gün zileli

1 /
mayakovski mayakovski
68 döneminde mücadele vermiş bir devrimci. 90'lı yılların başında anarşist olduğunu açıklamıştır. o zamandan bugüne değin çeşitli yayınlar ve kitaplar çıkartmıştır. kaos yayınlarının kurucusudur.
vandal mimar vandal mimar
bu topraklarda örgütlü anarşizm adına facia bir karakter olduğunu söylemek çok da acımasız bir eleştiri olmaz. bana göre gün zileli, sosyalist camianın hiyerarşik ilişki biçimlerinden ve genel anlamdaki anti-bireyci, baskıcı 'örgütlülük algısı'ndan koşarcasına kaçarken pek de tesadüfî ve dolayısıyla doğal olmayan bir biçimde anarşizme toslamış ve 80 sonrası süreçte sinen sosyalist hareketin küllerinden doğan anarşist camiaya mensup bir ünsüz 'ünlü' olmaktan öteye gidememiş. bu durum gün zileli'de 'peygamber anarşist' algısını doğurmuş sanırım ve bu algı da cemaatçi anarşistlerin geçen otuz yıl boyunca pratikten teori doğurmak gibi bir derdi olmamasına, anarşizmin kuramsal-felsefi bir mesele olarak görülmesine ve harıl harıl "saf anarşizm" propagandası yapılmasına neden olmuş. bugün bu ülkede birlikte hareket edebilen anarşist aktivist sayısı 100'ü bulmuyorken, anarşizm hala terörizmle yahut burjuva sosyalistliği ile bir tutuluyorken, sayın zileli'nin ayda bir anarşist gruplarla iletişime geçip anarşizm üzerinde akademik paneller düzenlemek, hayvan gibi işsizlik maaşı alıp işgal ettikleri havuzlu, spalı belediye tesisi ellerinden alındı diye "solidarity keeps us together" konulu mailler yollayan kuzey avrupalı yoldaşlardan bahsetmek, rafine edilmesi güç konuşmalar yapmak gibi dertlerinin olması hala meselenin türkiye ayağını anlayamadığına dalalet gibi geliyor bana. yoksa iyi adam.
bi icim su bi icim su
senee, geçen sene... özgür üniversite'nin açılış günü... biz de okuldan bi arkadaşla gidelim diyoruz ve gidiyoruz... fikret başkaya'yla gün zileli', 'devrimi yeniden düşünmek' konulu bir panel açılışıyla, özgür üniversite'nin yeni dönemini başlatıyorlar... gün zileli daha isviçre'den yeni kesin dönüş yapmış...

konu genelde geçmiş devrimler ve önümüzdeki dönemde ne yapılmalı... fikret hoca, her zamanki hoş sohbetiyle, anlatıyor da anlatıyor bir şeyler. genel olarak, geçmişin ölü bilgilerinden kurtulmaktan bahsediyor. söylediklerinin bir kısmına katılmıyorum, bir kısmına katılıyorum; ama bunlar önemli değil, dinletiyor kendini...

sonra zaman geçiyor, söz gün zileli'ye geliyor... az çok biliyoruz gün zileli'nin yurt dışındayken geçirdiği evrimleri, dolayısıyla panelden önce üç aşağı beş yukarı kendimizi hazırlayıp gidiyoruz, marksizme inanan genç çocuklar olarak... ama beyimiz öyle başlıyor ki söze, daha sonunu getirmeden dumura uğratıyor bizi... anarşistlerin, sovyetler birliği üzerinden sosyalizme saldırmalarına zaten alışığız, ama zileli marx'tan başlıyor sövmeye... lenin'e, troçki'ye kadar da gidiyor... leninizm ile stalinizmi eşitliyor... sallıyor da sallıyor... söz sendikalara geliyor, sendikal örgütlenmeye de sallıyor... yeni bir sistem inşa edilmelidir diyor... 'nedir peki o sistem?' diye soruyoruz, şu an için ben de bilmiyorum diyor... kendi ağzıyla itiraf ediyor yani, bilmeden anca salladığını...

panele chpli bir işçi abimiz de katılmış, söz alıyor, bir şeyler anlatıyor kavlince... gün zileli tek karşılık veremiyor, fikret hocaysa o tatlı, biraz da sinkaflı diliyle konuşuyor işçi abimizle...

panelden sonra anlıyoruz ki, bu anarşistler sadece konuşan, ama derdini duyuramayan, duyursa da anlatamayan kimselerdir... gün zileli gibileriyse hiç çekilmiyor...
fouite fouite
referandumla ilgili yazısı şu şekildedir.

son referandum, türkiye cumhuriyeti’nin kurulmasıyla ivme kazanan ve artık hızını yitirmiş yukardan türkiye modernleşmesinin sonucunda, birbirinden kültürel ve ruhsal bakımdan kopmuş üç “ulus”un oluştuğunu göstermiştir: devlet ulus u ; islam ulus u; özerklik ulus u.

tv kanallarından birindeki bir “amerikan güreşi” programında gözümü ilişen ve bana gevezeliğinin geri zekâlılığından kaynaklandığı izlenimini veren rasim ozan kütahyalı adlı delikanlının, sırf benzer bir dil konuştukları için azerilerin “türk milleti”nin bir parçası olduğu yanılgısı, herhalde ulusun tanımındaki “dil birliği” faktörünü abartmasından kaynaklanmaktadır. oysa “ulus” denen topluluklar, dil birliğinden çok kültürel ve ruhsal ortaklıklarla oluşur, toplulukları bir arada tutan en önemli unsurlar bunlardır.

referandum göstermiştir ki, yukarda sözünü ettiğim üç topluluk (“ulus”) birbirinden neredeyse coğrafi “sınırlar”la bile ayrışacak ölçüde bir kültürel ve ruhsal kopuş içindedir. taraf gazetesinin biraz da aşağılamak ya da alay etmek amacıyla ortaya attığı “tuzlu su muhafazakârları” deyimi, devletçi “ulus”un trakya, ege ve sahil şeritlerinde yoğunlaşmasına bir göndermedir. (sahil şeridinde yoğunlaşan bu “ulus”un ne kadar “tuzlu su muhafazakârı” olduğunu bilemem ama sırtını akp’ye ve türkiye’nin, birazdan değineceğim en muhafazakâr kesimlerine dayayarak kahramanlık yapmaya çalışan taraf’ın ve yasemin çongar başta olmak üzere yazarlarının çoğunun “tatlı su liberalleri” olduğunu söylemek mümkündür. tarihte özgürlük mücadelesinin kahrını çekmiş gerçekten kahraman liberalleri tenzih etmek için bu terimi kullanmak zorunlu oldu artık.) bu kesim, ruhsal ve kültürel yönelimleriyle, diğer iki kesimden gerçekten kopup yoğunlaşmış ve adeta katılaşmıştır. başlıca özelliği devletçi olmasıdır ama bu tanım bu kesimi tanımlamakta artık biraz yetersiz kalıyor gibi. bu “ulus” türkiye modernleşmesinin yarattığı görece “kültürlü” ve “eğitimli” bir kesimdir. tüm devletçi ve ulusalcı önyargılarına rağmen, “ilerlemeci sol”a açıktır, hatta “ilerlemeci sol” bu ulusun içinden çıkmıştır denebilir. üniter devletçi ve yukardancı, elitist yönelimlerini ne kadar eleştirirsek eleştirelim bu “ulus”, tarafçıların ve bir kısım radikal yazarının şımarıkça yaptığı gibi öyle elimizin tersiyle kolayca bir kenara atabileceğimiz ve bozuk para gibi harcayacağımız bir kesim değildir. türkiye’nin toplumsal ve politik hayatında olumsuz ve olumlu yanlarıyla dikkate alınması gereken ve ilerde, içinden devrime omuz verebilecek öğeler çıkartması muhtemel, ciddiye alınması gereken bir kesimdir.

taraf’çıların “yönetime el koyduğu”nu iddia ettiği “halk”, orta anadolu’da yoğunlaşmış islamcı-muhafazakârlığının oy deposunu oluşturan ve 1950’lerden beri bütün sandık yarışlarından “zafer”le çıkan, kendisi “yönetime el koyamasa” da, sağcı muhafazakâr partilerin “yönetime el koymasını” sağlayan islam “ulus”udur. kemalist modernleşmeye büyük direnç gösteren bu “ulus”un kültürel ve ruhsal motivasyonu her zaman islamiyet olmuştur ve “devlet ulusu” ile eskiden beri büyük bir ruhsal ve kültürel uyuşmazlık içindedir. bu uyuşmazlık artık bugün bu iki kesimi iki ayrı “ulus” olarak görmemize neden olacak bir kopuş noktasına gelmiştir. islam “ulus”u, liberallerimizin sandığı gibi “demokratik” bir yönelim içinde falan değildir. geçmişteki alevi katliamları ve sivas’taki madımak katliamı bu “ulus”un en aşırı unsurları tarafından gerçekleştirilmiştir. bu “ulus”un en başta gelen özelliği, yukardan modernleşmeye direnmesi ve anadolu muhafazakâr-sağcılığına dayanan politik partileri iktidara getirmesidir (demokrat parti, adalet partisi, anap, doğruyol partisi ve akp). hem boykota hem de “hayır”a en büyük oranlarda olumsuz cevap verip “evet”e yığılan illeri gözden geçirdiğimiz zaman bu durum daha iyi görülür: erzurum, erzincan, elazığ, bayburt, adıyaman, maraş, malatya, kayseri, sivas, niğde, aksaray, nevşehir, konya, karaman, yozgat, kütahya. işte, “yönetime el koyan” ve orta anadolu’da yoğun ve bütünsel bir kitle oluşturan kalabalık budur. buraların islamcı-muhafazakâr anadolu sağcılığının en koyu bölgeleri olduğu açıktır. nasıl olmaktadır da, bu dinsel bağnazlığın kaleleri şimdi “demokrasinin” kaleleri olmaktadır? mantığını kaybetmişçesine “halka güveneceksin” türü fetvalar veren gazetecilere hayret etmemek mümkün değil.

gazeteciler bir el çabukluğu daha yaptılar. örneğin, tarihte görülmemiş ölçüde büyük bir boykot eylemini gerçekleştiren (katılım %9) hakkari halkını hiçe sayarak ve sandığa giden bölgedeki polis ve memurların oylarına dayanarak hakkari’yi bile “evet”e boyayıp ortaya sahte bir harita çıkarttılar. oysa toplamda %50’ye varan bir boykot gerçekleştiren kürt halkının yaşadığı bölgelerin ayrı bir renge boyanması gerekirdi. bu renk, “özerklik ulusu”nun haritasını çok net bir şekilde ortaya koyacaktı. orada çok farklı kültürel ve ruhsal şekillenmesiyle başka bir “ulus”, başka bir halk yaşamaktadır. bu “ulus” bugünkü somut durumda, politik haritanın güneydoğu parçasında fiilen kültürel, ruhsal ve hatta politik bir özerkliğe yönelmiştir. islam “ulus”u ile ortak dinsel bağlardan gelen bazı iç içelikleri (bitlis örneği bunun göstergesidir) olmakla birlikte, bu bağ da onun özerk yaşama talebini bastırmaya yeterli olmamaktadır. devlet “ulus”u, üniter devletçiliği ve politik partisi chp’nin aptalca yönelimleri nedeniyle özerklik “ulus”una en uzak noktadadır bugün. yeni telafi edici politikalar üretilmediği sürece iki “ulus” arasındaki uçurum büyümeye devam edecektir.

mhp, islam “ulus”unun ikinci partisidir. mhp faşizmi her zaman, yukarda adlarını andığımız şehirlerin oluşturduğu islami faşizan eğilimlerden beslenmiş, militanlarını bu bölgelerden devşirmiştir. mhp’nin “sekülerliği” hiçbir zaman politik manevraların doğurduğu ihtiyaçların ötesine gidememiştir. son referandumda mhp, akp ile yaptığı taban kavgasını sınamaya kalkmış ve yenilgiye uğramıştır. anadolu sağcılığının ve islamcılığının devlet “ulusu” ve onun partisi chp ile olan kan uyuşmazlığı nedeniyle bölünmez bir bütün olduğu bir kere daha kanıtlanmıştır. bu anlamda, kurnaz bir politikacı olan devlet bahçeli’nin mhp’nin geleceği açısından politik bir hata yaptığı söylenebilir. ne var ki, buradan, mhp’nin “işinin bittiği” sonucunu çıkartmak yanlıştır. anadolu sağcılığının ikinci partisi olan mhp, önümüzdeki seçimde, “evet”e kaptırdığı oylarını yeniden toplayacak ve akp’nin islamcı-muhafazakâr seçmenin beklentilerine gereğince yanıt veremediği ölçüde akp’nin tabanını oymaya devam edecektir.

bir de bu üç temel “ulus”tan tamamen farklı ruhsal ve kültürel özellikler gösteren, hem kısmen boykota, hem de büyük oranda “hayır”a cevap verip “evet”i hezimete uğratarak çok farklı bir profil çizen “dersim ulusu” vardık ki, anadolu sağcılığının göbeğinde bir ada gibi görünen bu “küçük ulus” başlı başına başka bir yazının konusudur ama ben kayseri ve konya’nın oylarıyla ayağı kalkıp göbek atan “yetmez ama evet”çilerimizin yerinde olsam, kayseri, konya ve kütahya’ya özgürlük dersi vereceğine kuşku olmayan dersim’i neden kaybettik, daha doğrusu neden hiç kazanamadık diye derin derin düşünürdüm

üç "ulus"!!! son referandum, türkiye cumhuriyeti'nin kurulmasıyla ivme kazanan ve artık hızını yitirmiş yukardan türkiye modernleşmesinin sonucunda, birbirinden... gunzileli
imkanatutuldum imkanatutuldum
ev, yarılma, havariler ve sapak isimli, otobiyografik nitelikte anılarını yazdığı kitapları, türkiye solu'nun kısmi bir tarihçesi olarak da bir solukta okunabilecek çok güzel kitaplardır.
sevinç dölleyen adam sevinç dölleyen adam
gündeme müdahale yapma gayretiyle ter döken türkiye soluna, oldukça iyi pansuman yapan bay hemşire. aslında daha derine inecek gücü var ama bunun bile tahammülsüzlükle karşılanıyor olmasından ötürü bu kadarı ile idare eder gibi görünmektedir. herkesin hayalperestliğe, savurganlığa, kafa tasçılığa, makam koltuğu kapmaya heveslendiği ortamda tarafsız vazgeçiş önerileri ortaya koyabilmektedir. belki de devrimciliğin ilk adımının, bağımlılıklardan vazgeçmek olduğunu hatırlatmaya çabalamaktadır.
mrsteacher mrsteacher
bundan 3 yıl kadar önce, ayvalık'a, kadim arkadaşım orhan cerav'ı ziyarete gitmiştim. cunda adasına doğru yürürken orhan bana inanılmaz şeyler anlatıyordu. daha sonra seçimleri kaybeden belediye başkanının getirdiği bir adet varmış ayvalık'a ve bu adeti chp'li yeni belediye başkanı da sürdürüyormuş. her pazartesi ve cuma günü, şehrin çeşitli yerlerine yerleştirilen hoparlörlerden aniden istiklal marşı okunmaya başlanıyormuş. bütün şehir hazırola geçip bu marşı dinlemek zorundaymış. marşın "anlam" ve "ehemmiyetinin" farkında olmayan şortlu turistler bile durdurulup saygı duruşuna zorlanıyormuş.

orhan bunları anlatırken cunda adasına varmıştık. bir kahveye oturup iki çay istedik. tam ben, orhan'a, "ben olsam elime tel kesen bir makas alıp, bütün hoparlörlerin kablolarını keserdim" derken, aniden istiklal marşı çalmaya başladı. meğer o gün cumaymış, bunu unutmuştuk. çevremizde herkes ayağa kalkmıştı. biz orhan'la, "şimdi ne halt edeceğiz" diye çeresizce birbirimize bakarken, garson beni omuzumdan hafifçe dürtüp, "beyefendi kalkar mısınız, istiklal marşı çalıyor" dedi. çaresiz kalktık, kalktık ama nasıl bir kalkış. sanki gerçeği ortadan kaldırabilirmiş gibi, şimdi engelli ya da özürlü deniyor galiba, ben eski dille söyleyeyim, sakatlar gibi kalktık ayağa. yani kalkmakla kalkmamak arasında kalmış, yarı yolda donmuş bir durum.

hafta sonu, hamburg'da, maoist ve kaypakkayacı gelenekten gelen grupların düzenlediği 68 paneline davetliydim. toplantıda benden başka, 68 döneminden arkadaşım muzaffer oruçoğlu, alman maocu partisi'nin bir temsilcisi, kitle örgütleri adına "adsız" bir temsilci de vardı konuşmacı olarak.

geçtik, yerlerimize oturduk. o ana kadar, başıma ayvalık'takine benzer bir olay geleceğini hiç mi hiç düşünmemiştim. toplantıyı sunan arkadaş ayağa kalktı ve orada bulunan herkesi "devrim şehitleri" için bir dakikalık saygı duruşuna çağırdı. kaçacak hiçbir yer yoktu. ayağa kalkmasam, oradaki insanların uhrevi duygularını incitebilirdim. o anda ayvalık geldi aklıma, "işte gün, başına bir kere daha geldi" dedim kendi kendime ve ayvalık'a göre sakatlığında biraz daha iyileşme olmuş, ama sakatlığı enikonu anlaşılan birisi olarak ağır ağır kalktım. saniyeler de bir yavaş geçer ki böyle anlarda.

ilk konuşmacı bendim. söze başlarken, devrim için ölenlere saygım olmakla birlikte bu tür saygı duruşlarına karşı olduğumu kısaca açıkladım. zamanım yirmi dakikayla kısıtlı olduğundan, daha derin açıklamalara giremedim. daha sonra, toplantıyı sunan arkadaşa sordum: "insanları saygı duruşuna çağırmadan önce, onların fikrini aldınız mı? bakalım sizin bu ritüelinize katılmak istiyorlar mı gerçekten? ölenlere saygı gösterdiğinden nasıl emin olabiliyorsunuz? saygı gösterse bile bakalım bu şekilde mi, aynı sizin tören anlayışınızla mı göstermek istiyor?"

"şehit" sözcüğünün garabetini bir yana bırakalım. ingilizcede, devrim için verilen mücadelede ölen ya da acı çekenlerin hepsini birden kapsayan güzel bir sözcük var: martyr. ben, e.h. carr'dan yaptığım bakunin çevirisinde, bu sözcüğü türkçeleştirerek martir'i kullandım. radio'ya nasıl radyo denmişse, martyr'e de martir denebilirdi pekâlâ. çünkü "şehit" sözcüğü, hem dinsel bir anlam taşıyor, hem de sadece ölenleri kapsıyor, ölümle hayat arasına kalın bir duvar örüp ölümü kutsuyor adeta. dahası, o insana mücadele ettiği için değil de, öldüğü için saygı duyuluyormuş gibi bir anlam çıkıyor. oysa ölüm bir sondur ve ölmek hiç de saygı duyulacak bir şey değildir. ölüye değil, onun yaşarken yaptığı şeylere saygı duymak gerekir.

eski dilde buna "ihtiram duruşu" denirdi. daha da kötüsü, bizim ritüel kültürümüze kemalist gelenekle birlikte girmiştir. okullarda ikide bir yapılırdı bu "ihtiram duruşları". hele 10 kasım'larda. kemalizme karşı kılıçlarını biledikleri iddiasında olan bu solcular ne kadar farkındalar acaba kemalist bir geleneğin sürdürücüleri olduklarının?

şimdi en vahim noktaya geliyorum. ölene saygı var da, yaşayana yok. ibrahim kaypakkaya'yı neredeyse bir tanrı mertebesine çıkaranlar, onun en yakın arkadaşı, binbir badireden geçmiş ve ölümden tesadüf eseri kurtulmuş ve bizim kuşağın övünç duyacağı sebatkâr devrimcilerinden biri olan muzafer oruçoğlu'na gereken saygıyı göstermediler. yirmi yaşlarında gençler ayağa kalkıp, bağıra bağıra, ajitatif bir havada, muzaffer'in yüzüne karşı, "sağ oportünist", "menşevik", "devrimi karalayan kişi" olduğunu söylediler. neden? çünkü muzaffer oruçoğlu, teasadüfen ölmemiş, devrimin ve sosyalizmin sorunları üzerine düşünmeye devam etmiş, sosyalizmin çıkmazları üzerine kafa patlatmış, düşündüğü ve önerdiği çareleri, ortodoksinin gürültülerine pabuç bırakmadan, 68 ruhuna uygun bir tarzda ortaya atmaktaydı, bu toplantıda da bunu beliğ bir şekilde yapmıştı. esas saygıyı hak eden davranış buyken muzaffer'in sözlü saldırıya uğramasına tanık olmak gerçekten acı vericiydi.

toplantının "sorular" bölümünün, böylesi bir ajitasyona dönüşmesinden rahatsız olup, yarısında, biraz da protesto havasında çıktım toplantıdan. örgütlerin standlarındaki "çelik iradeli" stalin'i anlatan kitaplara bakarken, "iyi ki iktidarda değiller" diye düşündüm. yoksa, muzaffer de, ben de duvarın önünde, idam mangasının karşısındaydık.

üstelik o zaman öldükten sonra da saygı duruşu yapılmayacaktı bizim için. aynı, bolşevik partisi'nin diğer liderleri gibi, troçki ve buharin gibi hain diye anılacaktık. ilkokulların ders kitaplarında bile.

gün zileli
13 ekim 2008


haklı olduğu yerler var. "her bozuk saat günde iki kez" işi anlayacağımız. *
1 /