiliyoruz. bu kısım alfabeta dergisinin 49. sayısındaki (1983 haziran) yazısından alıntılanmış. kitapla ilgili birçok konuda açıklama yer alan bu bölüm, mutfağı merak edenler için çeşitli bilgiler ve açıklamalar içeriyor.

polisiye bir romanı bu kadar severek okumamın sebebi tarihi her zaman sevmiş olmamdır. özellikle hristiyanlık üzerindeki açıklamaların mezhepler, papalık ve krallar üzerinden anlatılması, dinin geçirdiği değişim sürecine tanıklık etmemizi sağlıyor. avrupa'nın engizisyon ateşinde kavrulduğu yıllarda arap bilim adamlarının kitaplarından da bahseden eco, dahası adso'nun ağzıyla, bilginin din prangası altında dahi olsa gelişiminin ve yayılmasının engellenemeyeceğini göstermiş. özellikle kilidin kırıldığı son sayfalarda bilim ile dinin savaşını kahramanlar üzerinde somutlaştırarak, suç-suçlu ve dedektif kavramlarını aradan çıkartıyor. william'ın adso ile yaptığı konuşmaları cinayetlerin merkezinden uzaklaştırdığınızda, bir başka noktaya her zaman ışık tutmakta olduğunu görüyorsunuz. en azından benim için öyle oldu. son bölümde yaptığı bazı açıklamaların da bunu desteklediğini görünce konudan emin oldum.

gülün adı tarihi konularda genç beyinlere açıklamalar yaparak ilerleyen bir polisiye roman olduğu kadar, din-bilim ya da eleştirel bilgi-dogma bilginin de tartışıldığı bir roman. her mezhebin kendince haklı olduğu, her manastırın hazinesinin örneğine ender rastlanan (ama william'ın açıkladığı üzere her manastırda rahatlıkla bulunabilen) kutsal eşyalarla dolu olduğu, papanın dinin gücünü siyasi otoriteye dönüştürdüğü, mahkemelerde cadı ve büyücülerin yakıldığı, tüm kanunların öznel ilkelere göre; çünkü ben öyle istiyorum, çünkü tanrı öyle istiyor mantığıyla (daha doğrusu mantıksızlığıyla) konulduğu bir dünyada eleştirel düşünce ve evrensel bilginin sesi william, tanrının unuttuğu bir manastırda gizemli cinayetleri çözmeyi çalışıyor. yanındaki genç yazman çömezi adso ise öğrendiği bilgiler ile karşılaştığı gerçekler arasında ikilemler yaşıyor ve rahipler tarafından sakınılan gizemli bir dünyayı kâh isteyerek, kâh istemeden, bazen de nefsinin esiri olarak keşfediyor.

kitap bana beklediğimden daha fazlasını verdiği için çok memnun oldum. bu türe çok ilgim olmasa da polisiye bir romanı eleştirel tarih penceresinden okumak gayet güzeldi.
snow flake snow flake
kitabın adı neden gülün adı:

"eco; bir romanın adının yorumsal bir anahtar olduğunu, oysa romanın, eco'nun sözcükleriyle, "yorumlar üreten bir makine", olduğunu, ama bir romanın ille de bir adı olması gerektiğini belirterek, kızıl ile kara, savaş ve barış gibi adların çağrıştırdıklarından kaçınmanın olanaksızlığına, öte yandan, baş kişinin adını taşıyan romanlarda, bu adın bazen yanıltıcı olduğuna, örneğin, goriot baba'nin, okurun dikkatini goriot baba üstünde yoğunlaştırdığına, oysa bu romanın aynı zamanda rastignac'ın ya da vautrin'in (namı diger collin'in) de destanı olduğuna, bunun gibi, üç silahşörler'in gerçekte dördüncünün öyküsü olduğuna değinerek, romanı için önce "suç manastırı" adını tasarladı ama sonra, okurun dikkatinin yalnızca polisiye öyküde odaklanacağını düşünerek, bu adı bir yana bıraktığını romana -düşlediği ad olan- 'melk'li adso' adını da koymadığını, bunun nedeninin italya'da yayıncıların özel adlardan hoşlanmayışları olduğunu söylüyor. oysa adso, romanda yalnızca anlatıcının sesi, dolayısıyla da yansız bir ad olduğu için (kuşkusuz bir anlatıcının ne denli yansız olabileceği sorulabilir) yazarın anlayışına uygun düşerdi. gülün adı'na gelince; eco bu adı, kendisine, on ikinci yüzyılda yaşamış bir benedikten olan bernardo morliacense'nin de contemptu mundi'sinin bir dizesinden esinlediğini salt bir rastlantı sonucu bulduğu bu adı niçin seçtiğini şu sözcüklerle dile getiriyor: "çünkü gül, simgesel bir şeydir ve öylesine anlamlarla yüklüdür ki, neredeyse hiçbir anlamı yoktur. gizemlidir gül ve bir gül, güllerin yaşantılarını yaşamıştır."
etinedolgunbirbaşçavuş etinedolgunbirbaşçavuş
şayet mimari terimlere ve bilhassa kilise yapılarına aşina değilseniz kitabı okumadan evvel ayasofya'yı, arkeoloji müzesi'ni, topkapı sarayı'nı gezmenizi salık veririm. ne alaka demeyin. ayasofya'ya gider tonoz nedir, nereye nef nereye narteks denir, apsis nerededir, bazilika planı nasıl olur öğrenirsiniz. sütun başlıklarını incelersiniz. galeri bölümünü gezersiniz. ana hatlarıyla kilise uzayını tanımış olursunuz. oradan arkeoloji müzesine geçer lahitlere, kabartmalara, oymalara bakarsınız. sfenks heykelini, grifon yaratığını görürsünüz. müzenin dört sütunlu girişinin önünde durur demek alınlık böyle bir mimari ögeymiş dersiniz. bakmaktan boynunuz ağrıdığında bahçedeki devasa medusa başının yanına gidip yanağına bir buse kondurabilirsiniz. böylece onu hiç unutmazsınız. topkapı müzesi ise size revak, baldaken, eyvan, niş nedir örnekleriyle öğretir. gezerken yanınızda mimarlık cep sözlüğü bulundurursanız faydalı olur. bilgilendirme levhalarını okurken bilmediğiniz terimlere açar bakarsınız. ardından kafanızı kaldırır etrafınızdaki mimari unsurlara yeni edindiğiniz bilgiler ışığında tekrar göz atarsınız.

aksi takdirde kitaptaki betimlemeler sizler için eziyet olacaktır. hayal etmesi güç kavramları kavramaya çalışayım derken kitaba küsmeniz gayet olası. istanbul'da yaşamıyorsanız bulunduğunuz şehirdeki kiliseyi (varsa) gezin en azından. gittiğiniz yerle ilgili broşür, kitapçık, kitap vs varsa mutlaka alın derim. özet bilgiler ve çizili mimari planlar çok yararlı oluyor
garson parçası garson parçası
kitabı çok iyi. iyi bir çalışma ve araştırma yapılarak yazılmış. bunun yanında filmini beğenmedim. çok uzun bir roman iki saate sığmamış gibi hissettim. kopukluklar mevcut. belki iki film olarak çekilseydi ve ayrıntılara daha önem verilseydi iyi olabilirdi.
müsait bir yerde lütfen müsait bir yerde lütfen
bazı araştırmacılar tarafından orhan pamuk'un eco'dan etkilendiği; benim adım kırmızı nın gülün adı romanından hem kurgu hem de motif bakımından izler taşıdığı çeşitli vesilelerle dile getirilmiştir. mesela bunlardan biri olan hakan sazyek, orhan pamuk'un bu eserinde gülün adı romanını isminden başlayarak örneksediğini söyler ve egemen zihniyetle yenilikçi zihniyetin çatışması, kalıplaşmış değerlerin koyu bir şekilde savunulması, cinayetler ve onlara yaklaşma tarzları gibi noktalarda eserler arasında bir paralellik olduğunu ekler.

hüseyin avni cinozoğlu "benim adım kırmızı, gülün adı"nın şablon alınarak yazıldığı izlenimi uyandırıyor. sonuçta bütün edebiyat pamuk için miri mal kabul edilmekte." sözleri ile orhan pamuk'un benim adım kırmızı romanında eco'yu taklit ettiğini iddialı bir şekilde ileri sürer; daha sonra da pamuk'un romancılığını beğenmediğini gösteren ifadelere yer verir.

cinozoğlu'nun değerlendirmeleri, bazı haklı tarafları olmakla beraber, tahlil ve ispat metoduna dayandırılmadıkları için öznel hükümler olarak kalmaktadırlar. yavuz selim karakışla da gülün adı ile benim adım kırmızı arasındaki paralelliğe
değinir. karakışla, benzer özelliklerden söz eder; fakat bunların mahiyeti hakkında ayrıntılı ve
ispata dayanan bir metot kullanmaz. ayrıca bir metinde kullanılan motifin sanki diğer metinde
birebir muadili varmış gibi "gülün adı"ndaki manastırın yerini benim adım kırmızı"da nakkaşhâne ve geri planda istanbul şehri almıştır. rahiplerin yerini nakkaşlar. arsito"nun "kayıp
kitap"ı, eniştenin "gizli kitap"ı olmuş. manastırda birbiriyle çekişen hristiyan tarikatların yerini
köktenci erzurumîler almış." gibi ifadelerle genel değerlendirmelerde bulunur. bunlar arasında
paralellik vardır; fakat karakışla'nın saydığı gibi birbiri yerine tam anlamıyla oturacak,
yekdiğerinin muadili olacak kadar kesin benzerlikler yoktur. benzerliklerin yanı sıra anlayış ve
mahiyet farkları da vardır; ancak bunlara değinilmemiştir. bu tarz yaklaşımları çoğaltmak mümkündür.

birçok yazar, araştırıcı söz konusu iki eser arasındaki benzerliklere değinmiş; fakat benzerliğin mahiyeti üzerinde, mukayeseye dayanan ilmi bir çalışma yapılmamıştır.

gülün adı romanı ortaçağda bir hristiyan manastırında geçen esrarengiz olayları, o
dönemde meydana gelen bazı toplumsal hadiseleri yansıtacak şekilde işlemeyi esas alır. bir haftalık aksiyon zamana sahip olan metinde, büyük bir manastırda işlenen cinayetlerin ardında yatan sebeplerle katilin aranması entrik kurgunun ana unsurlarıdır.



kara kitap'ın birçok bilgiyi barından bir "ansiklopedik roman" olduğunu ileri sürerek ondaki kitabı bulmak için yarışan rahiplerin içinde bulundukları arayış söz konusudur. manastırda gizli bir bölmede saklanan, kimsenin daha önce hiç okumadığı bir kitabı elde etmek isteyenleri engellemek isteyen yaşlı rahip jorge, gizli planlarla yedi rahibin ölmesine sebep olur.

bu kitap ise aristo'nun poetika isimli eserinin kayıp olan kısmıdır. zaman kurgusu yedi gün olan metinde, her biri bir günde olmak üzere, yedi kişi esrarengiz şekilde hayatını kaybeder, öldürülür. eski bir sorgucu olan william, bir toplantı için uğradığı cinayetlerin işlendiği bu manastırda kendisine teklif edilen
cinayetleri çözme işini kabul eder. william, manastırın büyük kütüphanesinde çalışan nakkaş
adelmo, yunanca-arapça çevirmeni venantius, retorikle uğraşan benno, kütüphane yardımcısı
brengar, yazmaları kopya eden aymora, kütüphaneci malachi ve şifalı otlar uzmanı severinus'un
katilinin kim olduğunu ve bu kişileri neden öldürdüğünü araştırır.

bu olay örgüsü vasıtasıyla
ortaçağda yenilikçi düşüncenin, tecessüsün ne gibi zorluklarla karşı karşıya kaldığı da gözlenir.
bununla birlikte katolik kilisesinin ortaçağda hem siyasi otorite ile hem de sapkın ilan ettiği bazı hristiyan grup ve tarikatlarla mücadelesi belli oranda işlenir. ortaçağdaki dinî hareketlerin romana taşınması okurun bu dönemi karakterize eden bazı olayları, kurmaca âlemde de olsa, izlemesine imkân sağlar.

orhan pamuk ise benim adım kırmızı romanında 16. yüzyıl osmanlısında revaçta olan sanatlardan nakkaşlığı ve onun etrafında gelişen dünyayı aksettirmeye çalışır. padişahın frenklere
çizdirdiği resmi, yine frenk usulleri ile nakşetmek isteyen nakkaşlar arasında çıkan anlaşmazlık
neticesinde zarif isimli bir nakkaşın öldürülmesi ile başlayan olaylar 16. yüzyıl osmanlı nakkaşlarının durumunu da ortaya koyarak gelişir. suçlunun bulunması ve padişahın resminin tamamlanması üzerine inşa edilen entrik kurgu aynı zamanda hadiselerin geçtiği yüzyılı da yansıtmaya yönelik bilgileri ihtiva eder.

muhteva/motif benzerlikleri
gülün adı ile benim adım kırmızı romanları arasında paralellik gösteren, çağrışım meydana getiren ve mukayese kabul eden noktalar ise tarihî hadiselere yer vermeleri, bilgi ve sanata dayanan muhtevalara sahip olmaları; yeni bilgilere, sanat tarzlarına ve kişisel üsluba yönelme neticesinde işlenen cinayetler ile buna bağlı olarak yenilik yapmak isteyenlerle eski durumu muhafaza edenler arasındaki çekişmeler; cinayetlere yaklaşma ve onları çözme tarzlarıdır.

umberto eco, eserini yazarken ortaçağ üzerine geniş ve ayrıntılı çalışmalar yapar. hatta
bu çalışmalar neticesinde ortaçağ estetiğinde sanat ve güzellik başlıklı bir eser kaleme alır.orhan pamuk da nakkaşlıkla ilgili incelemelerde bulunduğunu, nakkaşlık hakkında bilgi toplamak ve bu sanatla ünsiyet kurmak amacıyla çeşitli yerlerde çok sayıda minyatüre baktığını söyler.

romanlara bakıldığında aradaki benzerlikler başlıklardan başlar. biri gülün adı diğeri ise
benim adım kırmızı başlığını taşır. dolayısıyla iki eserin isimleri arasında güçlü bir çağrışımın
olduğu ileri sürülebilir. mesela yavuz selim karakışla konuyla ilgili yazısının başlığını gülün adı
kırmızı koyarak bir bakıma iki roman arasındaki paralelliğe atıfta bulunur.

eco, kitabın adını rastgele koyduğunu; başlığın muhtevayla pek ilgisi olmadığını söyler:
"gülün adı fikri hemen hemen rastgele geldi aklıma; hoşuma da gitti, çünkü gül öylesine anlam
yüklü, simgesel bir nesnedir ki, neredeyse artık hiçbir anlamı yoktur…"


orhan pamuk ise kitabın ismini ilk önce ilk resimde aşk koyduğunu; bunu da hüsrev ü şirin"de yer alan resme bakıp âşık olmak temasından aldığını ifade eder. daha sonra romanın adını benim adım kırmızı koymuştur. benim adım kırmızı romanında da başlık ile içerik arasında bir bağ kurmak zorlaşır. orhan pamuk da eco'da olduğu gibi metnin başlığı ile ilgili bir açıklama yapar ve bu ismin serüvenini okura nakleder: "benim adım kırmızı aklıma gelir gelmez çok beğenmemiştim. sonra vazgeçtim, bir dönem acaba olsun mu, dediğim, kitabın ilk adı ilk resimde
aşk idi. ilk bakışta aşk başlığı ile hüsrev ile şirin"de yer alan resme bakıp âşık olmak temasını
giriyordum. metin erksan"ın sevmek zamanı"nda, kara kitap"taki bir hikâyeden yararlanarak
yazmış olduğum gizli yüz filminin senaryosunda, doğu ve batı geleneğinde bu tema var. bu kitap
da bundan yararlanıyor, onu öne çıkarmak istiyor."

"benim adım kırmızı" ifadesi metinde bir bölüm olarak yer alır; ancak muhteva bakımından fazla bir çağrışım yapmaz, daha ziyade bir renk olarak ön plana çıkar. "kırmızı olmaktan ne de mutluyum! (…) susun da dinleyin nasıl da böyle bir harika kırmızı olduğumu"gibi ifadelerin geçtiği "benim adım kırmızı" baģlıklı bölümde "kırmızı"dan kastın renk olduğu anlaşılır. dolayısıyla orhan pamuk'un eserinde kullandığı baģlık gülün adı'na verilmiş bir cevap gibidir: gülün adı: benim adım kırmızı. aralarında bir tesir olsun ya da olmasın iki eserin
künyeleri arasındaki kuvvetli çağrışım dikkati çekmektedir.

iki metin arasında çağrışım yapan, kıyas kabul eden bir diğer benzerlik ise her ikisinde de
ortaçağ kültür hayatını yansıtan olayların cereyan etmesidir. gülün adı'nda finis africae denilen
gizli bölmede saklanan bir kitabın etrafında birtakım esrarengiz olaylar ve cinayetler vuku bulur.
aristo'nun poetika isimli kitabının kayıp bölümünü elde etmek isteyen rahipler arasında meydana
gelen çekişme, cinayetlerin işlenmesine sebep olur: "her şey, finis africae"de saklanmış olan bir
kitabın çalınması ve ele geçirilmesinin çevresinde dönüyor; kitap şimdi malachi"nin çabasıyla
yerine döndü, ama gördüğünüz gibi cinayetlerin sonu gelmedi."

manastırdaki kişilerin kitaba yaklaşmalarını engellemek isteyen yaşlı rahip jorge, bu
kitabı araştırmak isteyenleri kurduğu planlar neticesinde saf dışı bırakır. ona göre bu kitap
hristiyan inançlarına aykırıdır ve insanlardan uzak tutulmalıdır: "çünkü onu filozof yazmıştı. o
adamın yazdığı her kitap hristiyanlığın yüzlerce yıllık bilgi birikimin bir bölümünü yok etti. (…)
yaratılış kitabı, evrenin oluşumu konusunda bilinmesi gereken her şeyi söylüyor; ama filozof"un
fizik kitaplarının yeniden keşfedilmesi, evrenin donuk ve yapışkan bir maddeden yapıldığının
tasarlanmasına, arap ibni rüşt"ün, dünyanın sonsuzluğuna neredeyse herkesi inandırmasına
yetti."

aslında söz konusu olan insanları yeni düşüncelerden, tecessüsten, kitaplardan uzak
tutmak, ortaçağ paradigması ve tahakkümünü devam ettirmektir. benim adım kırmızı'da da benzer şekilde, dine ve geleneğe aykırı olduğu iddiasıyla,
frenk usulü nakkaşlığa, üsluba karşı çıkılır. gelenekçilerle yenilikçiler arasında çekişmeler,
kavgalar yaşanır. nakkaşlıkta üslup sahibi olmak ve frenk usulünü denemek isteyenler, eski tarzı
benimseyenlerle toplumdaki mutaassıp çevreler tarafından hoş karşılanmazlar.

nakkaş zarif, diğer usta nakkaşlar (zeytin, leylek, kelebek) tarafından yapılan frenk usulü çizimlere karşı çıkar ve yaptıklarının günah olduğunu söyler: "yaptığınız resim çok büyük günahtır biliyor musun?" dedi saflıkla. "kimsenin cüret edemediği bir küfür, bir zındıklık. cehennem"in en dibinde yanacaksınız.
azabınız, acılarınız hiç dinmeyecek. beni de ortak ettiniz"

zarif, erzurumîler olarak bilinen mutaassıp grubun bu yeni üslup girişiminden haberdar
olmalarından korkar ve diğer nakkaşları dine aykırı davrandıkları gerekçesi ile bu kişilere şikâyet
etmeyi tasarlar. yine başnakkaş osman, nakkaşların üslup sahibi olmalarını istemez ve gelenekten
ayrılan yeni tekniklere de karşı çıkar. "gerçekten beğenilecek yeni bir şey olmadığı için beğenmiyoruz yeni hiçbir şeyi." sözleriyle bir anlamda, nakkaşlıkta farklı usullerin hele de sanatçının kendine has üslup arayışının ne kadar nafile olduğunu ifade eder. zira gelenekten istifade etme, ustaları takip etme yerleşik bir hükümdür. bunun aksini iddia edip, farklı hareket
edenler hâkim anlayış tarafından tenkit edilir, kabul görmez.

geleneği savunan kahramanların yanında frenk usulünü ve üslupçuluğunu savunan kahramanlar da vardır orhan pamuk'un romanında. mesela enişte de "frenk üstatlarının yaptığı gibi, sokaklarda en çok görülen şeyi, gölgeyi de resmimizin içine sokmayı öğrenmeliyiz" derken insanın aslına yakın bir şekilde çizilmesi düşüncesini savunur ve geleneksel nakkaşlık anlayışının dışında yeni bir yöntemi, frenk tarzını, işaret eder. dolayısıyla her iki eserde de gelenek ile yenilik arasında çekişmenin olduğu bir tablonun kurmaca âleme yansımış şeklini görmek mümkündür. fakat gülün adı'ndaki karanlık tablo benim adım kırmızı'da yoktur. insanların sürekli sustuğu, karanlık bir havanın hâkim olduğu ortaçağ
italya'sında baskıcı ortamın varlığı metin boyunca devam eder. fakat pamuk'un metninde
cinayetlerin ve çekişmelerin yanında birçok eğlenceli ve ironik sahneye de rastlanır. meddahın at
ve köpek resimlerini göstererek onların ağzı ile konuşuyor gibi yapması, şekure ile kara arasında
geçen ilişki bunlardan bazılarıdır. bu farklılık, biraz da, doğu ve batı medeniyetlerinin söz konusu
dönemde sahip oldukları içtimaî, siyasî ve iktisadî şartlarla da ilgilidir..."

...