hacı bektaş ı veli

1 /
infoma infoma
tüm anadolu erenlerinin piri. ahmet yesevi tarafından urum iline* gönderilmiş, sulucakarahöyük köyüne* yerleşip öğretisini anlatmıştır. sanıldığının aksine öğretilerini toplayıp tarikatlaştıran balım sultan'dır. makaalat ve velayetname önemli eserleridir, yeniçerilere devamlı kaldırdıkları kazanı vermiş ve onların ebedi piri olmuştur, bugün düşünceleri hala milyonların rehberidir.
eline beline diline sahip ol
kadınları okutunuz
asil kör, nankördür
nefsine agir geleni, baskasina uygulama.
aç gözlüler ömürleri boyunca yoksul sayilir.
düsünce karanligina isik tutanlara ne mutlu.
gibi sözleri halen geçerlidir.
(bkz: bektaşilik)
ironic ironic
benim kabem insandır
eline diline beline sahip ol
ara bul
düşmanınızın dahi insan olduğunu unutmayınız.
kendini bil
tanrı insanın gönlündedir
okunacak en büyük kitap insandir
hiç bir milleti ayıplamayınız.
çalışmadan geçinenler bizden değildir.
nefsine ağır geleni, başkasına uygulama.
ilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.
aç gözlüler ömürleri boyunca yoksul sayılır.
düşünce karanlığına ışık tutanlara ne mutlu.
ya göründüğün gibi ol, ya olduğun gibi görün.
ironic ironic
13. yy.da yetişmiş ünlü bir düşünür ve gönül adamıdır.
horasan'ın nisabur kentinde doğmuştur. annesi hatem hatun, babası seyyit ibrahim'dir.
hacı bektas veli'nin çeşitli kaynaklarda doğum ve olum tarihleri değişik gösterilmiştir. dünyaya gelişi 1270-1280 yılları arası, ölümü ise 1337 olarak bilinir, bazı kaynaklarda ise doğumu 1209 olarak görülür...
akılcılığa ve bilime inanan dürüst kişiliğe sahiptir.
piri hoca ahmet yesevi kültür ocağından eğitim alarak, çok sayıda bilim adamının yetiştiği bilgi birikimine ve geniş bir dünya görüsüne sahip olmuştur. anadolu'ya gelişi, anadolu selçuklu devleti'nin siyasi, ekonomik sorunlar yaşadığı bir devreye rastlamaktadır. anadolu'ya geldiğinde sonradan hacibektas olarak anılacak kırşehir yöresindeki suluca karahöyuk'e (hacimkoy) yerleşmiş, orta anadolu'yu dolaştıktan insanin gelenek ve göreneklerini özümseyerek yeni bir bilim ve öğreti merkezi kurmuştur. burada çok sayıda öğrenci de yetiştiren ve yeniçeri ocagının da piri olarak bilinen hacibektas veli anadolu birliğinin sağlanmasına yardımcı olmuştur. ortaya koymuş olduğu birleştirici ve yükseltici öğreti her türlü bağnazlıktan uzak, çağa uyan ilkeler haline gelmiştir.
hacı bektaş veli ibadet ve günlük yaşamda kadını erkeğin yanına almıştır. güzel sanatlara sevecenlikle bakmış, dergah'ta öğretisini yasama geçirmiştir.
zoe zoe
anadolu alevilerinin piri olarak adlandırılır, doğum ve ölüm tarihi tam olarak bilinmemekle birlikte 13. yy'da yaşadığına inanılır. kimi kaynaklara göre doğum yılı 1210 ve ölüm yılı 1271 olarak geçer*. yaşam felfesini anlatan birkaç özlü söz şöyledir:

murada ermek sabır iledir.
araştırma açık bir sınavdır.
nebiler, veliler insanlığa tanrının bir hediyesidir.
düşmanınızın dahi insan olduğunu unutmayınız.
hiç bir milleti ve insanı ayıplamayınız.
nefsine ağır geleni kimseye tatbik etme.
insanın cemali sözünün güzelliğidir.
marifet ehlinin ilk makamı edeptir.
arifler hem arıdır, hem arıtıcı.
her ne ararsan kendinde ara.
bir olalım, iri olalım, diri olalım
karahisari karahisari
osmanlı devletinin kurluş yıllarında yaşayan evliyânın büyüklerinden. ismi, seyyid muhammed bin ibrâhim atâ, lakabı bektâş'tır. horasan'ın nişâbûr şehrinde 1281 (h. 680) senesinde doğdu. hacı bektâş-ı velî'nin soyu hazret-i ali'ye dayanır. 1338 (h.738) senesinde kırşehir'e yakın bir yerde vefât etti. vefâtı hakkında başka rivâyetler de vardır. türbesinin bulunduğu kasabaya sonradan hacıbektaş ismi verildi.
daha çocukken ilim öğrenmesi için âilesi tarafından şeyh lokmân-ı perende'ye teslim edildi. lokmân-ı perende, ahmed-i yesevî hazretlerinin halîfelerinden olup, zâhir ve bâtın ilimlerinde çok derinleşmişti. bektâş-ı velî'nin daha çocukken birçok kerâmetleri görüldü. bir gün lokmân-ı perende onun yanına girmiş ve odasını nur ile dolu görünce şaşırmıştır. bu sırada; bektâş-ı velî'nin iki yanında, kur'ân-ı kerîm okuyan iki nûrânî zât duruyordu. lokmân-ı perende onun yanına girince, bunlar kayboldu. lokmân-ı perende, bektâş-ı velî'ye onların kim olduğunu sordu. o da; "birisi server-i âlem efendimiz diğeri ise hazret-i ali idi." cevâbını verdi.
yine bir gün hocasından ders dinlerken, namaz vakti geldi. hocası hizmetçisinden abdest almak için su istedi. bektâş-ı velî hocasına; "bir nazar etseniz de, su buradan aksa, dışarıya gitmeye gerek olmasa." dedi. hocası; "benim kudretim bunu yapmaya yetmez." cevabını verdi. bunun üzerine o sırada bekâş-ı velî, allahü teâlâya duâ etti. hocası da "âmin" dedi. o anda medresenin ortasında latîf bir su çıkıp, kapıya doğru akmaya başladı. pınarın başında renk renk çiçekler açtı.
bu hâdiseden bir süre sonra, lokmân-ı perende hacca gitti. arafât'ta kıbleye doğru döndükleri esnâda, talebelerine; "yârenler! bugün arefedir. şimdi bizim evde yemekler pişirlir." dedi. bu söz, allahü teâlânın kudretiyle, bektâş-ı velî'ye mâlum oldu. tam o sırada hocasının evinde yemekler pişiyordu. bektâş-ı velî hemen bir tepsi yemeği aldığı gibi, bir anda hocasına sundu. hocası nişâbûr'a dönünce, onun bu kerâmetini herkese anlattı ve hacı lakabını verdi. bu esnâda horasan'da bulunan âlimler, lokmân-ı perende'ye hac mübârekesine geldiklerinde, medresede akan suyu görünce şaşırdılar. bunun sebebini sordular. lokmân-ı perende; "bu kerâmet, hacı bektâş'ındır." dedi. sonra onun gösterdiği kerâmetlerini gelen âlimlere anlattı. onlar bütün bunların bir çocuktan zuhûr etmesine şaştılar. bunun üzerine hacı bektâş-ı velî, âlimlere; "ben, resûl-i ekremin soyundanım. bana bunları çok görmeyiniz. bunlar, allahü teâlânın bana bir ihsânıdır." dedi.
hacı bektâş-ı velî, tahsilini tamamladıktansonra anadolu'ya geldi. halka doğru yolu göstermeye başlayan ve kıymetli taleeler yetşitiren hacı bektâş-ı velî, kısa zamanda tanınarak büyük rağbet gördü. bu sırada anadolu'da dînî, iktisâdî, askerî ve sosyal teşekkül olan ve kendisinin de bağlı olduğu "ahîlik teşkilâtı" ile büyük hizmetler yapan hacı bektâş-ı velî ve talebeleri, osmanlı sultanları tarafından da sevildi ve hürmet gördü. bu sıralarda kuruluş devrinde olan osmanlı devletinin sağlam temeller üzerine oturmasında büyük hizmetleri ve himmetleri oldu. sultan orhan zamânında teşkil edilen yeniçeri ordusuna duâ ederek, askerlerin sırtlarını sıvazladı. onlara islâmiyetten ayrılmamalarını nasîhat etti. böylece hacı bektâş-ı velî'yi kendilerine mânevî pîr olarak kabul eden yeniçeri ordusu, mânevî hayâtını ve disiplinini ona bağladı. hacı bektâş-ı velî, asırlarca yeniçeriliğin pîri, üstâdı ve mânevî hâmisi olarak bilindi. bu bağlılık ve muhabbet, yeniçerilerin sulh zamânındaki tâlimleri ve harplerdeki gayret ve kahramanlıklarında çok müsbet neticeler verdi. bütün bunlar, halk ile yeniçeriler arasındaki yakınlığı kuvvetlendirdi. yeniçeriler, dervişler gibi cihâd azmiyle dolu ve görülmemiş derecede kahraman ve fedâkâr oluşlarında, bu hâdiseler müsbet tesirler gösterdi. yeniçerilerin;
"allah, allah! illallah! baş uryân, sîne püryân, kılıç al kan. bu meydanda nice başlar kesilir. kahrımız, kılıcımız düşmana ziyân! kulluğumuz pâdişâha ayân! üçler, yediler, kırklar! gülbang-i muhammedî, nûr-i nebî, kerem-i ali... pîrimiz, sultânımız hacı bektâş-ı velî..."
diyerek savaşa başlamaları, bunun mânidâr bir ifâdesidir.
hacı bektâş-ı velî'nin makâlât adlı arapça bir eseri vardır. sonradan nefes adıyla yazılan ve ona nisbet edilen şiirler onun değildir.
buyurdu ki: "tarîkatın, tasavvuf yolunun ilk makâmı, bir âlime cân u gönülden bağlanıp, tövbe etmektir. tövbe, can u gönülden olan pişmanlıktır ve mutlaka yapılmalıdır. tövbe ederken gözyaşı dökmelidir. tövbeyi kabul edecek allahü teâlâdır. tövbe ettikten sonra o'na tevekkül etmelidir. ikinci makâmı, talebe olmaktır. üçüncü makâmı, mücâhede, nefse zor gelen, nefsin istemediği şeyleri yapmaktır. dördüncü makâmı, hocaya hizmettir. beşinci makâmı, korkudur. altıncı makâmı, ümitli olmaktır. yedinci makâmı, şevktir ve fakirliktir.
mârifetin birinci makâmı edep, ikinci makâmı, korkudur. üçüncü makâmı, az yemektir. dördüncü makâmı, sabır ve kanâttır. beşinci bakâmı, utanmaktır. altıncı makâmı, cömertliktir. yedinci makâmı, ilimdir. sekizinci makâmı, mârifettir. dokuzuncu makâmı, kendi nefsini bilmektir."
1338 senesinde vefât eden hacı bektâş-ı velî'nin derslerini ve sohbetlerini tâkib ederek onun tarîkatına bağlananlara, tasavvuftaki usûle uyularak "bektâşî" denildi. bu temiz, îtikâdları düzgün olan ve ibâdetlerini yapan bektâşîler zamanla azaldı. daha sonra yapılan bir takım değişiklikler sebebiyle, hakîkî bektâşîlik unutuldu ve zamânımızdan yüz sene önce ise hiç kalmadı. herkes tarafından sevilen, hürmet ve îtibâr edilen bu isim, hurûfî denilen sapık kimseler tarafından da siper olarak kullanıldı. islâmiyeti yıkmak için kurulan bozuk yollardan biri olan hurûfiliğin kurucusu fadlullah hurûfî, tîmûr han tarafından öldürülünce, dokuz yardımcısı kaçarak anadolu'ya geldiler. bunlardan aliyyül-a'lâ ismindeki kimse, bir bektâşî tekkesine geldi. câvidân adlı kitaplarını gizlice yaymaya, câhilleri aldatmaya başladı. hacı bektâş-ı velî'nin yolu budur dedi. halbuki hacı bektâş-ı velî'nin yolundan ayrılmayan hakîkî bektâşîler, bunlardan tamâmen ayrıldılar. hurûfîlik, haramlara helâl, nefsin arzu ettiği kötü arzulara, serbesttir dediği için, bozuk rûhlu insanlar arasında çabucak yayıldı. sözlerine "sır" deyip, çok gizli tutulmasını emrederlerdi. sırları yabancılara açanları öldürdükleri bile olurdu. sırları câvidân kitabında a, c, v, z, ... gibi harflerle işâret edilmektedir. hurûfîler, bektâşîlik ismini kendilerine perde yaparak, bu perde arkasında çalışmışlardır.
hacı bektâş-ı velî'nin şiîlikle ilgisi bulunduğunu söyleyenler yanında, bâzıları da onun sapık baba resûl'ün halîfesi olduğunu, namaz kılmadığını ve şerîata aldırmadığını kaydetmektedirler. oysa makâlât'ın asıl nüshaları tetkîk edildiğinde, onun; islâm dînine sıkı sıkıya ve sağlam bir şekilde bağlı, islâmiyete uymayan davranışlara şiddetle karşı çıkan mübârek bir velî olduğu anlaşılmaktadır.
diğer taraftan hacı bektâş-ı velî devrine en yakın zamanda yazılmış olan tiryâkü'l-muhibbîn'de vâsıtî onun ahmed-i yesevî'ye mensûb olduğunu zikretmekte ve şu silsileyi vermektedir:
es-seyyid bektaş el-horasânî, ahmed-i yesevî, abdülhâlık goncdüvânî, yûsuf-ı hemedânî, ebû ali fârmedî, ebü'l-hasan harkânî, abdülkâsım gürgânî, ebû osman mağribî ve cüneyd-i mağdâdî yolu ile hazret-i ali'ye ulaşmaktadır.

evliyalar ansiklopedisi
gattuso1903 gattuso1903
bir adamcağız kötü yoldan para kazanıp bununla kendisine bir inek alır.
neden sonra, yaptıklarından pişman olur ve hiç olmazsa iyi bir şey yapmış olmak için bunu hacı bektaşi veli'nin dergahına kurban olarak bağışlamak ister.durumu hacı bektaşi veli'ye anlatır ve hacı bektaşi veli helal değildir diye bu kurbanı geri çevirir.
bunun üzerine adam mevlevi dergahına gider ve ayni durumu mevlana'ya anlatır
mevlana ise bu hediyeyi kabul eder. adam ayni şeyi hacı bektaşi veli'ye de
anlattığını ama onun bunu kabul etmemiş olduğunu söyler ve mevlana'ya bunun
sebebini sorar. mevlana şöyle der:
- biz bir karga isek hacı bektaşi veli bir şahın gibidir. öyle her leşe konmaz. o yüzden senin bu hediyeni biz kabul ederiz ama o kabul
etmeyebilir.
adam üşenmez kalkar hacı bektaşi veli’nin dergahı’na gider ve hacı bektaşi veli'ye, mevlana’nın kurbanı kabul ettiğini söyleyip bunun sebebini bir de hacı bektaşi veli'ye sorar. hacı bektaşi veli da söyle der:
- bizim gönlümüz bir su birikintisi ise mevlana’nın gönlü okyanus gibidir. bu yüzden, bir damlayla bizim gönlümüz kirlenebilir ama onun engin gönlü
kirlenmez. bu sebepten dolayı o senin hediyeni kabul etmiştir.
(bkz:mevlana)
(bkz:hacı bektaş ı veli)
kafka market kafka market
hacı bektaş veli, 13. yüzyıl'da yaşamış bir mutasavvıf ve düşünürdür.
bugün hacı bektaş veli, anadolu gibi bulgaristan, yunanistan, makedonya, bosna, arnavutluk, macaristan, romanya gibi ülkelerde bile bilinen, saygıyla anılan bir önderdir.
hiç kimse hayattan sağ kurtulamaz hiç kimse hayattan sağ kurtulamaz
bir defa adı hacı bektaş-ı veli değil hacı bektaş veli'dir. farsça nispet sıfatının orada işi yok. tıpkı hacı bayram veli'de olmadığı gibi...

neyse!

kendisi dinsel olmaktan çok siyasal bir önderdi. bunu anadolu'da yaptığı eylemlerden anlayabiliyoruz. yine anadolu'ya geldiğinde kim olduğu ve amacının ne olduğu bilinen biriydi. o kadar belliydi ki rakip ve karşıtları dahi vardı.

13 ncü yüzyılda anadolu'ya doğal bir yönelimle türkler akıyordu. her kolonizasyon sürecinin başında olduğu gibi köken ülkede aşırı artan nüfus kendisi için elverişli gördüğü bölgeye oluk oluk akmakla meşguldü. tıpkı balkanlara olan slav göçü, batı avrupa'ya doğru gerçekleşen germen kabilelerinin göçü gibi...

işte bu göçü daha ilk aşamasında görüp yeni bir ülke kurmakla sonuçlandırma fikrine kapılmış bir adam vardı türkistan'da; hoca ahmet yesevi. bu kişinin halifeleri sonraki iki yüzyıl boyunca göç eden türkmen kitlesinin peşinde çeşitli siyasal maceralara girişecek en sonunda fraksiyonlardan biri (bektaşilik) becerikli bir hanedanla(osmanlı) ittifak kurup müslümanlaşmış roma emelini gerçekleştirecekti.

ancak ilk başta tek bir ideal üzerinde birleşildiği sanılmasın. anadoluya akan yesevi kolonizatörleri içinde çeşitli eğilimler bulunuyordu. çoğu dinsel olmayıp siyasal olan bu eğilimler genellikle de geçmişte bizans içinde var olan ideolojilere eklemlenmişti.

varlıkları konusunda şüphe duymadığım eğilimlerden birinin önderi hacı bektaş diğerininkiyse dergahı antalya'da bulunan abdal musa idi. hacı bektaş'ın müslümanlaşmış roma (hatta türk diline verdikleri önem ve osmanlı'nın resmi dilinin türkçe olması nedeniyle türkleşme perspektifinin de var olduğunu söyleyebiliriz.) diğeri ise müslümanlaşmış helen dünyası diyebileceğimiz daha adem-i merkeziyetçi abdal musa dergahı. antalya dergahı en önemli ajanlarından biri olan kaygusuz abdal'ın hayatından da belli olduğu gibi doğu akdeniz dünyasında bir sivil toplum örgütü gibi çalışarak bir kültürel yapı inşaa etmeye çalışırken hacı bektaş ve müritleri fetih ve gazaya önem vererek türkmenleri bizans topraklarına yönlendiriyordu.

bu süreç içinde hacı bektaş'ın anadoluyu fetih amacıyla simgeleri de etkili biçimde kullandığını görebiliyoruz. dah türkiye'ye gelir gelmez bir emevi komutanı olan ve anadolu'nun askeri açıdan fethi projesinin sembol ismi olan seyyid battal gazi'nin türbesine gitmesinin arka planı hiç de sanılkan gibi değildir. yine hemen hemen hiç bir bektaşi halifesinin mısır'a gitmediği halde çok daha fakir olan rumeli'ye gitmeleri de siyasal amacın doğrultusu yönünde fikir vermektedir.

son olarak bektaşiliğin, yeniçeri ocağı'yla birlikte tamamen merkeziyetçi bir hükümetin bir numaralı kurumu haline dönüşmesi tesadüf değildir.
1 /