gülünün solduğu akşam

1 /
guest8644 guest8644
yakın zamanda* hayata veda etmiş yazarımız erdal öz tarafından yazılmış kitaptır. dünyanın ve memleketimizin günümüz ahvali göz önünde bulundurularak okunduğu takdirde, en duyarsız bünyelerde bile ince sızılara yol açabilecek kudrette bölümlere sahiptir bu eser. düşünün ki duyarlı bir bünye tarafından okunduğunda, yer yer gözlerde tomurcuk yaşlar birikmesine yol açar. edebiyet parçalamaz, duygu sömürüsü yapmaz, büyüleyici bir anlatımı yoktur. sadece yalın, gerçek, çarpıcı ve samimidir.
erdal öz, deniz*, hüseyin* ve yusuf* ile aynı dönemde cezaevinde yatmıştır. işte bu süre zarfında, gayet zor koşullar altında da olsa her üçüyle de röportajlar yapmış ve notlar tutmuştur. daha sonra da derlediği bu notlardan gülünün solduğu akşam'ı yaratmıştır.
kanımca, mutlaka okunmalıdır.
minik elma minik elma
fikirleri uyuşsun uyuşmasın, bir insanın başka bir insana nasıl o şekilde davranabileceğini, bu kadar iğrençleşerek nasıl hala kahramanmış gibi davranabileceğini ve de kimi kesimlerden yine bir gülümsemeyle karşılık görebileceğini anlamakta güçlük çektiğim, her ne kadar çok yanlı olduğu için eleştiriler almış olsa da, sunduğu belgeler ve mükemmel ayrıntılarla bazı gizli kalmış noktaları açığa çıkartan, yeşil parka, boğazlı kazak sevdiren, gecenin bir yarısı gözünüzden yaş gelmeden okuyamayacağınız kitap.
peg bundy peg bundy
arkadan gelen serdar ortaç- club melodilerine rağmen gözümün dolmasına, bak onlar inandıkları uğruna öldüler sen otur kıçının üstünde dememe sebep olan kitap. tek bir cümlesi kafama kazınmıştır: 'bazen çocukça bir oyunun sonunda acı bir gerçekle karşılaşabilir insan ama oyunun çocukca güzelliğini değiştirebilir mi bu?'
gölge gölge
kitabın epigraflarında ve bu konuyla ilgili beni çok etkileyen şiirler vardır:

”ahmet abi, güzelim bir mendil niye kanar
diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar
mendilimde kan sesleri” - edip cansever

”kağıdımız çaput bizim
kefenimiz bulut bizim
mesleğimiz umut bizim
kıranlara selam olsun” - ülkü tamer

”kardeşiyle sokaklarda hep
bir örnek giydirilen sen
nasıl sevmezsin eşitliği
yürürken düşen çoraplarını
aynı hizaya getirmek için
annen değil miydi
önünde diz çöken” - sunay akın
kurutulmus kelebek kurutulmus kelebek
deniz gezmiş anlatıyor kitabının devamı niteliğinde, çok daha ayrıntılı ve ilk kitapta yazılmayan bölümlerinde olduğu kitaptır. en acı bölümleri idamların anlatıldığı ve mektupların bulunduğu bölümlerdir. ayrıca davaların sonucunda alınan idam kararına çeşitli siyasetlerin verdikleri tepkilerin olduğu bir bölüm daha vardır ki asıl o kısımlar gerçekten acıtabilir. ileriyi görebilmek mustafa kemal'den ve ismet inönü'den sonra başka bir türk siyasetçisinde görülmemiş bir özelliktir ne yazık ki dersiniz.sadece deniz gezmiş, yusuf aslan ve hüseyin inan(hatta hüseyin inan'la görüşmemiştir hiç erdal öz mamak cezaevinde) mehmet asal'ı da anlatır mustafa taylan'ı da. mete ertekin'i de, sarp kuray'ı da ve asla duruşmalara çıkmasına izin verilmeyen irfan uçar'ı da.

kitaptan;

deniz, kalktı, dimdik yürüdü iki gardiyanın arasında.
çok metin gitti.
avluya çıktık.

darağacı avlunun karşı duvarına yakın bir yerdeydi.karanlıkçaydı avlunun o bölgesi; aydınlatılmamıştı;
dışarının ışıklarıyla aydınlanıyordu. deniz, gardiyanların yardımıyla masaya çıktı.
masa yemek masası yüksekliğindeydi; hele kolları bağlı biri için tek başına, yardımsız çıkmak kolay de-
ğildi. deniz'in kolları bağlıydı arkasından, beyazölüm gömleğinin içinde; topuklarına kadar sarkan
beyaz gömleğin eteği de daracıktı.
masaya çıkarıldıktan sonra tabureye kendi çıktı.basıkça bir tabureydi.tepeden sarkan ilmiğe boynunu kendi geçirmek istedi. ilmik sıkılmıştı, dardı, kendiliğinden kafasından geçemezdi. bir gardiyan çıkıp ilmiğin halkasını
genişletti, başından geçirip indirdi deniz'in boynuna. ancak, sarkan urgan nedense iki kattı; altta ilmik de
iki kattı. çift ilmik vardı deniz'in boğazında.
üçünün içinde sesi en gür olan deniz'di. duruşmalarda da öyleydi.
işte o anda. deniz son sözlerini söyledi:
"yaşasın tam bağımsız türkiye. yaşasın marksizmin leninizmin yüce ideolojisi. yaşasın türk ve
kürt halklarının devrimci bağımsızlık mücadelesi. yaşasın işçiler, köylüler. kahrolsun emperyal---izm,"
derken, 'izm'i bütünleyemedi, çünkü, infaz savcısının "çek! çek!". diye bağırması üzerine, cellat arkadan tabureye ayağıyla vuruverdi.
dört adım ötemdeydi. bir infaz olayının tanığı gibi değildim, devrimci bir eylemi izliyor gibiydim. tepkim olağandı. çok dikkatliydim: tabure masadan düştü yere. deniz'in ayakları masaya değdi, tabanlarıyla basamadı ama uçları değdi masaya. anlaşılan, deniz'in uzun boylu oluşunu hesaplayamamışlardı.

bu durum, görevlilerde bir şaşkınlık yaratmıştı. infaz savcısı, "masayı çekin altından!" diye bağırdı.
masayı çektiler. gitmişti deniz.
o anda yüzü tam karşımdaydı; yüz yüzeydik. gözlerinde anlam yoktu. ayakları masaya değdiği
anda bakışları bir anda anlamsızlaşmıştı.masa ayaklarının altından çekilince, urganın ucunda dönmeye başladı. tam 360 derece döndü havada, sonra ağır ağır 180 derece daha döndü ve durdu.
öylece kaldı havada. yalnızca urganın ucunda yana düşmüş başı ve beyaz ölüm gömleğinin altında da artık
onsuz kalmış postalları gözüküyordu.
ve bedeninde kasılmalar başladı. sanki kollarını çözmek, kelepçeden kurtulmak ister gibiydi. kollar,
omuzlarda kasılıyor, ayaklarda bir titreşim görülüyordu.saat tam 01.25'ti.
ilmik boğazına oturduktan sonra bunlar 4-5 saniye içinde olup bitti.

baktım: orada bulunan, olayı merakla izleyenlerden deniz'leri ölüme mahkum eden mahkemenin
başkanı ali elverdi'nin dudaklarında sigara vardı; ellerini arkasında kavuşturmuştu.
infaz savcısı, yanındakilere küçük şakalar yapmaya çalışıyordu. ama yaptığı şakalara yine kendi gülüyordu
nedense. gülmesi garip seslerle beliren biriydi.
ve orada somutlaşan bir şey vardı: gardiyanlar, 'telkin'i kabul edilmeyen başı şapkalı imam, iki sivil
doktor, tam bir saygı duruşu içinde infazı izlediler. subaylar, küme küme, kapı altının koğuşlara açılan
kapısı önünde haki giysileriyle duruyorlardı. tevfik türüng, elleri parkasının ceplerinde, kısacık
boyu, kısık gözleri, çopur yüzüyle olayı saygısızca izliyordu.
bu arada ali elverdi, nedense üşümüş olacak ki, parkasını getirtti.çıt çıkmıyordu avluda.

birden bir çırpınış sesi, kalabalıkta şaşkınlık yarattı. başlar hızla sesin geldiği yöne döndü. yüzlerden
bir ürperti geçti. duvarın çıkıntısında düşmemek için kanat çırpan bir güvercindi bu. bir güvercindi
çırpınan. sonra yüzler yine eski katı görünümüne döndü. doktorlar yanımızdaydı. halit bey, birine döndü:
-bilinç, ne kadar zamanda kaybolur? diye sordu.
-hemen o anda kaybolur bilinç, dedi doktor.
-ama ölüm 5 ile 7 dakika arasında tamamlanır.
-yaftayı asın boynuna, dedi infaz savcısı.

bir dosya kağıdı boyutlarındaki kartonun üzerinde büyük harflerle karar yazılmıştı. kartonun iki
ucuna bağlı bir ip vardı. yafta asıldı deniz'in boynuna. savcı, doktorlara, ölüyü muayene etmelerini söyledi.
bunu bir emir biçiminde söylemişti.

iki doktor yanaşıp deniz'in gömleğini sıyırdılar yukarı doğru. gömleğin altında kalan kollar çıktı ortaya.
nabzını dinlediler. "nabız atıyor," dediler. oysa infaz gerçekleşeli on dakika olmuştu.
bunun nedeni: çift kat ilmik kullanılması, deniz'in dik yakalı kazak giymiş olması, bir de güçlü bir beden yapısına sahip olmasıymış.
savcı, cellatlara, "kelepçeyi çözün!" dedi.
kelepçe açıldı. kollar beyaz gömleğin içinde sarktı.

bir on dakika daha bekledik.

doktorlar yeniden yokladılar ölüyü. "biraz daha bekleyelim," dediler.

nabız atışları hala dinmemiş.ve 02.15'te doktorlar ölüyü son bir kez daha gözden geçirdikten sonra başlarını salladılar. tamamdı.sarkan urgan, deniz'in başının biraz üzerinden bıçakla kesildi. iki üç gardiyan alttan sarılıp tuttular ölüyü; sehpanın hemen yanındaki yere serili bir bezin üzerine attılar, boynundaki kesik urganla. bezin dört köşesinden dört kişi tuttu; kaldırdılar götürdüler
ilk öldürüleni, boynundaki urganla.

başgardiyan odasına döndük.

koridorda bir numaralı sıkıyönetim mahkemesinin zabıt katibi ismet'e rastladık. gözleri dolu doluydu.
şoke olmuş gibiydi.imam da o anda koridora geldi. ağlamak üzereydi. başgardiyan odasında deniz'in oturduğu sandalyede yusuf oturuyordu şimdi. deniz asılırken yusuf'u alıp o odaya getirmişler.

"duydum deniz'in sesini," dedi, bize dönerek. bunu derken, deniz'in son sözlerini onayladığını;
darağacında arkadaşının gösterdiği soğukkanlılıktan son derece kıvanç duyduğunu; umduğu, beklediği
yiğitçe davranışı yaşamaktan mutlu olduğunu anlatmak ister gibiydi.

infaz savcısına döndü:

-mektuplarımı babama verirsiniz, değil mi? dedi.
-elbette veririz, dedi savcı. bize güvenin yok mu?
-yok tabii, dedi yusuf. size niye güveneyim?
-veririz, veririz. merak etme sen, dedi savcı.

ve infaz savcısı, sözünde durmadı: yusuf'un yazdığı iki mektuptan birini, köylülerine, akrabalarına
yazdığı ikinci mektubu yerine iletmedi.
-tuvalete gitmek istiyorum,dedi yusuf.
-peki, dedi savcı.
yusuf'u prangalarıyla götürdüler. orada bulunan bir albay,

-dikkat edin, intihar edebilir, dedi, yusuf'un arkasından. ama yusuf duymadı bu sözleri.
-bunu yapacak insanlar değil onlar. merak etmeyin, demek zorunda kaldık.
-hiç belli olmaz, dedi albay.

az sonra getirdiler yusuf'u. intihar etmemişti.
-yusuf, bir sigara içer misin? dedim. uzun maltepe'ydi. çıkardım.

-son bir sigara içeyim; dedi. sıkıştırdım dudaklarına, yaktım. gardiyanlar yardımcı oldular, sigarasını sonuna
kadar içirdiler. son sigarasını içerken, birden, odadaki kalabalığın içinde birini tanıyıverdi. tam karşısındaydı
adam. sivil biriydi. pencerenin yanında duruyordu.

-işkenceler nasıl gidiyor? dedi yusuf. adam beklemiyordu böyle bir soruyu. telaşlandı.
-bizde öyle şeyler yok, dedi.
-peki elektrik işkenceleri nasıl gidiyor? başarılı mı?-
-öyle şeyler yapmayız biz, dedi adam.
-yaa, öyle mi? çoluk çocuğun var mı senin?
-bir kızım var.
-hangi okula gidiyor?
-daha küçük. okula gitmiyor.
-iyi, iyi, dedi yusuf.

sonradan öğrendik: adam, ankara emniyet müdürüymüş.

infaz savcısı, doktorları çağırdı.oda insanlarla dolmuştu yine. yusuf arslan'ın infaza engel bir rahatsızlığı var
mı? dedi savcı.

-hiçbir şeyim yok,dedi yusuf. sanki komada olsam asmayacak mısınız? savcı bu soruyu yanıtlamadı. kararı okudu.
-bu okuduğum karar sana mı ait? dedi.
-bana ait, dedi yusuf.
-bir diyeceğin var mı?
-yok.

savcı, o her zamanki çirkin sesiyle, "yusuf'u bekletmeyelim," dedi.

ceplerini boşalttılar. yusuf'un cebinden de 17.25 lira çıktı. emanet hesabına aldılar.kağıda sarılı ikinci paketi açtılar. çıkardıkları ikinci beyaz ölüm gömleğini de yusuf'a giydirdiler.

-bu gömleği giydirmeden asamaz mısınız? dedi yusuf.
-usul böyle, dedi savcı.

ayaklarındaki prangaları çözdüler.

-hadi yusuf,dedi savcı. yusuf yerinde doğruldu. yanımızdan geçerken,

-hoşçakalın, dedi bize. sustuk. yürüdü iki gardiyanın ortasında. avluya, aynı yere çıktık.

hüseyin ağırbaşlıdır, ciddidir. gündelik durumlarında bile hüseyin'in gülmesi olağandışıdır, yapısına
aykırıdır. ama yusuf öyle değildir, her zaman gülümser, güler yüzlüdür o.

kalkıp giderken, bize "hoşçakalın," derken bile sesi o kadar olağan, yüzündeki gülüş bile öylesine bildik,
öylesine alıştığımız bir şeydi ki. hiç olmazsa olağanüstü durumlarda bacakları titrer insanın. baktım da, üçü de o kadar olağan yürüyüp gittiler ki ölüme. sinirli bile değillerdi. yürüdü sehpaya yusuf.
darağacı hazırlanmış, tazelenmişti. tabure masanın üzerine yerleştirilmiş, tepeye yeni bir urgan bağlanmıştı.
yusuf, masaya, oradan da tabureye çıktı. geçirdiler ilmiği boynuna. bu kez tek kattı ilmik.

yusuf da gür, yürekli bir sesle son sözlerini söyledi:

"ben ülkemin bağımsızlığı ve halkımın mutluluğu uğrunda şerefimle bir defa ölüyorum. sizler, bizi
asanlar şerefsizliğinizle her gün öleceksiniz. biz halkımızın hizmetindeyiz. sizler amerika'nın hizmetindesiniz.
yaşasın devrimciler. kahrolsun faş---izm."

o da sözünün sonunu, faşizm'in 'izm'ini tamamlayamadı; yine aynı çatlak sesin --çek! çek!-- diye bağırmasıyla, eliyle koluyla sehpanın başındaki cellata verdiği işaretlerle ve cellatın tabureyi hızla itivermesiyle sallanıverdi boşlukta, urganın ucunda. yarım dönüş yaptı yusuf havada ve arkasını döndü kalabalığa; öylece kaldı.
saat 02.25'ti.

beş dakika bekledikten sonra kelepçesini çözdüler.
kolları iki yana sarktı. yaftayı boynundan geçirip göğsüne astılar. deniz'de gördüğümüz kasılmalar onda da oldu. doktorlar yaklaşıp yokladılar. biraz daha bekleyelim, dediler.

saat 02.50'ye kadar beklediler. sonra görevliler urganı kesip aldılar yusuf'u darağacından, aynı biçimde
yere bir bezin üzerine uzattılar urganıyla, alıp götürdüler.

bu arada, sonradan ankara emniyet müdürü olduğunu öğrendiğimiz, yusuf'un orada sorular sorup
sıkıştırdığı sivil giyimli adam yanıma sokuldu.

-yusuf sizi çok iyi tanıyor. nerede karşılaşmıştınız? dedim.
-hayatta karşılaşmadık yusuf'la, dedi adam.
-hiç görmedim kendisini.--
-sze sorduğu sorulardan, sizi çok iyi tanıdığı anlaşılıyordu, dedim.karşılık vermedi. uzaklaştı yanımdan.

yine döndük başgardiyan odasına. hüseyin getirilmemişti daha. ankara emniyet müdürü olduğunu öğrendiğimiz adam yine odadaydı. yine yanımıza düşmüştü.
-yusuf'u çok hırçın biri olarak anlatmışlardı. hiç de öyle değilmiş, dedi. bunun üzerine odada bulunan, kapı yanındaki masanın önünde oturan bir albay söze karıştı:
-bu çocukların günahı yok,-- dedi. --bunlar suçluysalar bile yüzde ellidir suçları. bunlara kıyasla
yüzde yüz elli suçlu olan, onlara bu ortamı hazırlayan yönetimin kendisidir.
beklenmedik bir tepkiydi bu.odada bir sessizlik oldu.albay yine konuştu.
-ben doğu'da görevliyken, bir kabadayı kasabayı haraca kesmişti. herkes, onun adını bile ağzına almaktan korkar olmuştu. düştüm peşine keratanın, yakaladım, aldım getirdim merkeze, yatırdım falakaya,
canına okudum. kuzuya dönmüştü o kabadayı. anlattığı bu kısa öyküye odadakiler güldüler.

böylece ilk olağan tepkisini hafifletip unutturmuş,düzeltmiş oldu albay. hüseyin'i getirdiler. bildiğimiz hüseyin'di. her zamanki hüseyin. oturdu. bir sigara içip içmeyeceğini sorduk.

-içmeyeyim, dedi. ayağındaki lastik ayakkabıları gösterdi. --söyleyin babama, yarın ayağımda bu
lastik ayakkabıları görünce, doğru dürüst bir ayakkabısı bile yokmuş demesin, üzülmesin. mamak'ta, cezaevinde ayakkabılarımızı giymemize bile fırsat vermediler. ayakkabılarım cezaevinde kaldı. onlara hediyem
olsun.
üzerinde kazak vardı. hüseyin'in ailesinde alevi dedesi vardır. arkadaşları bu yüzden onu 'dede' diye çağırırlar. dede'nin ayaklarındaki prangalar çözüldü. savcı doktorları çağırdı. aynı soruyu sordu.
hüseyin'in hiçbir tepkisi olmadı.doktorlar, "yok,"dediler.

savcı, kararı okudu.
-bu karar sana mı ait? dedi.
-karara bir diyeceğin var mı?

başını kaldırdı hüseyin, savcıya baktı, gülümsedi,bir şey demedi.

"bekletmeyelim hüseyin'i," dedi savcı.ayağa kaldırdılar. ceplerini boşalttılar. onun üzerinden de 21.95 lira çıktı. sonra kağıda sarılı üçüncü paketi açtılar ve üçüncü beyaz ölüm gömleğini de hüseyin'e giydirdiler.

-hadi hüseyin, dedi savcı.
hüseyin yanımızdan geçerken bize döndü, gülerek,
-hadi eyvallah,-- dedi. yürüdü. biz de ardından yürüdük. avluya çıktık. sehpaya doğru ilerledi. masanın üzerine çıktı. durdu.

"tabureye çık!" diye bağırdı savcı. hüseyin, savcıya döndü, tükürür gibi, "sabırlı ol, çıkacağım," dedi.
ve tabureye çıkmadan, masanın üzerinde, yürekli bir sesle bağıra bağıra son sözlerini söyledi:

"ben hiçbir kişisel çıkar gözetmeden ülkemin bağımsızlığı ve halkımın mutluluğu için savaştım. bu an'a kadar
bu bayrağı şerefle taşıdım. bundan böyle bu bayrağı türk halkına emanet ediyorum. yaşasın
işçiler, köylüler. yaşasın devrimciler. kahrolsun faşizm!"
tabureye çıktı. geçirdiler boynuna ilmiği. vurdu tekmeyi hüseyin tabureye. olmadı. bir
daha vurdu. bu kez devirdi tabureyi. urganın ucunda bir kez döndü. tıpkı yusuf gibi
arkasını döndü oradakilere, öylece kaldı.

saat 03.00'tü. aynı şeyler oldu: eller çözüldü. nabız yoklandı. yafta asıldı boynuna. saat 03.25'te urganı kestiler, indirdiler, götürdüler hüseyin'i de.
juliette juliette
her zaman kütüphanemde baş sırada olacak, okuduğum ilk kitap. ( ilk okuldakileri saymıyorum)
önyargıyla yaklaşıp '' ay yok ben aşk romanı seviyorum '' denmemeli ve herkes okumalı bence...
dead dead
yeri geldiğinde gözyaşlarına engel olunamadan okunan, yazana bir, kahramanlarına binlerce kez minnet duyduran başucu kitabı.
kırmızıdenizyıldızı kırmızıdenizyıldızı
erdal öz ün muhteşem romanı, darağacında üç fidan dan sonra okunursa daha bir etkiler insanı. belki de tüm yazılanların denizin ağzından olmasındandır, erdal öz onun ve diğerlerinin anlattıklarını romanlaştırmıştır. okurken ne acıların çekildiğini, memleketi sevmenin ne demek olduğu anlaşılır. saygı duyulur sonra,, kitabın insana verdiği en büyük duygu budur, saygı ve minnet.
1 /